Başyazı
Hiç dinmeyen bir neşe, hiç bitmeyen bir zevk, hiç eksilmeyen bir aşkla tütüp giden bir ay varsa, o da Ramazan'dır. Bir sene içinde geçen bütün nazlı mevsimlerin, ayların özünü, ruhunu, gerçek manasını ve onlardan süzülmüş, toplanmış usareleri en tatlı bir şive ile sunan Ramazan günleri, Ramazan geceleri, her lahza gönülleri ayrı bir haz ve ayrı bir tatlılıkla sarar, şefkatle onları kucaklar, muhabbetle okşar ve yaşama zevkiyle coşturur.
Ramazan günleri, dünyanın her yanında, hususiyle Müslüman ülkelerde ve Müslümanlar arasında ve hele bizim dünyamızda bütün alakalara merkez, bütün ruhani zevklere meydan, bütün heyecanlara sahne, bütün terakkilere nurdan bir helezon ve bütün insani hususiyetlerin inkişafına açık bir fırsat, bir ganimet alanıdır.
Geceleri ayrı bir duygu, gündüzleri ayrı bir aydınlıkla tulü' eden Ramazan günleri, gönüllere ayrı bir ruh çalar geçer.. ve toplumun birbirinden kopmuş parçalarını bir araya getirir, bütünleştirir, bütün inzivazedelere cemaat yolunu açar ve onların gurbetlerini izale eder.. herkese değişik buudda bir his ve fikir ziyafeti verir ve herkesi bir kere daha hayata uyarır.
Ramazan, minarelerin başındaki mahyalardan camilerin derunundaki avizelere, mescitlere uzanan yolların sağındaki, solundaki kandillerinden evlerimizin içindeki lambalara, mü'minlerin yüzlerindeki duruluktan, gönüllerindeki aydınlığa kadar her yerde ışıkla tüllenir. Hele, dinin yeniden gençliğe ermeye durduğu günümüzde o, seher yellerine açık sahurları ve gizli lutufların tecellileriyle tüten iftarlarıyla öyle farklı bir hava, farklı bir ziya ve farklı bir şive ile gelip gönülleri okşar ki, olsa olsa ancak, aşkın vuslat ümidiyle kanatlanması bu kadar cezbedici, bu kadar imrendirici olabilir. Sanki Ramazan ayına kadar ruhun sonsuzluk iştiyakı ile insan arasında bir perde varmış da, oruçla o perde aralanıyor gibi olur.. ve o ana kadar kalbin bir köşesinde sessiz sessiz uyuyan aşk u şevk birdenbire canlanır, kabarır, köpürür; bütün benliği sarar ve önüne geçilmez bir vuslat arzusuna inkılab eder. Bu mukaddes arzuyu gerçekleştirme yolunda, üfül üfül bad-ı tecellilerin estiği seherler kollanır, insanlar için hep ötelere açık birer menfez gibi müşahid bekleyen namaz vakitleri olabildiğince değerlendirilir.. ruhlara revh u reyhan teravihlerle gönüller coşturulur.. ve duygulara kase kase İlahi nefahat içirilir.. derken, herkes derecesine göre adeta uhrevileşir, ledünnileşir ve birer melek halini alır.
Ramazan, Kur'an ayı olması itibariyle bütün bir sene Kur'an'dan uzak kalmış olanlar bile ciddi bir susamışlık içinde, kendilerini o nurefşan iklimde bulur.. ve Kur'an'in sağanak sağanak onların başlarına boşalttığı ruh, mana, esrar ve eltafla benliklerinin kurumaya yüz tutmuş bütün vadilerini sular.. bir baştan bir başa gönül dünyalarını tıpkı bir çiçek bahçesi haline getirir ve onları var olma zevkiyle coşturur. Onlar, Kur'an'da bütün varlığı duyar ve dinler; duygu ve düşünceleriyle kanatlanır.. Kur'an'da bütün hilkatin soluklandığını hisseder, ürperir.. yer yer ra'şelerle kendilerinden geçer; zaman zaman da gözyaşlarıyla nefes alır, gözyaşlarıyla boşalır, aradan perdelerin kalktığını duyar, Allah'a yakınlardan daha yakın olduklarını hisseder ve kendilerini adeta bir zevk zemzemesi içinde bulurlar.
Kur'an'ın ledünni muhtevasını ancak, O'nda bütün varlığın sesini duyabilenler ve O'nun derinliklerinde insan ruhuna ait korku ve ümit, tasa ve sevinç, keder ve neşe musikisini birden dinleyebilenler anlar. O'nu sanki kendine inmiş gibi dinleyebilen zaman-üstü ruhlar, O'nda Cennet meyvelerinin lezzetini, Firdevs bahçelerinin renk ve güzelliğini, Reyyan yamaçlarının çağlayan ve manzaralarını müşahede eder ve O'nunla gürül gürül hale gelirler. Kur'an'ı, Ramazan'ın şeffaflaştırıcılığı ve kalbin kadirşinas ölçüleriyle ele alıp O'nun derinliklerine yelken açabilen saf gönüller, her lahza ayrı bir uhrevi kıymete ulaştıklarını hisseder ve her an 'beka'nın ayrı bir buuduyla tanışırlar. Bu insanların düşünce ve hayatlarında 'metafizik', 'fizik'i tamamlar, mana da, maddenin gerçek muhteva ve değeri olur ve her şey perde arkası kıymetleriyle ortaya çıkar. Ve yine bu insanların çehrelerinde sanki, İlahi isim ve sıfatların engin dairesine açık bulunmadan mülhem, gizli bir seziş, derin ve farklı bir anlayış ve Kur'an'la inlemiş günlerin uhreviliklerinden kalma bir olgunluk, bir doygunluk, bir safvet, bir içtenlik ve imanın altın zevkleriyle beslenmiş bir letafet, bir cazibe ve bir mürüvvet çağlıyor gibi bir büyü hissedilir. Onlar, hiçbir şey konuşmasa, hiçbir şey anlatmasalar bile, o anlamlı tavırlarından, edalarından, endamlarından, bakışlarından, duruşlarından bu manalar her zaman taşar gelir, gelir ve her tarafta yankılanırlar.
Kur'an kanatlı ve Kur'an buudlu Ramazan-ı şerif kadar gecesi ayrı nuraniliğe ve gündüzü de ayrı aydınlıklara açık bir başka ay yoktur. İnsan, her yeni Ramazan'la bir kere daha, hem de bütün tazeliğiyle Kur'an'ı ve O'nun gökler ötesi kaynağını, tüllenen İlahi marifeti ve O'nun kevn ü mekanlara dağılmış işaretlerini, Allah aşkını ve O'nun inanmış simalardaki pırıl pırıl izlerini görür, duyar ve sezer. Evet, Ramazan'da Kur'an bütün bir kaderin yonttuğu bu pırıl pırıl yüzlerin ve bütün bir mananın iç derinliğini gösteren bu ışıl ışıl gözlerin hepsinde ayrı bir uhrevilikle parıldar.. kadın-erkek, yaşlı-genç, zengin-fakir, alim-cahil, aristokrat-halk hemen herkes bu mübarek zaman diliminde hayat ve yaşayış basamakları itibariyle ramazanlaşır ve Ramazan'la gelen manaları soluklar...
Evet, herkes isti'dadına göre ve kabiliyetinin elverdiği ölçüde onunla değişik bir buudda, çeşitli münasebetsizliklerden, insanı baş aşağı götüren rezilelerden ve bütün manevi kirlerden arınır, nurlanır.. ve cennetlere ehil hale gelir. Ramazan ayı, yümün ve bereketiyle o kadar zengindir ki, gölgesine sığınan hemen herkes O'nun servet ve gınasından istifade eder ve uhrevi sultanlıklara erebilir: Gençler-ihtiyarlar, sağlam mü'minler-arızalılar, zekiler-zeki olmayanlar, akıllılar-deliler, eşyanın perde arkasına kapalı olanlar-açık bulunanlar, bir işe yarayanlar-yaramayanlar, havadan nem kapanlar-yağmurun altında bile ıslanmayanlar, bin bir gaile içinde dahi dimdik ayakta durmasını bilenler-en küçük sarsıntıya mukavemet edemeyerek devrilip gidenler, hayatlarını karamsarlık içinde ve inleyerek geçirenler-cehennemlerin içinde bile ümit şakıyanlar, ömürlerini başkalarına dayanarak sürdüren dermansızlar-en onulmaz dertlerle kıvranırken dahi neşeyle gürleyen iradeler, yaşayışlarını yeme, içme ve uyumaya göre programlamış tenperverler-yemeyi, içmeyi ve uyumayı aşmış gerçek insanlar... Evet, bütün bu birbirinden ayrı, birbirinden farklı sınıflar, değişik ölçülerde de olsa, O'nun aydınlık ikliminde mutlaka başkalaşır, farklılaşır ve halinin müsaadesi nisbetinde bir yerlere ulaşırlar.
Ramazan'ın güzellik ve nuraniyeti ve o nuraniyete açık gözlere akseden varlığın mana dolu ihtişamı, bu birbirinden ayrı ve farklı gruplar üzerine saldığı sır dalga boyundaki bir kısım tayflar sayesinde, o, kendine has tadı, havası, ruhu ve manasıyla gönüllere öyle bir siner ki, en inatçı kafalar bile mukavemet edemez ve ona teslim olurlar.
Ramazanda, her şeyi kendi sırlarıyla bürüyen geceler o kadar munis ve tatlı, insanın duygu ve düşüncelerini ayrı bir halavetle kucaklayan gündüzler o kadar sıcak ve yumuşak, inanmış simalar o kadar hisli ve derin, Allah'a davet eden sesler o kadar şefkatli ve bunların hepsinin ifade ettiği manalar o kadar duygulandırıcıdır ki, bu gufran ayına sinelerini açabilenler, muvakkaten dahi olsa, tasalardan, kederlerden birbir sıyrılıp Cennet mutluluğunu duyabilirler.
Bu yazı, Yeni Ümit dergisinin Ocak-Şubat-Mart 1992 tarihli sayısından alınmıştır.
----------------
KUR'AN
Varlığın en bereketli ışık kaynağı, sözün en çarpıcı, en kuvvetli nüktesi O'dur. Yeryüzündeki bütün cazibedar güzellikler, O'nun ışığının varlık üzerine akseden gölgesi, en büyüleyici ses ve nağmeler, o semavi solukların sadece bir perdesidir. O'nun ışıktan beyanları arasında tenezzüh, gönülden kirleri, gözlerden de günahları siler-süpürür. O'nun ötelere açık zümrütten iklimlerini temaşa, düşünceye hikmet tohumlarını saçar, aklı semalar ötesi alemlerde gezdirir.
Güneş, O'nun aydınlık dünyasına nisbeten bir ateş böceği, ay, çehresine ışık çalınmış bir avuç siyah topraktan ibarettir. O, dışının parlaklığı, içinin derinliği, muhtevasının zenginliği ile, gökler ötesinden gelmiş öyle bir sofradır ki, bize ulaşıncaya kadar, O'nu elden ele bir gül demeti gibi taşıyan melekler dahi O'ndan müstağni kalamamışlardır.
Yeryüzü ve onun sakinleri, bu İlahi sofranın gelişini ihtiyaç ve iştiyak türküleriyle karşıladı ve bu köhne kürenin dört bir yanı O'nun gülüyle, nergisiyle adeta Cennet yamaçlarına döndü. O'nun olmadığı dönemde kapkaranlık kesilen ova, vadi, dağ, dere, tepe O'nun her yana saldığı nurlarla aydınlandı ve okunan bir kitap haline geldi. Hele, O'nun şerh edip önümüze serdiği eşyanın hakikati, adeta ruhlarımızı dolduran bir hitap oldu.
İki cihan saadetinin yol göstericiliği O'na verilmiştir. Mutluluğun altın anahtarı O'nun elindedir. O, her yerde karşımıza çıkıp bizleri hayret ve şaşkınlıklara sevk eden muammaları çözüp aydınlatmasaydı, bin bir bilinmezler karşısında hayretten hayrete sürüklenip duracak, müşahede ve düşüncelerimizi telif etme imkanını bulamayacaktık. O, bir Hızır gibi imdadımıza yetişmeseydi, bu uçsuz bucaksız çöllerde garip, kimsesiz mahvolup gidecektik...
Ey bütün bir ölü dünyayı tertemiz soluklarıyla canlandıran Ruh, Sen olmasaydın dünyaların Cehennem'den farkı neydi! Yeryüzünde Hak rahmetini temsil eden Sen.. gönüllerden imansızlık zulmetini silen de yine Sen'sin! İnsanlık, doğru yolu ve doğru yolda yürümeyi Sen'inle öğrendi. Öğrendi de, kaoslardan ve yollara takılıp kalmaktan kurtuldu. Varlık Sen'inle aydınlandı ve ruhlara ünsiyet salan dost ve ahbap haline geldi..!
Sayende azaldı zulmet-i beşeriyet,
Benzer mi füru'un sönük envarına bedrin?
Caiz sana dense güneşi leyle-i kadrin,
Ey nur-ı hidayet!
(İsmail Safa)
Şimdi, aç ağzını konuş ki, ağzının suyuna susamış gönüller cana gelsin; diller ve dudaklara şeker-şerbet erişsin! Ve ilk turfanda hurmalarına denk, gönüllerde turunçlar yeşersin! Bak, bin-şeref başımıza ayak basışınla İrem bağlarına dönen bu ülke, zakkum ve dikenlerin işgaline uğradı. Bize azap olsun diye mi bilmem, nurun gidip 'Kaf Dağı'nın arkasına saklandı.
Çilemiz bittiyse gel artık; gel ki, Sen'i bütün bütün hiçbir zaman unutmadık. Zemini sararan, seması kararan bu ülkede hala, yoksullar yuvası mabetler Sen'in anber kokularınla dolup-taşmakta, karanlık gönüller Sen'in meşalelerinle aydınlanıp ışığı tanımakta..!
Ey Mekke'de inip Medine'de çağlayanlaşan Nur, saklanmak Sana yaraşmaz; aç nurlu çehrenden nikabı..! Aç ki, çirkinliğe boğulan gözler güzellik görsün! Aç ki, bizler bir kere daha şem'ine pervane olalım!
Ey hutbe-i ezeliye, ey naziletü'l-arş..!
Nasut nüzulünle ziyadar-ı Muhammed...
Ey nefha-i lahuti!
(İsmail Safa)
Hakk'ın ezeli hutbesi olarak, Arş'dan iniyor gibi in! İn ki, gönüller, Hazret-i Ahmed'in aydınlık dünyasına bir kere daha uyansın! Ey o ışık kaynağı Fahr-ı Kainat'ın gönlünde zuhur eden Nur; ey O'nun güneşlere taç giydiren hakiki çehresine ayna olan Kitab, seslen dört bir yana; cihanlar soluklarınla dolsun... Hatip taslakları seslerini kessin ve kalp hutbeler sussun!
Yıllar var ki, insanlık yanlış şeyleri dinleye dinleye doğruları anlamaz oldu ve karanlıkta yürüye yürüye yarasalarla arkadaşlığa karar kıldı... Çöz dilinin bağlarını, ruhlarımız Sen'in söz cevherinin çağlayanlarını duysun! Sal ışıklarını dünyamıza, insanoğlu asırlık karanlıklardan kurtulsun! İsrafil gibi borunu öttür ve yeryüzünü velveleye ver; ver ki, uykuda olanlar uyansın; ters yanından doğrulan bencil ruhlar kendilerine gelsin; kendini rahata salmış olanların ödü kopsun ve birkaç asırdan beri her yanı saran karakuralar savulup gitsin..!
Yağmur gibi yağ başımıza; kuraklıktan canlarımız dudaklarımıza geldi. Saba gibi Arş'ın kokusuyla es her tarafta; masıyet kokusundan ruhların midesi bulandı. Yıldırımlara bin ve dört bir yanda gürle; ortalığı saran haşarat kaçıp inlerine girsin..! Yağmazsan, esmezsen, gürlemezsen nasıl olacak halimiz ve insanlığın hali? Millet nasıl canlanacak? Mektep nasıl hamle yapacak? Mabet nasıl nurlanacak? Kalb, ruh, akıl aradığını nereden bulacak? Başka hangi şey bu perişan ruhların ve bu yaralı gönüllerin dermanı olacak; olacak da, mefluç ruhları kanatlandırıp uçuracak..? Aklın önü sıra tıkanan yolları açıp düşünceye sonsuzluğu gösterecek..!
Sen'in olmadığın bir dünyada iradenin kolu-kanadı kırık, his alemi kaos üstüne kaos; beşeri duygular bir bataklık; muhakemeler tutarsız, mantık aldatan bir hokkabaz, ilim de bir ukalalıktır. Bu karanlık dünyada insani değerleri aramaksa beyhudedir, abestir ve bir aldanmışlıktır.
Gel, nefesinden bir vefa kokusu gönder; şeytanın bütün oyunlarını boz ve bizlere, adem Nebi'ye gösterilen tövbe yollarını göster!
Bu yazı, Sızıntı dergisinin Haziran 1989 sayısından alınmıştır.
---------------
Ramazan günleri, dünyanın her yanında, hususiyle Müslüman ülkelerde ve Müslümanlar arasında ve hele bizim dünyamızda bütün alakalara merkez, bütün ruhani zevklere meydan, bütün heyecanlara sahne, bütün terakkilere nurdan bir helezon ve bütün insani hususiyetlerin inkişafına açık bir fırsat, bir ganimet alanıdır.
Geceleri ayrı bir duygu, gündüzleri ayrı bir aydınlıkla tulü' eden Ramazan günleri, gönüllere ayrı bir ruh çalar geçer.. ve toplumun birbirinden kopmuş parçalarını bir araya getirir, bütünleştirir, bütün inzivazedelere cemaat yolunu açar ve onların gurbetlerini izale eder.. herkese değişik buudda bir his ve fikir ziyafeti verir ve herkesi bir kere daha hayata uyarır.
Ramazan, minarelerin başındaki mahyalardan camilerin derunundaki avizelere, mescitlere uzanan yolların sağındaki, solundaki kandillerinden evlerimizin içindeki lambalara, mü'minlerin yüzlerindeki duruluktan, gönüllerindeki aydınlığa kadar her yerde ışıkla tüllenir. Hele, dinin yeniden gençliğe ermeye durduğu günümüzde o, seher yellerine açık sahurları ve gizli lutufların tecellileriyle tüten iftarlarıyla öyle farklı bir hava, farklı bir ziya ve farklı bir şive ile gelip gönülleri okşar ki, olsa olsa ancak, aşkın vuslat ümidiyle kanatlanması bu kadar cezbedici, bu kadar imrendirici olabilir. Sanki Ramazan ayına kadar ruhun sonsuzluk iştiyakı ile insan arasında bir perde varmış da, oruçla o perde aralanıyor gibi olur.. ve o ana kadar kalbin bir köşesinde sessiz sessiz uyuyan aşk u şevk birdenbire canlanır, kabarır, köpürür; bütün benliği sarar ve önüne geçilmez bir vuslat arzusuna inkılab eder. Bu mukaddes arzuyu gerçekleştirme yolunda, üfül üfül bad-ı tecellilerin estiği seherler kollanır, insanlar için hep ötelere açık birer menfez gibi müşahid bekleyen namaz vakitleri olabildiğince değerlendirilir.. ruhlara revh u reyhan teravihlerle gönüller coşturulur.. ve duygulara kase kase İlahi nefahat içirilir.. derken, herkes derecesine göre adeta uhrevileşir, ledünnileşir ve birer melek halini alır.
Ramazan, Kur'an ayı olması itibariyle bütün bir sene Kur'an'dan uzak kalmış olanlar bile ciddi bir susamışlık içinde, kendilerini o nurefşan iklimde bulur.. ve Kur'an'in sağanak sağanak onların başlarına boşalttığı ruh, mana, esrar ve eltafla benliklerinin kurumaya yüz tutmuş bütün vadilerini sular.. bir baştan bir başa gönül dünyalarını tıpkı bir çiçek bahçesi haline getirir ve onları var olma zevkiyle coşturur. Onlar, Kur'an'da bütün varlığı duyar ve dinler; duygu ve düşünceleriyle kanatlanır.. Kur'an'da bütün hilkatin soluklandığını hisseder, ürperir.. yer yer ra'şelerle kendilerinden geçer; zaman zaman da gözyaşlarıyla nefes alır, gözyaşlarıyla boşalır, aradan perdelerin kalktığını duyar, Allah'a yakınlardan daha yakın olduklarını hisseder ve kendilerini adeta bir zevk zemzemesi içinde bulurlar.
Kur'an'ın ledünni muhtevasını ancak, O'nda bütün varlığın sesini duyabilenler ve O'nun derinliklerinde insan ruhuna ait korku ve ümit, tasa ve sevinç, keder ve neşe musikisini birden dinleyebilenler anlar. O'nu sanki kendine inmiş gibi dinleyebilen zaman-üstü ruhlar, O'nda Cennet meyvelerinin lezzetini, Firdevs bahçelerinin renk ve güzelliğini, Reyyan yamaçlarının çağlayan ve manzaralarını müşahede eder ve O'nunla gürül gürül hale gelirler. Kur'an'ı, Ramazan'ın şeffaflaştırıcılığı ve kalbin kadirşinas ölçüleriyle ele alıp O'nun derinliklerine yelken açabilen saf gönüller, her lahza ayrı bir uhrevi kıymete ulaştıklarını hisseder ve her an 'beka'nın ayrı bir buuduyla tanışırlar. Bu insanların düşünce ve hayatlarında 'metafizik', 'fizik'i tamamlar, mana da, maddenin gerçek muhteva ve değeri olur ve her şey perde arkası kıymetleriyle ortaya çıkar. Ve yine bu insanların çehrelerinde sanki, İlahi isim ve sıfatların engin dairesine açık bulunmadan mülhem, gizli bir seziş, derin ve farklı bir anlayış ve Kur'an'la inlemiş günlerin uhreviliklerinden kalma bir olgunluk, bir doygunluk, bir safvet, bir içtenlik ve imanın altın zevkleriyle beslenmiş bir letafet, bir cazibe ve bir mürüvvet çağlıyor gibi bir büyü hissedilir. Onlar, hiçbir şey konuşmasa, hiçbir şey anlatmasalar bile, o anlamlı tavırlarından, edalarından, endamlarından, bakışlarından, duruşlarından bu manalar her zaman taşar gelir, gelir ve her tarafta yankılanırlar.
Kur'an kanatlı ve Kur'an buudlu Ramazan-ı şerif kadar gecesi ayrı nuraniliğe ve gündüzü de ayrı aydınlıklara açık bir başka ay yoktur. İnsan, her yeni Ramazan'la bir kere daha, hem de bütün tazeliğiyle Kur'an'ı ve O'nun gökler ötesi kaynağını, tüllenen İlahi marifeti ve O'nun kevn ü mekanlara dağılmış işaretlerini, Allah aşkını ve O'nun inanmış simalardaki pırıl pırıl izlerini görür, duyar ve sezer. Evet, Ramazan'da Kur'an bütün bir kaderin yonttuğu bu pırıl pırıl yüzlerin ve bütün bir mananın iç derinliğini gösteren bu ışıl ışıl gözlerin hepsinde ayrı bir uhrevilikle parıldar.. kadın-erkek, yaşlı-genç, zengin-fakir, alim-cahil, aristokrat-halk hemen herkes bu mübarek zaman diliminde hayat ve yaşayış basamakları itibariyle ramazanlaşır ve Ramazan'la gelen manaları soluklar...
Evet, herkes isti'dadına göre ve kabiliyetinin elverdiği ölçüde onunla değişik bir buudda, çeşitli münasebetsizliklerden, insanı baş aşağı götüren rezilelerden ve bütün manevi kirlerden arınır, nurlanır.. ve cennetlere ehil hale gelir. Ramazan ayı, yümün ve bereketiyle o kadar zengindir ki, gölgesine sığınan hemen herkes O'nun servet ve gınasından istifade eder ve uhrevi sultanlıklara erebilir: Gençler-ihtiyarlar, sağlam mü'minler-arızalılar, zekiler-zeki olmayanlar, akıllılar-deliler, eşyanın perde arkasına kapalı olanlar-açık bulunanlar, bir işe yarayanlar-yaramayanlar, havadan nem kapanlar-yağmurun altında bile ıslanmayanlar, bin bir gaile içinde dahi dimdik ayakta durmasını bilenler-en küçük sarsıntıya mukavemet edemeyerek devrilip gidenler, hayatlarını karamsarlık içinde ve inleyerek geçirenler-cehennemlerin içinde bile ümit şakıyanlar, ömürlerini başkalarına dayanarak sürdüren dermansızlar-en onulmaz dertlerle kıvranırken dahi neşeyle gürleyen iradeler, yaşayışlarını yeme, içme ve uyumaya göre programlamış tenperverler-yemeyi, içmeyi ve uyumayı aşmış gerçek insanlar... Evet, bütün bu birbirinden ayrı, birbirinden farklı sınıflar, değişik ölçülerde de olsa, O'nun aydınlık ikliminde mutlaka başkalaşır, farklılaşır ve halinin müsaadesi nisbetinde bir yerlere ulaşırlar.
Ramazan'ın güzellik ve nuraniyeti ve o nuraniyete açık gözlere akseden varlığın mana dolu ihtişamı, bu birbirinden ayrı ve farklı gruplar üzerine saldığı sır dalga boyundaki bir kısım tayflar sayesinde, o, kendine has tadı, havası, ruhu ve manasıyla gönüllere öyle bir siner ki, en inatçı kafalar bile mukavemet edemez ve ona teslim olurlar.
Ramazanda, her şeyi kendi sırlarıyla bürüyen geceler o kadar munis ve tatlı, insanın duygu ve düşüncelerini ayrı bir halavetle kucaklayan gündüzler o kadar sıcak ve yumuşak, inanmış simalar o kadar hisli ve derin, Allah'a davet eden sesler o kadar şefkatli ve bunların hepsinin ifade ettiği manalar o kadar duygulandırıcıdır ki, bu gufran ayına sinelerini açabilenler, muvakkaten dahi olsa, tasalardan, kederlerden birbir sıyrılıp Cennet mutluluğunu duyabilirler.
Bu yazı, Yeni Ümit dergisinin Ocak-Şubat-Mart 1992 tarihli sayısından alınmıştır.
----------------
KUR'AN
Varlığın en bereketli ışık kaynağı, sözün en çarpıcı, en kuvvetli nüktesi O'dur. Yeryüzündeki bütün cazibedar güzellikler, O'nun ışığının varlık üzerine akseden gölgesi, en büyüleyici ses ve nağmeler, o semavi solukların sadece bir perdesidir. O'nun ışıktan beyanları arasında tenezzüh, gönülden kirleri, gözlerden de günahları siler-süpürür. O'nun ötelere açık zümrütten iklimlerini temaşa, düşünceye hikmet tohumlarını saçar, aklı semalar ötesi alemlerde gezdirir.
Güneş, O'nun aydınlık dünyasına nisbeten bir ateş böceği, ay, çehresine ışık çalınmış bir avuç siyah topraktan ibarettir. O, dışının parlaklığı, içinin derinliği, muhtevasının zenginliği ile, gökler ötesinden gelmiş öyle bir sofradır ki, bize ulaşıncaya kadar, O'nu elden ele bir gül demeti gibi taşıyan melekler dahi O'ndan müstağni kalamamışlardır.
Yeryüzü ve onun sakinleri, bu İlahi sofranın gelişini ihtiyaç ve iştiyak türküleriyle karşıladı ve bu köhne kürenin dört bir yanı O'nun gülüyle, nergisiyle adeta Cennet yamaçlarına döndü. O'nun olmadığı dönemde kapkaranlık kesilen ova, vadi, dağ, dere, tepe O'nun her yana saldığı nurlarla aydınlandı ve okunan bir kitap haline geldi. Hele, O'nun şerh edip önümüze serdiği eşyanın hakikati, adeta ruhlarımızı dolduran bir hitap oldu.
İki cihan saadetinin yol göstericiliği O'na verilmiştir. Mutluluğun altın anahtarı O'nun elindedir. O, her yerde karşımıza çıkıp bizleri hayret ve şaşkınlıklara sevk eden muammaları çözüp aydınlatmasaydı, bin bir bilinmezler karşısında hayretten hayrete sürüklenip duracak, müşahede ve düşüncelerimizi telif etme imkanını bulamayacaktık. O, bir Hızır gibi imdadımıza yetişmeseydi, bu uçsuz bucaksız çöllerde garip, kimsesiz mahvolup gidecektik...
Ey bütün bir ölü dünyayı tertemiz soluklarıyla canlandıran Ruh, Sen olmasaydın dünyaların Cehennem'den farkı neydi! Yeryüzünde Hak rahmetini temsil eden Sen.. gönüllerden imansızlık zulmetini silen de yine Sen'sin! İnsanlık, doğru yolu ve doğru yolda yürümeyi Sen'inle öğrendi. Öğrendi de, kaoslardan ve yollara takılıp kalmaktan kurtuldu. Varlık Sen'inle aydınlandı ve ruhlara ünsiyet salan dost ve ahbap haline geldi..!
Sayende azaldı zulmet-i beşeriyet,
Benzer mi füru'un sönük envarına bedrin?
Caiz sana dense güneşi leyle-i kadrin,
Ey nur-ı hidayet!
(İsmail Safa)
Şimdi, aç ağzını konuş ki, ağzının suyuna susamış gönüller cana gelsin; diller ve dudaklara şeker-şerbet erişsin! Ve ilk turfanda hurmalarına denk, gönüllerde turunçlar yeşersin! Bak, bin-şeref başımıza ayak basışınla İrem bağlarına dönen bu ülke, zakkum ve dikenlerin işgaline uğradı. Bize azap olsun diye mi bilmem, nurun gidip 'Kaf Dağı'nın arkasına saklandı.
Çilemiz bittiyse gel artık; gel ki, Sen'i bütün bütün hiçbir zaman unutmadık. Zemini sararan, seması kararan bu ülkede hala, yoksullar yuvası mabetler Sen'in anber kokularınla dolup-taşmakta, karanlık gönüller Sen'in meşalelerinle aydınlanıp ışığı tanımakta..!
Ey Mekke'de inip Medine'de çağlayanlaşan Nur, saklanmak Sana yaraşmaz; aç nurlu çehrenden nikabı..! Aç ki, çirkinliğe boğulan gözler güzellik görsün! Aç ki, bizler bir kere daha şem'ine pervane olalım!
Ey hutbe-i ezeliye, ey naziletü'l-arş..!
Nasut nüzulünle ziyadar-ı Muhammed...
Ey nefha-i lahuti!
(İsmail Safa)
Hakk'ın ezeli hutbesi olarak, Arş'dan iniyor gibi in! İn ki, gönüller, Hazret-i Ahmed'in aydınlık dünyasına bir kere daha uyansın! Ey o ışık kaynağı Fahr-ı Kainat'ın gönlünde zuhur eden Nur; ey O'nun güneşlere taç giydiren hakiki çehresine ayna olan Kitab, seslen dört bir yana; cihanlar soluklarınla dolsun... Hatip taslakları seslerini kessin ve kalp hutbeler sussun!
Yıllar var ki, insanlık yanlış şeyleri dinleye dinleye doğruları anlamaz oldu ve karanlıkta yürüye yürüye yarasalarla arkadaşlığa karar kıldı... Çöz dilinin bağlarını, ruhlarımız Sen'in söz cevherinin çağlayanlarını duysun! Sal ışıklarını dünyamıza, insanoğlu asırlık karanlıklardan kurtulsun! İsrafil gibi borunu öttür ve yeryüzünü velveleye ver; ver ki, uykuda olanlar uyansın; ters yanından doğrulan bencil ruhlar kendilerine gelsin; kendini rahata salmış olanların ödü kopsun ve birkaç asırdan beri her yanı saran karakuralar savulup gitsin..!
Yağmur gibi yağ başımıza; kuraklıktan canlarımız dudaklarımıza geldi. Saba gibi Arş'ın kokusuyla es her tarafta; masıyet kokusundan ruhların midesi bulandı. Yıldırımlara bin ve dört bir yanda gürle; ortalığı saran haşarat kaçıp inlerine girsin..! Yağmazsan, esmezsen, gürlemezsen nasıl olacak halimiz ve insanlığın hali? Millet nasıl canlanacak? Mektep nasıl hamle yapacak? Mabet nasıl nurlanacak? Kalb, ruh, akıl aradığını nereden bulacak? Başka hangi şey bu perişan ruhların ve bu yaralı gönüllerin dermanı olacak; olacak da, mefluç ruhları kanatlandırıp uçuracak..? Aklın önü sıra tıkanan yolları açıp düşünceye sonsuzluğu gösterecek..!
Sen'in olmadığın bir dünyada iradenin kolu-kanadı kırık, his alemi kaos üstüne kaos; beşeri duygular bir bataklık; muhakemeler tutarsız, mantık aldatan bir hokkabaz, ilim de bir ukalalıktır. Bu karanlık dünyada insani değerleri aramaksa beyhudedir, abestir ve bir aldanmışlıktır.
Gel, nefesinden bir vefa kokusu gönder; şeytanın bütün oyunlarını boz ve bizlere, adem Nebi'ye gösterilen tövbe yollarını göster!
Bu yazı, Sızıntı dergisinin Haziran 1989 sayısından alınmıştır.
---------------