Bu konuyu yazıcıya gönder Bu konuyu arkadaşına gönder
Bu yazı 459 kez okundu.
XV. Asır Âlim-Sûfîlerinden Zeyniyye Tarikatının Kurucusu Zeynüddîn-i Hâfî
Dr. Bekir Köle

İçinde bulunulan hâle göre çok sayıda tarifi yapılan tasavvufun, bu tariflerinden birisi de “Dünyanın süsünden yüz çevirmek, insanların meyledegeldiği geçici lezzetlerden korunmak, halk ile beraber, Hakk’a yönelmek” şeklindedir. Teoriden ziyade pratiğe bakan yapısıyla, bu hâl ilminin gayesi; Hakk’ın rızâsını kazanmak için nefisleri temizlemek ve güzel ahlâk sahibi olmaya çalışmaktır. Mutasavvıflarca, bu gayeyi gerçekleştirmek, ancak Kur’ân ve Sünnet’e tam bir ittiba ile mümkün olur. Bu takdirde tasavvuf; İslâm’ın, özüne ve kaynaklarına uygun bir şekilde yaşanmasıdır da denilebilir. Üstelik bu gaye, kişinin sadece kendisini arındırması ve tekâmül ettirmesiyle sınırlı değildir. Mutasavvıflar, bu ideal hayat tarzını, bulundukları her yerde, gerek eserleriyle gerekse yetiştirdikleri mürîdlerle temsil ve tebliğ etmeye çalışmışlardır.

Bütün ömrünü Kur’ân ve Sünnet merkezli, ilmî ve tasavvufî eğitimle geçirmiş olan gönül erlerinden birisi de Zeynüddîn-i Hâfî’dir. Zeyniyye Tarîkatı’nın kurucusu olan bu tasavvuf büyüğü, İslâmî ilimlerin, özellikle de tasavvufun en verimli dönemlerinden olan XIV. ve XV. asırlar arasında yaşamış bir sûfîdir. Kaynaklarda, tam künyesi; Zeynüddîn Ebû Bekir Muhammed b. Muhammed el-Hâfî el-Herevî el-Hanefî şeklinde yer almaktadır. 15 Rebiülevvel 757’de (19 Mart 1356) Horasan Bölgesi’nin Bûşenc ile Zevzen arasında yer alan Hâf şehrinde doğmuş ve 838 yılının Şevvâl ayının ikinci günü (1 Mayıs 1435 Pazar) 81 yaşında iken, hayatının önemli bir kısmını geçirdiği Herat’ta vefat etmiştir.

Ömrünün büyük bölümünü geçirdiği Herat, bugün geri kalmış şehirler arasında yer alsa da XV. asırda, Horasan bölgesindeki şehirlerin en büyüklerinden biriydi. Öyle ki, Timurlular zamanının edib ve şairlerinden Tâc Salmânî, bu şehrin azamet ve ihtişamını ifade etmek için, “Herat, dünya şehirlerinin göz bebeği, dünya bir vücut ise Herat, onun canıdır” şeklinde bir nitelemede bulunmuştur. Herat ve çevresi, Timur tarafından varlığına son verilene kadar Kertler’in yönetiminde kalmıştır. Hâfî’nin gençlik zamanı Kert İdaresinin son dönemlerine rastlar. Ayrıca bu şehir, Hâfî’nin yaşadığı zaman diliminde, Timur Devleti’nin başşehirliğini yaparak tarihte önemli bir rol oynamıştır. Hâfî gibi birçok âlim ve mutasavvıf, ilim ve tasavvuf faaliyetleri için uygun olan bu zeminde oldukça büyük hizmetlerde bulunmuştur.

İlim Tahsili ve Seyahatleri
İlim tahsiline, önce zâhirî ilimlerden başlayan sûfîmiz, bu maksatla birçok şehir ve ülkeye seyahatlerde bulunur. Meselâ, Memleketi Horasan’dan başka Mâverâünnehir, Irak, Azerbaycan, Şam, Mısır ve Hicaz bunlardan bir kısmıdır. Ayrıca bu yerler arasına seyahati esnasında Zeyniyye’nin Anadolu’daki meşhur halîfesi olacak Abdullatif-i Kudsî ile tanıştığı yer olan Kudüs’ü de ilâve edebiliriz.

Zeynüddîn-i Hâfî Hayatının ikinci kısmını Mısır ve Arap dünyasında geçirir. Bulunduğu yerlerde, Sadr Ebu’l-Berekât Ahmed b. Nasrullah-ı Kazvînî, Celâlüddin Fazlullah et-Tebrîzî, Ebu Tahir Ahmed el-Hocendî el-Medenî, İbnu’l-Cezerî, Zeynüddîn-i Irakî gibi dönemin ileri gelen ilim erbabından icazet alır. Ayrıca Şihâbüddin-i Seyrâmî ve Seyyid Şerif Cürcanî’den ise ders okuduğu nakledilir. Kısaca zâhirî ilimleri, devrin önemli âlimlerinden tahsil eder ve bir âlim olarak yetişir. Zâhirî ilimlerle yetinmeyen Hâfî, Şihâbüddîn Bistâmî, Şerîfüddîn-i İskenderî, Zeynüddîn Ebu Bekir Tâyebâdî ve Şihâbüddin Ahmed Gaznevî gibi şeyhlerin sohbetlerine katılarak bâtınî ve mânevî açıdan da tekâmülünü devam ettirir. Ayrıca bu şeyhlerin dışında, Tebriz’deyken, Kemal-i Hocendî ve İsmail-i Sîsî’den de mâneviyât dersleri alır. Buradan Kahire’ye geldiğinde, Nureddin Abdurrahman b. Muhammed eş-Şebrîsî’nin sohbetlerine katılır ve ondan telkîn-i zikir (tarikata yeni giren mürîde şeyhin zikir öğretmesi) alarak tarîkatına intisap eder. “Reşahat” adlı eserde, Mısır’da iken Nakşî Şeyhi Yakub-ı Çerhî’yle beraber Mevlâna Şihâbüddin-i Şirvânî’den de ders aldıkları nakledilir. Ancak Hâfî, bütün bu arayışlarına rağmen, tarîkat icazetini, Mısır’da oldukça saygı gören ve “taliblerin kıblesi” olarak isimlendirilen, Sühreverdî Şeyhi Nureddin Abdurrahman-ı Mısrî’den alır. İcazetini aldıktan sonra, memleketi olan Hâf şehrinin Berâbâd köyüne döner ve burada bir hangâh (bizdeki karşılığı) ile bir ribat (tekke) yaptırarak irşad faaliyetlerine başlar.

Hâfî, mürşidliği süresince, ilim ve tasavvufta gelmiş olduğu yüksek derecelerin cazibesiyle, dünyanın birçok yerinden çok sayıda talebenin teveccühünü kazanır. Öyle ki, XV. Asrın tasavvuf dünyasında büyük bir şöhret kazanan ve kendi adına nisbet edilen “Zeyniyye Tarîkatı”nın bânîsi olur. Bu tarîkat, çok kısa bir sürede âlimler başta olmak üzere birçok Hak yolcusunun ilgi odağı hâline gelir. Özellikle üst düzey yönetici ve âlimlerin rağbetine binaen, günümüzde bazı araştırmacılar, Zeyniyye’yi “aydın tarîkati” diye adlandırmışlardır. Zeynüddîn-i Hâfî, kendisine mürîd olmak için Herat’a gelenleri yetiştirip icazet verdikten sonra, hizmet etmeleri için kendi memleketlerine göndermiştir. Böylece tarîkat, kısa sürede dünyanın birçok yerinde temsil edilmeye başlanır.

Halifeleri ve Zeynîliğin Yayılışı
Hâfî’den istifade etmiş olan mürîdlerin tamamını anlatmak mümkün olmasa da onun belli başlı halifeleri ve hizmet bölgelerinden bahsetmek faydalı olacaktır. Meselâ; Anadolu’da, Abdullatîf-i Kudsî, Şeyh Muhammed ve Abdurrahîm-i Merzifonî ile Zeynîlik kısa sürede şöhret bulmuştur. Öyle ki, Hâfî’nin ilim ve tasavvuf konusundaki şöhretini duyan âlim-sûfîlerden Akşemseddîn, Merzifonî ile birlikte Hâfî’ye intisap etmek istemiş; ancak bu maksatla çıktığı yolculuktan, gördüğü bir rüya üzerine vazgeçmiş ve Ankara’ya dönerek Hacı Bayram-ı Velî’ye mürîd olmuştur. Zeynîlik, Anadolu’nun dışında, Hâfî’nin halîfelerinden Nuruddin Ebu’l-Fütûh Abdülmu’tî ile Hicaz Bölgesi’nde; Abdülkerim Halîfe ile Halep Bölgesi’nde; Emînüddîn-i Aksarâyî, Kemâleddin İbnü’l-Hümâm, Ahmed b. Fakih Ali Dimyâtî ile Mısır’da; Sirâcüddîn el-Multânî ile Hindistan Bölgesi’nde ve ismini sayamayacağımız diğer halîfeleriyle çok farklı coğrafyalarda faaliyet göstermiştir.

Zeynîlik, Herat’ta, Hâfî’den sonra, halîfelerinden Muhammed-i Tebâdegânî ile devam etmiştir. Tebâde-gânî’ye, zamanında, ilmiye mensupları ve idareciler başta olmak üzere muhtelif kesimlerden rağbet edenler giderek artmıştır. Bunlar arasında, Ali Şir Nevâî gibi meşhur âlim ve şairleri de sayabiliriz.
Zeynüddin-i Hâfî’nin Herat’tan başlayarak kısa zamanda Horasan, Hicaz, Suriye, Hindistan gibi, dünyanın birçok yerinde etkinlik kazandırdığı Zeyniyye Tarîkatı, Anadolu’da en parlak dönemine Abdullatif-i Kudsî, zamanında ulaşmıştır. Şeyh Muslihüddin İbn-i Vefâ zamanında ise kemal bulmuş ve onun tekkesi birçok mütefekkir Osmanlı âlimlerinin toplantı yeri hâline gelmiştir. Ancak bu tarîkat, Molla Gürânî’nin de talebesi olan Zeynî Şeyhi Seyyid Velayet devrinden sonra, haiz olduğu önemi kaybetmeye başlamış ve XVI. Yüzyılın ortalarında, başka tarîkatlerin bünyesinde eriyip kaybolmuştur.

Eserleri
Hâfî, tasavvufî fikirlerini ve tarîkatını, sadece yetiştirdiği mürîdleriyle değil, ilmî açıdan oldukça değerli olan eserleriyle de yaymaya çalışmıştır. Onun bu mümtaz eserlerinden üçü Farsça, diğerleri ise Arapçadır. Bunlardan en meşhuru, 825/1422 yılında yazılan ve kısaca el-Vasâyâ olarak bilinen, el-Vasâya’l-Kudsiyye li’t-Tâlibîne’s-Sâlikîn adlı eserdir. Hâfî bu eseri Kudüs seyahati esnasında kaleme almıştır. Dünyanın değişik kütüphanelerinde yüze yakın nüshası bulunan eser, aynı zamanda Hâfî’nin, Osmanlıcaya tercümesi yapılan tek eseridir. Allah dostlarının yolundan yürümek isteyen sâliklere, tarîkatın düsturlarının anlatıldığı bu eserde, aynı zamanda, çok farklı konularda yapılmış mühim tavsiyelere de rastlayabiliriz. Eserin sonunda ise vâkıa (tasavvuf yolcusunun zikir sırasında ve Allah’la beraberliğinde hislerini kaybedecek şekilde gaybete düştüğünde gördüğü bir çeşit rüyadır. Ancak uyku ile uyanıklık arasında görülür.) ve rüya konusu ele alınmakta ve rüya tabirlerinden örnekler verilmektedir. Hâfî’nin rüya yorumundaki mahareti, devrindeki birçok âlim ve mutasavvıfın dikkatini çekmiştir. Örneğin, Nakşî Tarîkatı’ndan Şeyh Nizâmüddin Hâmûş mürîdi Sa’düddin-i Kaşgârî’yi gördüğü bir kısım rüyaların tabiri için Hâfî’ye gönderirdi.

Hâfî’nin bir diğer eseri de mürîdlerin okuyacağı günlük vird ve duaların yer aldığı Evrâd’dır. Kutbuddîn-i İznîkî ve Alâuddîn-i Koçhisârî tarafından şerhi yapılan bu eserin, Zeynî mürîdlerin ibadet hayatlarının düzenlenmesinde ve değerlendirilmesinde vazgeçilmez bir yeri vardır.
Hâfî’nin tasavvufî açıdan önemli bir yere sahip olan diğer bir eseri ise Mühimmâtü’l-Vâsılîn adlı Arapça eserdir. Bu eserde, ele alınan ilk konunun aklın önemi ve tasavvuftaki yeri olması ve yine onun bu mevzuda el-Aklü ve’l-Âkil adlı müstakil bir eser kaleme alması, tasavvufta akla ve düşünmeye verilen önemin bir göstergesidir. Bu eserde ayrıca, sâliki, seyr ü sülûktan alıkoyacak bazı tehlikelere değinilmiş ve bunlara karşı çözüm ve çareler sunulmuştur. Menhecü’r-Reşâd ise Ehl-i Sünnet inancının yerleşmesi ve yaygınlaşması için telif edilmiş Farsça bir eserdir. Bu eserde, Hâfî’nin bâtıl mezhep ve itikadlara karşı amansız mücadelesini görmek mümkündür.

Zeyniyye Tarîkatı’nda “âdâb”a oldukça önem verilmiştir. Bu maksatla Hâfî’nin iki eser kaleme aldığı görülmektedir. Bunlardan biri Arapça Âdâbun fi’s-Sülûk, diğeri ise Farsça Risâle fî Âdâbi’s-Sofiyye’dir. Bunlardan ilki bâtınî edeblere (Allah’la münasebetlerde âdâb) yer verirken; ikincisinde, konuşmaktan hasta ziyaretine kadar çok çeşitli konuda, mürîdin dikkat etmesi gereken zâhirî âdâb yer almaktadır.

Farsça kaleme alınan Risâle der Ma’rifeti’t-Tevbe’de, hakikate ulaşmak isteyen sâliklerin, bâtında sahip olması gereken hasletler ele alınmıştır. Ayrıca bu eserde, hakîkat yolcularının, kalblerinde ve zâhirlerinde nurun zuhur etmesi için yapmaları gerekenler anlatılmaktadır. Hâfî, diğer bir Farsça eseri Der Beyân-ı Letâif-i Seb’a’da ise, tasavvufî açıdan önem arz eden latîfeler hakkında kıymetli bilgiler vermektedir. Hâfî’nin, yukarıda saydığımız eserleri dışında, Sühreverdî’nin meşhur eseri Avârifu’l-Maârif’e ve Abdullah-ı Herevî’nin Menâzilü’s-Sâirîn adlı eserine yapılmış, şerhleri de bulunmaktadır. Diğer eserlerinin isimleri ise şöyledir: Silsiletü’t-Tarîk ve Lübsü’l-Hırka ve’l-Musâfaha, Men Kâne Aliyye’l-Himme fî Sülûki’t-Tarîki’l-Mukarrebîn, Mir’âtü’t-Tâlibîn ve Reyhânu’l-Kulûb fî Tavassüli ile’l-Mahbûb. Bu eserlerin nüshaları, ülkemizin birçok şehri başta olmak üzere, doğudan batıya dünyanın bazı kütüphanelerinin yazma eserler bölümünde mevcuttur. Ancak bunlar üzerinde günümüzde yeterince çalışma yapılmaması tasavvuf ve diğer ilmî disiplinler adına önemli bir eksikliktir. el-Vasâyâ’nın edisyon kritik (tahkîk) çalışması, değişik nüshalar ele alınarak tarafımızca bir yüksek lisans çalışması olarak yerine getirilirken geri kalan bütün eserleri de doktora çalışmamıza konu olmuştur. Bu saydıklarımızın dışında, Hâfî’nin değişik vesilelerle referansta bulunduğu ve varlığını bildirdiği, ancak kütüphanelerde tespit edemediğimiz, özellikle kelâm ve ahlâk konularında yazılmış daha başka eserleri de vardır.

Tesirleri
Bazı kaynaklar, zâhir ve bâtın ilimlerini kendinde toplayan Hâfî’yi, şeyhlerin şeyhi bir mutasavvıf olmasının yanı sıra, Kur’ân ve Sünnet’e olan bağlılığıyla zikretmiştir. Yine Hâfî’nin ilmi ve faziletli kişiliği hakkında söylenen sözler, onun derin ilmî birikiminin yanı sıra, ibadetlerinde takva sahibi, zühd hayatını benimseyen ve haram ve şüpheli şeylerden kaçınan kâmil bir mürşid olduğunu göstermektedir. Sohbetleri, dinleyenlere tesir etmiş ve hasta ruhlar için bir şifa vesilesi olmuştur. Dönemin sûfîlerinden birçok kişi, ondan hep övgü ile bahsetmiştir. Bu övgülerden en çok dikkat çekeni ise; kerametlerin en büyüğü olarak bilinen, sünnet-i seniyyeye ittibaının zirvede olduğunun vurgulanmasıdır.

Hâfî’nin, devrin sadece âlim ve sûfîleri değil, hükümdar ve idarecileri üzerinde de hatırı sayılır bir mânevî otoritesi vardı. Meselâ o, Şahrûh ile Tebriz Sultanı İskender arasındaki muhtemel bir savaşı, aracı olmak suretiyle engellemiştir. Yine kaynaklarda; devrin önde gelen idarecilerinden Kıvâmüddîn Sincanî ile mektuplaştığı bilgisi yer almaktadır. O, yukarıdaki misâllerde de görüldüğü gibi, mânevî nüfuzunu kullanarak toplumsal barış ve huzurun teminine büyük katkılar sağlamış bir gönül mimarıdır. Şahrûh gibi, ilhad ve bâtıl mezheblere karşı mücadele eden hükümdarlara da desteğini esirgememiştir. Elinden gelen bütün hizmetleri yapmasına rağmen, hükümdarlar da dâhil hiç kimseden en ufak bir beklentiye girmemiştir.

Tasavvuf Düşüncesi
Onun beklentisiz olma ilkesi tasavvuf düşüncesinin de temelini oluşturmaktadır. Ona göre, tasavvuf yolcuları himmetlerini yüksek tutmalıdır. Ehlullah, sadece dünya nimetlerine karşı değil âhiret nimetlerine karşı da beklenti içerisine girmemelidir. Çünkü bir sûfînin, âhiret adına bile olsa, Allah rızası dışında, hiçbir gaye ve talebi olamaz. Bununla ilgili olarak sûfiler arasında hadîs olarak meşhur bir sözde:“Dünya âhiret ehline haramdır. Âhiret ise dünya ehline haramdır. Ve Ehlulllah’a bu ikisi de haramdır.” buyrulmuştur (Zehebî, Mîzanu’l-Îtidal, Beyrut 1995, 1/388; Münâvî, Feyzü’l-Kadîr, 3/544; Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, Beyrut 1997, 1/362) İşte bu zühd hayatını elde etmek çok da kolay görünmemektedir. Mürîdin, bunun için, kanaat, kasru’l-emel, dünyaya iltifat etmemek ve tevekkül gibi bazı mânevî değerleri kazanması gerekmektedir.
Hâfî’nin tasavvuf düşüncesinde, önemli olan diğer bir konu da nefis terbiyesidir. O, nefsi, ibadetle dizginlemenin önemine işaret eder. Şöyle ki, insan bir günah işlediğinde nefsine ceza olarak, fazladan bir ibadet yapmalıdır. Yine günah işlediğinde, o oranda ibadet yükünü de artırmalıdır. Öyle ki, nefis, ibadet yükünden dolayı günah işleyecek güç ve cesareti bulamaz bir hâle gelsin. Kalbin, dünya ve dünya nimetlerini sevmesinin haram olduğu kanaatinde olan Hâfî, heva ve hevese uymanın yasak olduğunu; nefsi, içerisinde bulunduğu her türlü bağlılık ve esaretten kurtarmak gerektiğini savunur. Ona göre, insanın yaşaması için zaruri olmayan her şeyi terk etmek gerekir. Çünkü ebedî hayata bağlı olmayan, insanın kalbinin bağlandığı her şey, sâlikin yolunda engel ve kalbinde hicâbdır.

Hâfî, tevhîd-i hakîkiye ulaşmak için kişinin kendisini itham etmesi gerektiğine inanmaktadır. O, kişinin nefsine töhmette, uygulaması gereken çok hassas bir ölçü sunmaktadır. Bir sûfî, günaha düştüğünü, hizmetçisinin veya üzerine bindiği hayvanının huysuzlanıp isyankâr davranmasından anlayacak kadar ince düşünceli ve nefsiyle hesaplaşma içerisinde olmalıdır. Hâfî’nin, naklettiği şu hâdise, nefsin sorumluluk çerçevesinin aslında ne kadar geniş olduğunu ortaya koymaktadır: Bir gün sûfîlerden birisinin komşusunun malı çalınır. Bunun üzerine o sûfî, komşusuna giderek, dün gece sünnete muhalif bir iş yaptığını belirtip, “Çalınan malın bedelini ödemek bana düşer; o çalınan malı ben ödeyeceğim. Zîrâ komşumun malı, benim Sünnet’e muhalif hareketimin bereketsizliği sebebiyle çalındı.” der. Demek ki, Sünnet’e ait küçük bir edebi bile terk etmek, Allah dostları için günah olarak yeterlidir. Ayrıca bu günâhın bedeli de kişinin kendisinde değil, yakın çevresindeki herhangi bir kimsede de zuhur edebilir. Bu durumda, Hâfî’ye göre bu zararın tazmini, kendi nefsinden başka suçlu görmeyen o sûfîye düşmektedir. Hâfî, tasavvuf ehli olanların hâllerini böyle koruduklarını hatırlatıp insanların ise birbirleriyle çekişmekle uğraştıklarını söylemektedir. Yüce Allah’ın, bazı kişileri, günahlarından dolayı, kişinin üzerine musallat edebileceğini hatırlatarak mâneviyât yolcularını uyarmaktadır.

* Atatürk Üniv. İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi
bkole@yeniumit.com.tr


Kaynaklar
- Ali Cevdet, Reşehât Tercümesi, Matbaa-i Âmire, 1269, s.80-81, s.142.
- Ali Şir Nevâî, Mecâlisü’n-Nefâyis, (haz. Hüseyin Ayan ve diğer.) Erzurum 1995, s.28.
- Bandırmalızâde, Ahmed Münib, Mir’âtu’t-Turûk, Dersaâdet 1306, s.29.
- Hâfî, Menhecü’r-Reşâd, İsmihan Sultan Kol., kyt. no: 283, vr. 26a; Silsiletü’t-Tarîk ve Lübsü’l-Hırka ve’l-Musâfaha, İstanbul Üniversitesi Merkez Kütüphanesi, kyt. no: 243, vr.58b; Reyhânü’l-Kulûb, vr. 12a; el-Vasâyâ’l-Kudsiyye li’t-Tâlibîne’s-Sâlikîn, Süleymaniye Ktp., Tahir Efendi Kol., kyt no. 99328; Mühimmâtü’l-Vâsılîn, Süleymaniye Ktp., Şehid Ali Paşa Kol., kyt no: 1391.
- Hüseyin Vassâf, Sefîne-i Evliyâ-yı Ebrâr, haz. Mehmet Akkuş-Ali Yılmaz, yay., Seha Neşriyat, İstanbul 1391, 1/269;
- Lâmiî, Nefehât, Lamiî, Mahmud Çelebi, Nefahâtü’l-Üns min Hadarâti’l-Kuds Tercümesi, Bedir yay., İstanbul 1971, s. 442, 547.
- Mecdî Mehmed Efendi, Hadâikü’ş-Şekâik, Şekâik-i Nu’mâniyye ve Zeyilleri, haz. Abdülkadir Özcan, Çağrı Yay., İstanbul 1989, s. 91;
- Nevâî, Nesâyimü’l-Mahabbe min Şemâyimi’l-Fütüvve, haz. Kemal Eraslan, İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Basımevi, İstanbul 1979, s. 317-318, 398.
- es-Sehavî, Şemsüddin Muhammed b. Abdurrahman, ed-Dav’ ul-Lâmi‘ li-Ehli’l-Karni’t-Tâsi‘, Dâru Mektebeti’l-Hayât, Beyrut- tsz, 9/260- 262;
- Sâmî, Şemseddin, Kâmusu’l-A’lâm, yay. Mihran Matbaası, İstanbul 1310-1316, 4/2444.