KONU DETAY

Çanakkale Savaşı'nda İmam ve Müftü Efendiler

Dr. Lokman Erdemir

Biraz sonra öleceğini bilerek ateşe atılan askerin gösterdiği gayret ve azmi, sadece bazı askerî imkân ve kabiliyetlerle izah kabil değildir. Bunun yanında vatan sevgisi, galibiyete inanç ve her şeyden önemlisi askerin sahip olduğu mânevî değerler göz ardı edilmemelidir. Çanakkale'de, bir milletin ve onun temsil ettiği medeniyetin nurunu söndürmek için gelmiş düşmana karşı duran askerlerin en önemli teşvik unsuru ise, bin yılı aşkın müntesibi olduğu İslâm olmuştur.

Osmanlı Devleti de ilân ettiği seferberlik (2 Ağustos 1914) ile birlikte askeri hazırlıklara başlamış bu çerçevede birliklere imam ve müftüler tayin etmiştir.1 Bu usul, Yeniçeri Ocağı'nda "ocak imamı" olarak başlamış, daha sonra kurulan bütün ordularda devam etmiştir. Bu kişilerin vazifesi ise askerin, cephede dinî ihtiyaçlarının yerine getirilmesinin yanında taarruz öncesi ve sırasında gayretini artırıcı telkinlerde bulunmaktan ibaret olagelmiştir.

Muharebeler sırasında askere telkinde bulunan bu kişiler, gerektiğinde ellerine silâh almaktan çekinmemiş, düşmana karşı hücuma katılmışlardır. Bir kısmı gazilik mertebesine ulaşırken bir kısmı da şehit olmuştur. Bu kahramanlardan cephede yaralanarak tedavisi için İstanbul'a getirilen bir gazi imamın sözleri bu hakikatin tespiti adına büyük önem arz etmektedir:

"Biz her zaman olduğu gibi kahraman yavrularımızın arasında îfâ-yı vazife ediyorduk. Onlarda teşvik ve teşcî' edilmeye hiçbir ihtiyaç yok idi... Düşman üzerine arslanlar gibi hücum ediyorlar, boğuşuyorlar hiçbir zaman hiçbir şeyden ürkmüyorlardı. Yükselen "Allah Allah..." sedasından başka bir şey işitilmiyordu. Bu öyle ruhanî ve ulvi bir an idi ki, bunun karşısında, yapacak hiçbir vazifesi olmayarak, bizden bir kelime-i teşvik ve teşcî' bile beklemeyen er oğlu erler arasında dolaşmak zâid bir şey gibi geldi. Ben de hemen orada boş bulduğum bir silâha sarılarak hücuma iştirak ettim. Bir müddet dövüştüm. Ve nihayet sağ tarafımdan bir kurşunla mecrûh oldum..."2

Barbaros Hayreddin Zırhlısı'nın imamı Tataylı Süleymanoğlu Mehmed Efendi 8 Ağustos 1915'te geminin batırılması üzerine şehit olmuştur.3

3. Kolordu Komutanı Esat Paşa da hatıratında tabur imamlarının ellerinde Kur'ân'la askerin önünde ilerlediğini belirtmektedir.4 Tabur imamlarının askerin önünde muharebelere iştiraki ve sonra işgal edilen siperlerin geri alınışı ile ilgili bir başka hâdise ise, Tanin gazetesi muhabiri tarafından şöyle anlatılmaktadır:

"30 Haziran 1915: Önceki gün sonuçlanmış sanılan muharebe, dün yine bütün şiddetiyle devam etti. İngilizler öğleden sonra saat biri yirmi geçe Arıburnu'nda sağ tarafımıza karşı şiddetle tecavüz ettiler ve bu hücumu bir taraftan himaye etmek diğer taraftan da umûmî göstermek için bütün cephede şiddetli bir ateş açtılar. Fakat birliklerimiz İngiliz hücumunun ilerlemesini beklemeye lüzum görmeyerek derhal karşı koydular. Bir elinde kılıcı, diğer elinde Kur'ân-ı Kerîm olduğu hâlde tekbîr ve tehlîl (Kelime-i Tevhid) ile ileri atılan tabur imamı düşmanın birkaç adım ilerlemeye muvaffak olan askerlerini kovduktan sonra ileri siperlerden ikisine girdiler."5

Cephede imamların asker üzerindeki bu tesiri ve muharebelerde îfâ ettiği vazife müttefik askerlerinin hatıralarında da yerini almıştır. Deniz Çavuşu F.W. Johnston Türk imamlarının "Allah! Allah! Allah!" diye bağırdıklarını, bu seslerin kendisinde bir ürküntü meydana getirdiğini nakletmektedir.6

Bir süre 9. Tümen'in komutanlığını üstlenen, yaralanarak cephe gerisine alınan Alman komutan Albay Hans Kannengiesser de cephede imamların rolünü ve hücum öncesi yapılanları hatıratına kaydetmiştir. O, taburun hücumundan önce alay imamının obüs toplarının sesleri arasında askere hitap ettiğini belirtmektedir. Kannengiesser Paşa bu hitabın önemli bir tesirinin olduğunu belirttikten sonra "Bu gibi kötü durumlarda bir Hıristiyan olarak, keşke bir telkin de bana verilmiş olsaydı." diyecektir. Paşa sözlerini "Alay imamı, pratik bir insandı. Hele, tüm subaylar ve hattâ tabur komutanı şehit olmuşsa, insanları oldukça fazla duygulandırıyor ve iyice etkiliyordu." ifadeleri ile bitirecek ve Çanakkale'de alınan zaferin ardındaki bir gerçeği açıkça belirtecektir.7

Cephede görevlerini hakkı ile yapmaya çalışan imamlar, taburlarında şehit olan kardeşleri için Kur'ân-ı Kerîm ve Mevlid-i Şerîf okumuşlardır. Okutulan bir Mevlîd-i Şerîf'teki sükûnet ve askerdeki zafere olan inanç ve metânet Tanin gazetesi muhabirinin dikkatine takılmıştır. Muhabirin "Dikkat ettim, aralarında elinden, kolundan, hattâ alnından yaralılar da var. Muharebeden henüz çıkmışlar. Birkaç gün istirahattan sonra belki yine geri dönecekler. Fakat bütün simalar pür vakar, ruhlar dinin cenâh-ı himayesinde hakîki bir teselli bulmuş. Tehlîl ve tekbîr sesleri arasında kuvve-i maneviyeleri yükselmiş..." ifadeleri askerin içinde bulunduğu ruh hâlini de ortaya koymaktadır.8

İmam ve müftüler, cephede gösterdikleri bu kahramanlıklara fazla ehemmiyet vermeyeceklerdir. Zîrâ yapılan bu iş o kadar büyütülecek bir durum da değildir. Onların yerinde kim olsa aynısını yapar, gerektiğinde eline silâhı alır, düşmana hücum ederdi. Burada önemli olan vatan ve milletin selâmetidir. Cepheye giden herkes kaybedilen her bir siper bir milletin geleceği ile ilgili olduğunun farkındaydılar. Mucip Kemal'in: "... Biz denizden karadan yapılacak taarruzu, o müthiş anı aylardan beri hiçbir ümitsizliğe kapılmadan mütevekkilâne bekliyorduk. Hâl ve şartlar ne olursa olsun, ilâhî kader bizim kuşaklara bu ağır vazifeyi yüklemiş bulunuyordu..." sözleri verilen mücadelenin önemini ve gelenleri karşılayan cephede bütün herkesin içinde bulunduğu şuuru göstermesi bakımından önemlidir. Mucip Kemal'in: "...Ve yine bütün yurttaşlar biliyorlardı ki, Payitahtın kapısında verilecek muharebeler milletimizin akıbetini kesin olarak tayin edecekti; ya Avrupa'dan Endülüslüler gibi kılıç ve kamçı darbeleri altında kovulacak veyahut layık olduğumuz şeref ve haysiyetimizle güzel verimli topraklarımız üzerinde yaşamak hakkını kazanacaktık." sözleri bu durumu açıkça göstermekteydi.9

Bu şuur içinde bulunan askerler muharebe meydanlarında elinden Kur'ân'ı, dilinde ise duayı bırakmamışlardır. Askerler iç ceplerinde başta Kur'ân olmak üzere Ashâb-ı Bedir gibi dua mecmuaları taşımışlardır.

Osmanlı Devleti içinde bulunduğu şartlarda halkın ve cephedeki askerin mâneviyatını artırmak, devletin içinde bulunduğu şartların önemini belletmek için gerek İstanbul'da gerekse cephede vaizler görevlendirmiştir. İstanbul'da, Meşîhat Dairesi Ders Vekâleti'nde ilmî heyet oluşturulmuş, camilerde bu heyet tarafından seçilen kişilere her hafta vaaz ettirilmiştir. Seçilen kişilerin isimleri ve vaaz edecekleri camiler gazetelerde duyurulmuştur.10 Seçilen bu âlimlerin vaazının yeterli gelmeyeceği düşüncesi ile olsa gerek ki, Meşîhat Dairesi, Medresetü'l-vâizîn dördüncü sınıf talebelerinden vaaz ve nasihat etmeye liyakati olanlardan bir kısmını bazı İstanbul camilerinde vaaz vermek üzere görevlendirmiştir.11

Ayrıca, cephede imam ve müftüler yanında, askerin şecaatini artırmak, yapılan işin de büyüklüğünü anlatmak üzere İstanbul'un ileri gelen hocaefendileri cepheye gönderilmiştir. Bunlar cephede birlikler arasında bir program dâhilinde dolaştırılarak vazifelerini yapmaları sağlanmıştır. Bu kişilerden biri de Beyazıt Dersiâmlarından Hüseyin Hilmi Efendi'dir. Hüseyin Hilmi Efendi 26. ve 7. Tümenlerde askerin yaptığı işin önemini ve âlem-i İslâm için ifade ettiği mânâyı anlatmıştır.12 Cepheye gönderilen vaizlerden biri de, Fatih Dersiâmlarından Hüseyin Mahir Efendi'dir.13

Çanakkale'de Anadolu toplanmıştır. Gelenler cephede yaptıkları işin kudsiyetinin idrakindeydiler. Sağ kalırlarsa "gazi" ölürlerse "şehit" olacaklarını biliyorlardı. Evet, cephede Mehmetçik ile yeri geldiğinde omuz omuza muharebe eden imam ve müftüler kendilerine düşen vazifeyi en iyi şekilde yapmışlardır. Onlar biliyorlardı ki, eğer düşman Çanakkale'yi geçerse yapacakları ilk işlerden biri de memleketin maddî ve mânevî değerlerine saldırmak olacaktır.

* Mardin Artuklu Üniv. Edebiyat Fak. Tarih Böl. Öğretim Üyesi
[email protected]


Dipnotlar
1. Türk Silâhlı Kuvvetleri Tarihi: Osmanlı Devri Birinci Dünya Harbi İdarî Faaliyetler ve Lojistik, haz. Necmi Koral...[ve öte.], Ankara 1985, X, s. 203.
2. "Gaziler Arasında" Tanin, 17 Mayıs 1331 [30 Mayıs 1915].
3. Harp Mecmuası, sayı 19, s.43.
4. Esat Paşa (Bülkat), Esat Paşa'nın Çanakkale Anıları, İstanbul 1973, s. 100.
5. "Muhâbir-i Mahsusamızdan "Çanakkale Mektupları", Tanin, 29 Haziran 1331 [8 Temmuz 1915].
6. Nigel Steel, Peter Hart, Gelibolu: Yenilginin Destanı, çev. Mehmet Harmancı, İstanbul 1996, s.151.
7. Hans Kannengiesser, Çanakkale'de Türklerle Beraber (Bir Alman Subayının Gözü İle Çanakkale) Timaş Yayınları, 2009, s. 144.
8. "Çanakkale Mektupları 5", Tanin, 1 Haziran 1331 [14 Haziran 1915].
9. Mucip Kemalyeri, Çanakkale Ruhu Nasıl Doğdu? Çanakkale Hatıraları III, haz. Metin Martı, İstanbul 2003, s. 294-296.
10. Mevâiz-i Diniye Sabah, 23 Nisan 1331 [6 Mayıs 1915].
11. "Mevâiz-i Diniye" Sabah 13 Mart 1331 [26 Mart 1915].
12. İzzettin Çalışlar, On Yıllık Savaşın Günlüğü: Balkan, Birinci Dünya ve İstiklal Savaşları, haz. İsmet Görgülü, İstanbul 1997, s. 112
13. Mehmet Fasih, Kanlısırt Günlüğü: Mehmed Fasih Bey'in Çanakkale Anıları, haz. Murat Çulcu. İstanbul 1997, s.77-78.]