Cizreli (Serdehlli) Şeyh Seyda
Prof. Dr. Abdulhakim Yüce
Bu konuyu yazıcıya gönder Bu konuyu arkadaşına gönder
Bu yazı 637 kez okundu.
Sesli Versiyon
Sesli Dinle

Kısaca Hayatı
Şeyh Seyda hakkında bilgi edinebileceğimiz kaynak sayısı az olmakla birlikte, onun eserleri ve bazı mektupları; kendisini bizzat görenlerin sözlü ifadeleri ve hakkında yazılan bir iki çalışmadan şu genel bilgileri derlemiş bulunuyoruz: Asıl ismi Muhammed Said olan Şeyh Seyda1 1889 senesinde Cizre'de doğdu. Muhammed Said henüz bir yaşındayken, babası Şeyh Ömer ez-Zenganî hac yolculuğu sırasında 1890 senesinde Cidde'de vefat etti. Küçük yaşta yetim kalan Muhammed Said, yedi yaşına kadar konuşamadı ve yürüyemedi. Yedi yaşından sonra yavaş yavaş konuşan Muhammed Said ilim öğrenmeye başladı. 17 yaşına geldiği zaman ilim tahsilini tamamlayarak ağabeyi Şeyh Siracüddin'den icazet aldı ve müderrisliğe başladı.

Dayısı Şeyh Muhammed Nûri ed-Derşevî'nin sohbetlerinde bulundu. Bir süre sonra dayısı onu irşad için gittiği yerlere beraberinde götürmeye başladı. 30 yaşına gelince dayısının kızıyla evlendi. Dayısı Şeyh Muhammed Nûri ölüm döşeğinde yatarken oğullarını ve halifelerini yanına çağırarak; "Artık bundan sonra şeyhiniz Seyda'dır." dedi ve Muhammed Said Efendi'yi yerine vazifelendirdi. Şeyh Seyda bu sırada 40 yaşlarında bulunuyordu.

Ömrünü İslâm dininin emir ve yasaklarını öğrenmeye, öğretmeye, insanlara anlatıp onların dünya ve ahirette kurtuluşa ermelerine sarf eden Şeyh Seyda, 1968 (h. 1387) senesi Ramazan bayramından yedi gün sonra pazar gecesi çocuklarına şu vasiyette bulundu: "Benden sonra şeyhiniz Nurullah'tır.2 Çünkü onu hem zâhir hem de bâtında imtihan ettim. İmtihanı başarıyla kazandı." Bu konuşmadan sonra hane halkı dağıldı. Hizmet maksadıyla yanında bulunan Hacı Muhammed Bûzi'ye evine gitmesi için izin verdi. Yanında yalnızca Hacı Kasım vardı. Kıbleye karşı namaz kılıyormuş gibi oturdu. Kendisinde hiç ölüm alâmeti yoktu. Birdenbire ağzını açtı yumdu ve sustu. Hacı Kasım dokunduğunda Şeyh Seyda Hazretleri'nin vefat ettiğini anladı ve ailesine bildirdi. Ertesi sabah Molla Süleyman el-Hüseynî gasl ve tekfîn işlerini yürüttü ve cenazesi evinin içine defnedildi.

Kendisinden icazet almış, 150'ye yakın talebesi ve 100 kadar halifesi vardı. Talebe ve halifelerinin çoğunu Suriye, Irak, Arabistan gibi memleketlere gönderdi. Tasavvuf şeyhlerinin yaygın bir geleneği olmamasına rağmen, sayısı yediye varan irili ufaklı kitap kaleme aldı. Ayrıca halife ve talebelerine gönderdiği ve bir cilt hâlinde toplanan mektupları da bulunmaktadır.

Vasiyeti üzerine Şeyh Seyda'nın yerine oğlu Şeyh Muhammed Nurullah geçti. Şeyh Seyda Hazretleri'nin Şeyh Muhammed Nurullah'tan başka halifeleri şunlardır: Şeyh Fahreddin el-Arnasî, Muhammed Beşir el-Alkemşî, Hasan eş-Şeyh Hasenî, Halil el-Bacırmanî, Yûsuf el-Vezerkî, Cemil ed-Danışmânî, Cemil el-Antakî, Seyyid Ali el-Fındıkî, İbrahim el-Karsî, Muhammed Emin ed-Diyarbekrî, Abdullah el-Filfilî, Mustafa ed-Doğubeyazıtî, Muhammed Üveys el-Mardinî, Abdurrahman es-Sarûhî.

Şeyh Seyda Hazretleri Nakşibendiyye yolunun Halidiyye koluna mensuptu. Ayrıca Kâdiriyye ve Rufâiyye yollarından da ders veriyordu. Tarikat silsilesi Şeyh Hâlid-i Cezerî yoluyla Mevlâna Hâlid-i Bağdâdî'ye ulaşmaktadır. Mevlâna Hâlid-i Bağdâdî'ye kadar olan silsilesi şöyledir: Şeyh Muhammed Said Seyda el-Cezerî, Mevlana Şeyh Muhammed Nûri ed-Dırşevî, Şeyh Muhyiddin Zekâî, Şeyh Abdülhakim ed-Dırşevî, Şeyh Ömer ez-Zenganî, Şeyh Hâlid-i Zibarî, Şeyh Muhammed Aynî, Şeyh Salih Subkî, Şeyh Halid el-Cezerî, Mevlâna Halid-i Bağdadî.

Bazı Hususiyetleri
Şeyh Seyda'dan söz eden kişiler şu özellikleri üzerinde âdeta ittifak etmişlerdir:

*Medreselerde okutulan İslâmî ilimlerin hemen tamamında derin bir bilgiye sahip olmasının yanında, Arap edebiyatına ve diline olan vukûfiyetiyle de meşhurdu. Talebe ve müritlerine yazdığı bazı mektuplardaki belâgat, edebî sanat ve ilmî derinlik bunun açık bir delilidir. Bu özelliği vaaz ve sohbetlerine ayrı bir seviye kazandırmakta ve en muannit kişilerin bile hidâyet yoluna girmelerine vesile olmaktaydı. Avam halk üzerinde derin bir tesire sahipti. Adam öldürme, hırsızlık yapma, yol kesme vb. günahlar işleyen kişiler bile onun irşadıyla bu kötü fiillerden kaçınır hâle gelir ve ibadetlerine devam ederlerdi.

*Adeta kemiksiz denecek kadar yumuşak bir vücuda sahip olmasının yanında yüzüne bakılamayacak kadar heybetli ve nurlu bir simaya da sahipti. Şeyh Seyda etrafına toplanan her seviyedeki insanın sevgisine mazhar olmuştu, öyle ki ziyaretçileri saatlerce huzurunda kaldıkları hâlde sıkılmaz, onu pürdikkat dinler veya sessizce otururlardı.

* Teheccüd namazı başta olmak üzere, bütün nafileleri eda etmeye dikkat ederdi. Ancak bunu bir üstünlük olarak görmez aksine bu ibadetleri Cenâb-ı Hakk'ın kendisine verdiği ve şükrünü eda etmekten âciz olduğu birer nimet olarak görürdü. Farz namazlardan sonra saatlerce dizüstü oturarak Allah'ı zikrederdi; öyle ki etrafındakiler bir daha kalkamayacağını zannederlerdi.

*Söz ve davranışları yapıcı ve yumuşaktı. Sohbetlerinde en çok vurgu yaptığı hususların başında takva, birlik-beraberlik, kardeşlik, sıla-ı rahim gibi konular gelmekteydi.

*Sayıları yüzleri bulan talebelerine sadece ilim öğretmiyor, onları mânevî açıdan da eğitiyordu. İlme olan aşkı, onca zikir, irşad, mücahede ve ibadetin yanı sıra ömrünün sonuna kadar okuma ve okutma ile meşgul olmasına vesile olmuştu.

*Asla ümitsizliğe kapılmaz, en azgın kişileri bile irşad etmekten çekinmezdi.

*Cömertliğiyle nâm salmıştı. Çevreden gelen onlarca âmâ, sakat ve düşkün kişiyi barındırıyor ve onların geçimlerini sağlıyordu. Zayıf ve düşkünler başta olmak üzere her insana merhametli davranırdı. Bu merhametinden hayvanlar da nasibini alırdı.

*Kendisini ziyaret eden bir hamalın yük taşımak için yanında bulundurduğu ipi öpecek kadar mütevazıydı. Bu davranışıyla emeğe olan saygısını ortaya koyduğu gibi her insanın değerli olduğunu da göstermiş oluyordu. Ancak tevazuu sadece bu davranıştan ibaret değildi, sık sık etrafındakilere; 'Sizler benim büyüklerimsiniz, bense sizin en küçüğünüzüm.' der, halkın en fakiri veya en çok horlananı ile oturup yemek yer ve bunu etrafındakilere de tavsiye ederdi.

*Mümeyyiz vasıflarından birisi de gıybete olan nefretiydi. Aleyhinde konuşan ve hasetlerinden ötürü iftira eden kişilerin bile gıybetini etmez, hattâ onlara iyilik yapmak için fırsatlar araştırır ve yanında kimsenin gıybette bulunmasına müsaade etmezdi.

*Şeyh Seyda kerametleriyle de meşhurdu.3

Eserleri
Bilindiği gibi tasavvufu tenkit eden kişilerin dile getirdiği konulardan birisi de tasavvuf ehlinin, başta müspet ilimler olmak üzere, ilmin hemen her çeşidinden uzak kaldıklarını, dünya ile pek ilgilenmediklerini ve kendi köşelerine çekilerek sadece ibadet ve zikirle meşgul olduklarını söylerler. Tarihte bu münekkitleri haklı çıkaran örnekler olmakla birlikte, tersini ortaya koyan âlimlerin de az olmadığını, aslında gerçek tasavvufun bu olduğunu ve ilk dönemlerde böyle anlaşıldığını da belirtmek isteriz. Zîrâ mükemmel bir tasavvufî hayat ancak,

* Kur'ân ve Sünnet'e uymakla yaşanabilir.

* Tasavvuf ehlinin vahiy, akıl, duyu organları (havass-i selîme) yanında dördüncü bir ilim yolu olarak kabul ettikleri ilhamın yine bu iki kaynağa zıt olmaması ve bunlardan şahitlerinin olması gerekir. Bunun için de tefsir, hadîs vb. ilimlere ihtiyaç olacaktır.

* Aleyhte ve lehte olan dinî ve dünyevî haller ise ancak fıkıhla düzeltilebilir.

* Bu arada hem enfüste hem de âfakta yaratılan İlâhî âyetleri temaşa etmek ve bunlardan yola çıkarak vuslata ermek de astronomi, tıp, psikoloji gibi müspet ilimlerin tetebbuunu gerektirir.

* Diğer taraftan hayatın içinde kalarak onun zorluklarına katlanmak, insanlar dâhil bütün varlıkla beraber olmak ve onları Yaratan'dan ötürü sevmek vuslata daha çok erdiricidir.

* Tasavvufun asıl gayesi mârifettir. Mârifet bilmek, tanımak mânâsına gelir ki bu da öncelikle ancak ilimle olur. Hal böyle iken mutasavvıf nasıl ilmi reddeder ve ondan kaçar?

Zaman içinde müspet ilimler okullarda, dinî ilimler medreselerde, tasavvufî ilim ve neşve de tekkelerde tahsil edilir oldu. Genel olarak durum böyle olmakla beraber, Doğu'da hem medreselerde tasavvufî neşve hem de tekkelerde dinî ilimler hep beraber yürüdü. Talebe okutup icazet veren şeyh efendiler olduğu gibi, tasavvufî ilimleri talebelerine aktartıp onları mânevî açıdan da yetiştiren medrese seydaları az değildir. Bunlar arasında eser kaleme alan ve birikimlerini gelecek nesillere bırakanlar da olmuştur. İşte Şeyh Seyda da bunlardan birisidir. Yetiştirmiş olduğu çok sayıda talebenin yanı sıra irili ufaklı bazı eserler de yazmıştır. Bunlardan ulaşabildiklerimizi kısaca tanıtmak istiyoruz.

ed-Dâbıta fir-Râbıta
ed-Dâbıta fir-Râbıta adını taşıyan 13 sayfalık risale Molla Muhammed Şerif adında bir zâta yazılan uzunca bir mektup görünümündedir. Şeyh Seyda bu risalede özetle, râbıtanın bilinen bir mesele olduğunu ve hakkında müstakil eserler yazıldığını ifade ettikten sonra meşhur bazı tasavvuf erbabının eserlerinden nakillerde bulunmakta, bu nakillerde râbıtaya delil gösterilen âyet ve hadîslere işaret etmekte ve özellikle tasavvuf ehlinin konuyla alâkalı görüşlerine yer vermektedir. Hem aklen, hem kıyas yoluyla, hem de tasavvuf ehlinin icmâıyla râbıtanın sabit ve tasavvufî eğitimde tecrübe edilen en faydalı metotlardan biri olduğunu da belirtmektedir. Elimizdeki nüshada telif ve baskı tarihi 1957 olarak verilmekte, ancak yer belirtilmemektedir.

Kitâbu't-Te'lîf fit-Te'lîf
Hicrî 1376 tarihinde yazıldığı belirtilen 26 sayfalık bu risale Şeyh Seyda'nın içinde yaşadığı topluma nasihatlerini ihtiva etmektedir. Birlik ve beraberliği bozulan, bu yüzden de güç kaybedip düşmanlarının oyuncağı haline gelen İslâm âleminin kanayan yaralarına hâzık bir hekim edasıyla neşter vuran Şeyh Seyda'nın bu eserinden birkaç nasihatini zikretmek istiyoruz. Risalenin adının, "ayrılan ve birbirine düşman kamplara bölünen toplum katmanlarının kalblerini telif etmek ve kalb vahdetini sağlamak" mânâsına gelmesi zaten konuyu iki kelimeyle özetler mahiyettedir. Şeyh Seyda şöyle diyor:

"Başta nefsimiz olmak üzere, bütün dostlarımıza takvayı tavsiye ediyoruz. Zîrâ takva, meselenin belkemiği ve her hayrın çıkış noktası olduğu gibi, Allah'ın nazarında yegâne değer ölçüsü ve üstünlük mikyasıdır da. Soy sopa gelince, Peygamber bile en yakın akrabalarına; 'Başınızın çaresine bakın, Allah'a karşı size bir faydam olmaz.' dememiş miydi? Takvanın dört esası vardır: Allah'ın koyduğu sınırları çiğnememek, var olan bütün gayretini sarf etmek, gereken her konuda vefalı olmak, mevcuda kanaat getirmek."

"Dostlarımıza birlik ve beraberlik içinde olmayı, güzel geçinmeyi ve İslâm'ın gereklerinden ayrılmamayı tavsiye ederiz. Zîrâ ancak Allah dilerse birlik ve beraberlik sağlanabilir. Hatırlayın Hz. Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) bi'setinden önce Arap kabilelerinin içinde bulunduğu durumu… Şayet Allah dilemeseydi, birbirlerinin kanlarını içen o kabilelerin barış içinde yaşamaları mümkün müydü? Allah'ın kopmaz ipine sarıldılar ve kardeş oldular. Bugün de durum aynıdır. Allah dilemese, yani hür iradenizle onun ipine sarılmazsanız başka bir yolla kardeşliği sağlayamazsınız."

"Kabalık ve şiddetten uzak, yumuşak ve tatlı üslûp, gerçekleri anlatmanın ve kabul ettirmenin en güzel yoludur. Siz de bu yoldan gidin ve davranışlarınızı bunun üzerine bina edin."

et-Tasavvuf
Seyda'nın en hacimli çalışması olan bu eserin asıl adı 'Mâ Yetealleku Bi't-Tasavvufi Mine'l- Fetâvâ el-Halîliyye'dir. Adından da anlaşıldığı gibi eser, Kudüs müftüsü ve dönemin Şeyhülislâm'ı olan Şeyh Muhammed el-Halil'in (H. 1147) el-Fetâvâ el-Halîliyye adlı hacimli eserinde bulunan tasavvufla ilgili fetvaların bir araya getirilmesinden ibarettir. Kitaba ulaşmanın kolay olmadığı bir dönemde hacimli bir eserden ilgili konuyu bulmanın zorluğu da eklenince böyle bir çalışma takdire şayan bir hizmettir.

Tenbîhü'l-Müsterşidîn
Bu eserin tam adı şu şekildedir: Tenbîhü'l-Müsterşidîn ale'l-Menâfii ve'l-Mehâliki ala Beytin min Elfiyeti İbn Malik. Adından da anlaşılacağı gibi çalışma, meşhur dilbilimci İbn Malik'in4 (672/1274) gramer kaidelerini veciz bir şekilde işlediği Elfiyye adlı manzum eserinin bir beytinin (وَاِنْ عَلىَ ضَمِيرِ رَفْعٍ مُتَّصِلْ عَطَفْتَ فَافْصِلْ بِالضَّمِيرِ الْمُنْفَصِلْ) tasavvufî yorumudur. Toplam on sekiz sayfa olan eser belki de sahasının tek örneğidir. Bilindiği gibi tasavvuf ehli birçok âyet ve hadîsten tasavvufî mânâ ve işaretler çıkarmışlar; bazen aşırı zorlamalara gittikleri için tenkit de edilmişlerdir. Şeyh Seyda ise bir nahiv kaidesini ele alan beyitten sayfalar dolusu tasavvufî mânâ ve işaret çıkarmıştır. Şerhte başta İmam Gazali'nin İhyası olmak üzere, bazı klâsik tasavvuf eserlerinden alıntılar da yapılmaktadır. Keşke bütün Elfiyye'yi bu şekilde şerh etseydi, kim bilir ne mânâ enginliğiyle karşılaşırdık?

Manzumeleri ve Mektupları
Şeyh Seyda'nın iki şiirine ulaşabildik. Bu şiirlerin birinde, tasavvuf sistematiği içinde önemli bir yere sahip olan ve kısaca Ricâlu'l-Gayb diye isimlendirilen, başta kutup olmak üzere üçler, yediler, kırklar şeklinde sıralanan mânevî şahsiyetlerden söz edilmektedir. Diğerinde ise, başta az yeme, az uyuma ve az konuşma olmak üzere, mânevî kemalât basamaklarını aşmak için uyulacak bazı temel prensipler ele alınmaktır. İki manzumede de belâgat, dile hâkimiyet ve şiir kabiliyeti açık bir şekilde kendini göstermektir.

Diğer birçok âlim ve mürşit gibi Şeyh Seyda da halifelerine, dostlarına, uzağa giden çocuklarına mektuplar yazmış ve bu mektupların bazılarında, ya bir soru üzerine veya ihtiyaç hissettiği zaman bazı önemli meselelere temas etmiş ve cevaplar yazmıştır. Halifelerinden Mehmet Emin Er Hoca5 tarafından bir araya getirilen ve birçoğu kendisine yazılan bazı mektupları inceleme imkânını elde ettik. Bu mektuplarda başta tasavvufî konular olmak üzere değişik birçok meseleden söz edilmektedir.

Netice
Şeyh Seyda, Osmanlı Devleti'nin yıkılmaya başladığı, 1. ve 2. Cihan Harplerinin yaşandığı, bundan dolayı başta kıtlık, tefrika ve cehalet olmak üzere, ülkemizde birçok problemin olduğu bir dönemde, Güney Doğu Anadolu başta olmak üzere, ülkemizde ve bölge ülkelerinde geniş bir kitleye rehberlik etmiş, onlara kucak açmış ve mânen ayakta kalmalarına vesile olmuştur. Yetiştirdiği halife ve talebeler ile yazdığı eserlerle de kendinden sonra uzun bir zaman tesiri devam edecek mânevî bir miras bırakmıştır.

*Y. Y. Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi
ayuce@yeniumit.com.tr


Dipnotlar
1. "Tercemetu Lafzı Seydâ" başlığıyla kaleme aldığı kısa bir yazıda 'Seydâ' kelimesini bizzat kendisi açıklamakta ve özetle şöyle demektedir: "Bil ki bana 'Seydâ' diyorlar, oysa bırakın Seydâ olmak talebe bile olamam. Seydâ kelimesi şu şekilde ortaya çıkmıştır: 'Ya Seyyidî' (Ey Efendim!) hitabının ders sırasında talebeler tarafından çok sık kullanılması neticesinde önce ortasındaki yâ harflerinden birisi atılmış; ardından sonundaki mütekellim yâsı elife dönüşmüş, kendinden önceki harfin kesresi yerine fetha konmuş ve başındaki nida yâsı da atılarak en sonunda seydâ elde edilmiştir. Seydâ kelimesi ders verme seviyesinde olan müderris âlimler için kullanılmaktadır. Bu kelime eğitim-öğretim ahlakı açısından talebenin hocasına olan saygısının bir göstergesidir ve bu durum hocanın hakkıdır. Ancak bu kelime, şeyhlerimden birisinin benim ismim gibi söylemesi neticesinde bu miskinin özel ismi haline geldi. Ben de bu şeyhime hürmeten itiraz etmedim. Oysa önceden babam bana Muhammed Said adını koymuştu." Şeyh Seyda'nın Eserleri, 139.
2. 1948 yılında doğan M. Nurullah küçük yaştan itibaren, bölgenin âlimlerinden ders okudu. Özellikle genç yaşında zeka ve üstün aklı ile hocalarının dikkatini çekti. Genç yaşına rağmen, ilim ve takvası ile muhterem pederinin yerini doldurabilecek bir seviyeye geldi. Özellikle yaşadığı toplumun ve çağın problemleriyle ilgilendi. Bugünün insanının nasıl irşad edilmesi, ona doğruların hangi metotla ulaştırılması gerektiği konusunda gayret gösterdi. Birçok eser kaleme aldı. Bir mutasavvıf ve mürşit olarak tasavvufu Kur'an ve Sünnet ışığında süzgeçten geçiren eserleri büyük ilgi gördü. Mesela henüz 20 yaşında iken kaleme aldığı Esrâru't-Tasavvuf isimli eseri, geniş hacimli olmamasına rağmen, net ve öz bir tarzda tasavvuf anlayışını ortaya koyan, ifrat ve tefrit noktasındakileri insafa davet eden bir eseridir. M. Nurullah Seyda, belki en verimli çağında, 12 Mayıs 1985 tarihinde 34 yaşında iken, geride 10 binlerle ifade edilen seveni ve 11 eser bırakarak elim bir trafik kazasında Rabbine kavuştu.
3. Baştan itibaren verilen bilgiler Şeyh Seyda'nın kendi eserlerinin yanı sıra şu iki çalışmadan özetlenmiştir: Şeyh Molla Fahreddin, Zülfikâru'l-Hayderi fi Nusreti eş-Şeyh Muhammed Said Seyda el-Cezerî, 7-14; Heyet, Evliyalar Ansiklopedisi, XI, 297-303.
4. İbn Malik, Cemalüddin Muhammed b. Abdullah et-Tai, el-Elfiyye fi'n-Nahv, Mısır, 1310/1892.
5. 1914'te dünyaya gelen Mehmet Emin Er bir hatırasını şöyle anlatıyor: "Isparta'da Üstad Bediuzzaman'ı ziyaret edip döndükten sonra Şeyh Seyda'ya selâm ve tebriklerini evvela mektupla, sonra Cizre'ye gittiğimde şifahen tebliğ ettim. Cemaatten birisinin suali dolayısıyla Şeyh Seyda Üstad hakkında şunları söyledi: "Bediüzzaman'ı bu asırda Allah Teâla bize göndermiştir. Daha genç yaşlarda iken Cizre'ye gelmiş, en büyük âlim ve mürşidlerinden sayılan dayılarımız ve ağabeylerimiz onun ilmini, fazlını, büyüklüğünü kabul ve itiraf etmişlerdir. O, inancı olmayanların, Firavunların Musa'sıdır. Onun vazifesi öyledir. Bizimki de böyledir. Eğer bir mani olmasa idi ziyaretine gider, elini öper, dua talep ederdim. Kitapları hakikattirler. Bizde mevcutturlar." Necmettin Şahiner, Son Şahitler, IV, 185.