KONU DETAY

EFENDİMİZ'İ (s.a.s) Sevmek

Doç. Dr. Cüneyt Eren

Bu konunun seçiminde, son günlerde dozunu ciddi boyutlara varacak derecede artıran Kâinatın Efendisi'ni (s.a.s.) sıradan bir insanmış gibi görmeye ve göstermeye çalışan, bazen de saygı sınırlarını aşan tavır ve yaklaşımlar etkili olmuştur diyebilirim. Saygı, sevgi ile iç içe kavramlardır. Sevgi beraberinde saygıyı istilzam eder. Bu hakikati ikrar mahiyetinde Cenab-ı Hak: “De ki: Allah'ı seviyorsanız, Bana (Yani Efendimiz'e (s.a.s.) uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın.” (Âl-i İmran sûresi, 31) buyurur. Çok acı ve acıklıdır ki bu
anlayış genellikle O’nun (s.a.s.) getirmiş olduğu değerler manzumesinin temsilcileri konumundaki bazı kimseler tarafından dillendirilmektedir. Ve yine ne hazindir ki bu çevreler O’nu (s.a.s.) sıradan beşer görme ve gösterilmesini adeta vazife edinmektedirler. Oysa O’nu (s.a.s.) en yakından tanıma ve takip etme bahtiyarlığına ermiş olan kimselerin Efendimiz’in (s.a.s.) şahsiyet ve makamı hakkında bizlere naklettikleri tablo çok farklıdır.

Bu konuda o mübarek kutluların inanç ve anlayışlarının bilinmesi hayati önemi haizdir. Bu noktadan hareketle konuyu dinimizin en temel iki kaynağı Kitap, Sünnet ve ardından sahabe-i kiram hazretlerinin anlayışları perspektifiyle ele almaya çalışacağız.

Sevgi Nedir Nasıl Olmalıdır?
Sevmek sevilene karşı kalben alaka duyup muhabbet göstermek, aklen, fikren onunla olmak, sevilen için yaşamaktır. Onunla beraber olma arzusu içinde kıvranmak, onunla beraber olmak, ona benzemek, onun hoşlandıklarından hoşlanıp, sevmediklerinden kaçınmak, onun hal, ahval, tavır ve diline benzemektir.

Rivayet edilir ki: birbirlerine kırılan iki arkadaştan biri uzun bir aradan sonra diğerinin kapısını çalar. ‘Kim o?’ diye seslenir içerdeki. ‘Benim’ der kapıyı çalan. ‘Burada ikimize birlikte yer yok’ diye cevap verir öbürü. Aradan uzunca bir zaman geçer. Yeni bir umutla tekrar çalar sevdiği arkadaşının kapısını. ‘Kim o?’ diye sorar yine içerdeki. ‘Sen’im!’ der bu sefer. Ve kapı sonuna kadar aralanır. Hz. Mevlana da: ‘Birisinin kalbinde taht kurmak, sevgisini kazanmak istiyorsanız, öylesine sevmelisiniz ki, benliğinizi bırakıp adeta ‘o’ olmalısınız’ diye anlatır hakiki muhabbeti. İşte sevmek ‘o’ olmaktır. Kalbi sadece ‘o’na hasretmektir.

Evet Efendimiz’i (s.a.s.) çok sevmeliyiz. Sevgimizi de O’nda fâni olarak izhar etmeliyiz. Bu mevzuda zikredeceğimiz o kadar kriter vardır ki, alt alta sıralanacak olsa herhalde bir makale sınırını çoktan aşacaktır.


O’nu Sevmemizi Allah Talep Etmiştir.
Cenab-ı Hak bizatihi bu mevzuda ‘Mü’minlerin, Peygamber'i kendi nefislerinden çok sevmeleri gerekir.’ (Ahzâb sûresi, 6) buyurmaktadır. Ayette geçen emir de mutlak itaati gerektirir.

Efendimiz (s.a.s.) de konuyla ilgili olarak ayrıca şöyle buyurur:‘Sizden biriniz, beni anasından babasından, evlatlarından ve bütün insanlardan daha fazla sevmedikçe, tam anlamıyla iman etmiş olmaz.’ (Buharî, iman 8; Müslim, iman 70)
Sevmek sevilenin arzusunu yerine getirmeyi gerektirir. Sevilen/sevilecek olan Rabbimiz ise bu gerçek daha da önem arz edecektir. Yani O’nu (c.c) sevmemiz yine O’nun (c.c) emirlerini yerine getirmemizle gerçekleşecektir. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus şu ki, Rabbimiz Âl-i İmran sûresi, 31. ayette: ‘De ki: Allah'ı seviyorsanız, bana uyun ki Allah da sizi sevsin ve günahlarınızı bağışlasın. Allah, çok bağışlayıcı ve merhametlidir.’ buyurmaktadır. Yani kendisini sevmemizin şartını Efendimiz’e ittiba ile mukarin kılmaktadır. Zira netice olarak Efendimiz’e ittiba yine Rabbimize ittiba demektir.

‘O halde Allah’ı sevenler bu emr-i ilahiyi tebliğ eyleyen Resulullah’a muhalefet etmemek ve onun talimatı tebligatına tâbi olmak ve onu numune-i imtisal addeylemek lâzım gelir. Bu itaat doğrudan doğruya Allah'a itaattir. Çünkü Hz. Muhammed'in şahsı ve bedenî varlığı bakımından değil, O'nun peygamberlik görevi bakımındandır ve Allah adına vekâlet yoluyla olan bir itaattir. Yani, bana uyunuz, demek, "Allah'a ve Resûle uyunuz!" demektir. (Bkz.: Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur’ân Dili, İstanbul, 1936, 2/1076-1077 )

Efendimiz (s.a.s.) Kendisinin Sevilmesini Bizzat Talep Etmiştir
Efendimiz (s.a.s.)’i sevmek O’nun getirmiş olduğu Kur’ân’ı sevmek, değerler manzumesini sevmek demektir. Bu noktadan hareket edilecek olursa Efendimiz (s.a.s.) kendi beşerî zâtından ziyade temsil ettiği risalet vazifesiyle bütünleşmiş olan mübarek şahsiyetinin sevilmesi gerektiğini vurgulamak istemiştir.
Yukarıda da zikrettiğimiz gibi Hz. Ömer (r.a): ‘Yâ Resûlallah! Sen'i canım dışındaki her şeyden çok seviyorum!..’ der. Efendimiz (s.a.s.) Hz. Ömer (r.a)’ın elini tutar ve: ‘Beni canından çok sevmedikçe olmaz, Yâ Ömer!’ buyurur. O da hemen: ‘Canımdan da çok seviyorum Yâ Resûlallah!’ der. Bunun üzerine Efendimiz (s.a.s.): ‘Şimdi oldu.’ buyurur.

Efendimiz (s.a.s.) Mekke’den Medine’ye hicret etmiş Muhacirlere kucak açan Ensarı sevmenin iman alameti olduğunu ifade eder. ‘Ensârı sevmek, iman alâmetidir. Münafıklığın alâmeti ise, Ensâra kin ve düşmanlık duymaktır.’
(Buharî, Menâkıbu'l-Ensâr, 4) Buradan Efendimiz (s.a.s.)’i sevmenin evveliyatla imanın gereği olduğunu istinbat edebiliriz.

İnsan Olmak Efendimiz’i (s.a.s.) Sevmemizi Gerektirir
Her şeyden önce kâinatta yaratılmış bir varlık olmak Efendimiz (s.a.s.)’e borçlu olmayı gerekli kılar. Zira kâinat, O (s.a.s.)’nun yüzü hürmetine halk edilmiştir. O (s.a.s.) olmasaydı kâinat olmayacak, insanlık varlık alemine teşrif etmeyecek, mahz-ı şer olan yoklukta kalacaktı.

Ayrıca onun dünyaya teşrif etmesi ile kâinatta var olan canlı-cansız her mahluk nasibini almıştır. Öncelikle vahye muhatap olan ins ve cin O’nun ebediyetlere daveti ile dünya ve ahiret saadetine nail olmuşlardır. Zira Efendimiz (s.a.s.) âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir. Allahu Teâla şöyle buyuruyor: ‘Doğrusu bu Kur'ân'da, kulluk eden kimselere bildiri vardır. Biz seni ancak âlemlere rahmet olarak gönderdik.’ (Enbiya sûresi, 106-107). Diğer açıdan Efendimiz (s.a.s.) getirmiş olduğu değerler manzumesi ile bizlere insanlığımızı öğretmiştir. Tebessümün dahi ibadet olduğunu biz O (s.a.s.)’nun hedy ve siretinden öğrenmiş bulunuyoruz.

İman Nimeti Efendimiz (s.a.s.)’i Sevmemizi Gerektirir.
İman, iki cihan saadetinin olmazsa olmaz anahtarıdır. Allahu Teâla Hucurat sûresi, 7. ayette şöyle buyuruyor: ‘Ama Allah size imanı sevdirdi ve onu kalblerinizde güzelleştirdi.’ Bu durumda kalblerimizde sevdirilen iman ile bu imanın en güzel temsilcisi Efendimiz (s.a.s.) tabiatıyla sevilecektir. Diğer bir tabirle O (s.a.s.)’nu sevmek fıtratımıza derc edilen iman sevgisi gereğidir.

Bir hadislerinde Efendimiz Hz. Ali (r.a)’ye: "Allâh'a yemin ederim ki Cenâb-ı Hakk'ın senin vâsıtanla bir tek kişiyi hidâyete kavuşturması, (en kıymetli dünya nimeti sayılan) kırmızı develere sâhip olmandan daha hayırlıdır.” (Buhârî, Ashâbu'n-Nebî 9). buyurur. O halde Efendimiz (s.a.s.)’i bizlere iman nimetiyle tanışmamıza vesile olduğu için en azından minnet borcumuz gereği sevmeliyiz.

‘İşte, O Zât'ın telkin ettiği iman nazarıyla kâinata bakılmadığı takdirde, kâinat böyle korkunç, zulümatlı bir şekilde görünecekti. Fakat o mürşid-i kâmilin gözüyle ve iman gözlüğüyle bakılırsa; her taraf nurlu, ziyadar, canlı, hayatlı, sevimli, sevgili bir vaziyette arz-ı didar edecektir.’ (Bediüzzaman, Mesnevi, s. 22)
Efendimiz (s.a.s.) Kemale Ermenin Vesilesidir
Efendimiz (s.a.s.) getirmiş olduğu değerler manzumesi ile en eşref varlık olarak yaratılmış olan insanın bünyesinde var olan tılsımı idrak etmesi ve neticesinde evc-i kemâlini bulmasına vesiledir. ‘Kâinatın kemalâtını keşfeden canlı bir güneştir. Saadet-i ebediyeyi ihbar ve tebşir ediyor. Nihayetsiz rahmeti keşfetmiş, ilân ediyor. Saltanat-ı rubûbiyetin mehasininin dellâlı ve esma-i İlahiyenin gizli definelerinin keşşafıdır.’ (Bediüzzaman, Mesnevi, s. 22)

O öyle bir ışıktır ki O’nunla zulümât dağılmış, O’nun rehberliği ile medeniyetler meydana gelmiştir. ‘Öyle ise, O’ndan sonra gelen asırların o Zâttan aldıkları feyizlere dikkat etmek üzere geri dönelim. Bak arkadaş! Bütün bu asırlar, o Asr-ı Saadet'in güneşinden Ebu Hanife, Şafiî, Ebu Yezid, Cüneyd-i Bağdadî, Abdülkadir-i Geylanî, İmam Gazalî, Muhyiddin-i Arabî, Ebu Hasen-i Şazelî, Şah-ı Nakşibend, İmam Rabbanî (Radıyallahü anhüm ecmaîn) gibi binlerle nuranî ziyadar yıldızlar ayrılıp, âlem-i beşeri tenvir etmişlerdir.’ (Bediüzzaman, Mesnevi, s. 26)

En Hayırlı Olan Sevilir, Sevilmelidir
Efendimiz’in isminin ‘övülen’, ‘çokça övülen’ anlamına gelen Muhammed olması dikkat çekicidir. Yeryüzünde övülmüş olmasından dolayı ‘Muhammed’ ismiyle, göklerde yeryüzünden daha fazla övülmesinden dolayı da ‘Ahmed’ ismiyle adlandırılmıştır. İbn Abbâs (r.a.)’den şöyle rivâyet ediliyor: "Peygamber (s.a.s.)’in ashabından bazı kişiler, kendisini beklemek üzere oturmuşlardı. Resûlullah (s.a.s.) çıktı onlara yaklaşınca onların konuştuklarını duydu. Bazıları şöyle diyordu: 'Şaşılacak şey doğrusu Allah yaratıklarından birini dost edinmiş, İbrahim'i dost edinmiş' diğer bir kısmı ise 'Musa’nın Allah’la konuşması daha hayret verici bir şeydir. Allah onunla apaçık konuşmuştur.' Diğer bir kısmı ise 'İsa Allah’ın kelimesi ve ruhudur.' Diğer bir kısmı da 'Adem, babasız şekilde yaratılmış, seçkin insandır.' dediler.” Resûlullah (s.a.s.) onların yanına geldi selam verip şöyle buyurdu:

"Konuşmalarınızı ve hayret ettiğiniz şeyleri dinledim. İbrahim, Allah’ın dostudur ve bu bir gerçektir. Musa da Allah’ın konuştuğu seçkin bir kimsedir, bu da doğrudur. İsa da Allah’ın ruhu ve kelimesidir. Bu da bir gerçektir. Âdem’i Allah seçmiştir. Bu da bir gerçektir. Dikkat ediniz Allah’ın sevgilisi benim, övünme yok. Kıyamet günü hamd sancağını taşıyacak olan benim, övünmek yok… Kıyamet gününde ilk şefaat edecek olan benim şefaati kabul edilecek olan da benim. Fakat övünme yok… Cennetin kapılarının halkalarını ilk hareket ettirecek olan benim. Allah bana Cennet kapısını açacak beraberimde olan mü’minleri ve fakirleri Cennete sokacaktır, fakat övünme yok… Ben geçmişlerin ve geçeceklerin en değerlisiyim, fakat bunları övünmek için söylemiyorum...” (Dârimî, Mukaddime 27)
Efendimiz (s.a.s.) peygamberlerin de en hayırlısıdır.

Übey b. Ka’b (r.a.)’den rivâyete göre, Resûlullah (s.a.s.) şöyle buyurdu: ‘Peygamberler içinde benim örneğim bir ev inşa edip, onu en iyi şekilde yapıp bir tuğla yeri eksik

bırakan kimsenin durumu gibidir. İnsanlar bu binanın çevresinde dolaşırlar ve ona hayran olurlar ve o tuğlanın yeri de yapılmış olsaydı derler. İşte Peygamberler içinde benim yerim o (altın) tuğlanın yeri gibidir.’ (Tirmizî, Edeb 77)

En Büyük Terbiyeci Sevilir
Efendimiz (s.a.s.) Cahiliye dönemi âdet ve alışkanlıkları ile insanlık onurunu ayaklar altına almış bir hayat içindeki bir toplumdan yeryüzünün gelmiş geçmiş en hayırlı insanlarının çıkmasına vesile olmuş üstâd-ı ekberdir.

‘Arkadaş! O Zâtı harekete getirip o inkılabları kendisine yaptıran ancak bir kuvve-i kudsiyedir. Evet bilhassa Ceziretü’l-Arab'da yaptığı inkılab ve icraata bak!.. O sahralarda, o çöllerde, âdetlerini muhafazada çok mutaassıb ve asabiyetlerinde fevkalâde inatçı ve kasavet-i kalb ve merhametsizlikte emsalsiz ve hattâ diri diri kızlarını toprağa gömüp öldürürlerken müteessir bile olmayan pek çok vahşi kavimler oturmakta idiler. O zât-ı nuranî kısa bir zamanda o kavimlerin ahlâk-ı seyyielerini kaldırarak ahlâk-ı hasene ile tebdil ettirdi. Hattâ o zât-ı mürşidin (s.a.s.) telkin ettiği iman nuru sayesinde, o vahşi insanlar, insan âleminde insanlara muallim oldular. Ve medeniyet dünyasında, medenîlere üstad oldular.’ (Bediüzzaman, Mesnevi, s. 23)

‘Bilirsin ki, sigara gibi küçük bir âdeti, bir şeyi tiryakisinden ref' etmek pek zahmettir. Hattâ büyük bir hâkim, büyük bir azim ile küçük bir kavimde itiyat edilen bir hasleti kaldırmakta büyük müşkilâta rast gelir. Hâlbuki bu Zât-ı nuranî, pek çok âdetleri, pek çok asabî, inatçı kavimlerden, cüz'î bir kuvvetle, kısa bir zamanda kaldırarak, yerlerini yüksek, nezih ahlâk ve âdetler ile doldurmuştur. Evet Hazreti Ömer İbnül Hattab (r.a)’ın İslâmiyetten evvel ve sonraki halleri bu mes'eleye güzel bir misaldir. Bunun gibi icraat-ı esasiyesinden binlerce hârikalar vardır. O Zâtın o zamandaki icraatına hârika diyoruz. Acaba bu zamanın yüzlerce feylesofları, o zamanda o vahşet-âbâd cezireye gidip, pek uzun zamanlarda o vahşileri ıslah için çalışsalar, o Zât-ı mürşidin bir senede muvaffak olduğu kadar, onlar elli senede muvaffak olabilirler mi? Hâşâ!’ (Bediüzzaman, Mesnevi, s. 23)

Sahabe-i Kiram’ın Efendimiz (s.a.s.)’e Muhabbet ve Sadakati
Yukarıda da belirttiğimiz üzere Efendimiz (s.a.s.)’i en yakından tanımış olan, her hareketini takip ve tespit eden sahabe-i kiramın bu mevzudaki yaklaşımları bizim için en önemli hüccet olmalıdır. Efendimiz (s.a.s.)’e ‘Canımız sana feda olsun Ya Resûlallah’ ‘Anam babam sana feda olsun ya Resûlallah’ ‘Dahîlek ya Resûlallah’ gibi ifadeleri bu mevzudaki hassasiyetlerine en güzel örnek olsa gerekir.
Sahabe-i kiram (radıyallahu anhül) bizlere de bu mevzuda rehber olmuşlardır. O konuşunca rüzgar bile susuyordu. Bedir’de ‘Ey Ashab Hazır mısınız?’ diyen Efendimiz(s.a.s.)’e Sa’d b. Muaz ayakta söyle cevap veriyor: ‘Ya Resulallah seni hak dinle gönderen Allah’a hamd olsun ki, sen bize denizi gösterip dalarsan biz de seninle birlikte dalarız, Allah’ın bereketiyle yürüt bizi.’

Hz. Ömer b. Hattâb (r.a.) şöyle der: “Ebû Bekir, efendimiz ve bizim en hayırlımızdır. Resûlullah (s.a.s.)’e de en sevgili olanımızdır.” (Buhârî, Menakıb 17)
Sahabe-i kirâm Hazretleri Efendimiz (s.a.s.)’i o kadar sevip sayıyordu ki O (s.a.s.)’nu her davranışlarında örnek almaya çalışıyorlardı. Örneğin O (s.a.s.)’nun hayatın her safhası ile ilgili tavsiye ve değerlendirmelerine akıl sır erdiremeyen bir müşrik: ‘Görüyorum ki dostunuz (Muhammed) size her şeyi, ama her şeyi hatta helâya nasıl oturacağınızı bile öğretiyor’ der. Selman-ı Farisi (r.a.) bütün vakar ve ciddiyetiyle cevaben: ‘Evet, bize her şeyi O öğretiyor’ der ve tuvalet adâbıyla Efendimiz (s.a.s.)’den işittiği tavsiyelerini teker teker sıralar. ‘Peygamber böyle şeylerle meşgul mü olurmuş demeye getiren devrin çağdaş kafa yapısına gerçeği bütün safiyet ve açıklığı ile haykırıyordu: ‘Evet, bize her şeyi O öğretiyor’. (İlgili örnekler için bkz. Çakan İsmail Lütfi, Sünnetin Bütünlüğü, (Hz. Peygamber ve Aile hayatı Tartışmalı İlmi Toplantılar Dizisi) s. 127, İstanbul, 2006.)

Beni Mustalık kabilesinden esirler alınmıştı. Efendimiz (s.a.s.)’in, azılı düşmanı bu kabilenin reisi Haris’in kızı Hz. Cüveyriye ile onun öncülüğünde kabileleri İslam’a ısındırmayı hedefleyerek evlenmesinin ardından Ensar ve Muhacirler Efendimiz (s.a.s.)’e olan saygı ve sevgileri neticesinde O (s.a.s.)’nunla akrabalık bağı bulunan bir kabilenin insanlarının esir edilemeyeceği düşüncesiyle alınan bütün esirleri salıvermişlerdir.

Ebû Eyyûb el-Ensâri (r.a) anlatıyor: "Resulullah kendisine bir yiyecek sunulduğu zaman yiyeceği kadar yer, artanı bana gönderirdi. Bir gün, içinde sarımsak bulunan bir kap yemeği hiç el sürmeden bana iade etti. Bunun üzerine kendilerine gittim ve ‘Sarımsak yemek haram mı?’ dedim.

O (s.a.s.): ‘Hayır, haram değildir, ancak ben kokusundan dolayı hoşlanmıyorum’ buyurdu. Ebû Eyyûb el-Ensâri (r.a) de: ‘O halde, sizin hoşlanmadığınızdan ben de hoşlanmıyorum' dedi." (İlgili örnekler için bkz. Çakan, İsmail Lütfi, a.g.e., s. 121.)

Sahip Olduğu Ahlaki Değerler Sevilmesini Gerektirir
Bir insanın, bütün güzellikleri, bütün kâmil vasıfları bir arada cem etmesi mümkün değildir. Ancak bu insan Efendimiz (s.a.s.) olursa durum değişir. Peygamber Efendimiz bütün ahlakî güzellikleri zirvede temsil eden bir ahlak abidesidir. O (s.a.s.), hem imam, hem muallim, hem hatip, hem komutan, hem hâkim, hem ailesi içinde ideal eş, çocukları için ideal bir baba, hem muttakî, hem emîn, hem âdil, hem sabır kahramanı, hem hem hem, satırların almayacağı, sözcüklerin kifayet vermeyeceği hemhemler. O (s.a.s.) hiçbir zaman lanet peygamberi olmamıştır. Başta kendi kavminden olmak üzere karşılaştığı her türlü ezâ ve cefa karşısında hep sabır göstermiş, beddua etmemiştir.

Örneğin Tufeyl bin Amr, Efendimiz (s.a.s.)’e gelerek kabilesinin İslâm’a girmeyi reddettiğini iletmiş ve onlar için beddua talebinde bulunmuştu. Efendimiz (s.a.s.) ise ellerini kaldırarak: ‘Allah’ım, onlara hidayet ver, onları imana getir.’ buyurmuştur. Aynı durum Sakîf kabilesi için de mevzu bahistir. Yapılan savaşta Sakîf okçuları Müslümanlara çok zarar vermiştir. Sahabeden bir kısmı, ‘Ya Resulullah Sakîf kabilesinin okları bizi yaktı, onlara beddua et!’ deyince, Efendimiz (s.a.s.): ‘Allah’ım, Sakîf'e hidayet ver!’ buyurmuştur.

‘Bütün ahlâk-ı hamîdenin en yüksekleri o Zâtta içtima etmiş olduğuna bütün âlem şehadet ediyor. Ve keza en nezih hasletleri ve huyları ve en yüksek seciyeleri câmi' bir şahsiyet-i maneviye sahibi olduğuna icma vardır. Ve keza o zâtın en yüksek derecede bulunan zühd ve takva ve ubudiyeti şehadetleriyle mâlik olduğu kuvvet-i imaniye ile musaddaktır. Ve keza siyer-i Nebeviyenin şehadetiyle derece-i vüsûku ve kemal-i ciddiyet ve metaneti ve bütün işlerinde ve harekâtında kuvvet-i emniyeti, hakka mütemessik ve hakikate sâlik olduğunu tasdik eden kat'î delillerdir.’
(Bediüzzaman, Mesnevi, s. 21)

Efendimiz (s.a.s.) Mekke’deki hayatı boyunca yüce ahlak ve faziletlerinden dolayı ‘emîn’ olarak bilinir.
O'nun (s.a.s.) hakkında Hz. Âişe (r.a): "Ahlakı Kur'ân'dı" der. Evet, Efendimiz (s.a.s.) yaşayan Kur'ân’dı. Kur'ân'ın, canlı tatbîki idi. Kur'ân'da nâzil olan emir ve yasakların tafsilatı O (s.a.s.)'nun hayatındaki uygulaması idi. Allahu Teâla bu hakikati ifade sadedinde: "Şüphesiz sen büyük bir ahlâka sahipsin." (Kalem sûresi, 4) buyurur. Kendileri de (s.a.s.) bu hususta: ‘Rabbim bana edebi güzel bir surette ihsan etti, edeplendirdi’ buyurur. Onun edebi, ahlakî vasıfları Kur’ân-ı Kerîm’den sonra getirmiş olduğu en büyük mucize olarak kabul edilir. Zira böylesi bir terbiye ve ahlaki değerler ancak Yüce Rabbimizin terbiyesinden geçmiş olmayı istilzam eder.

Aşağıda örnek kabilinden serdedeceğimiz taşımış olduğu vasıflarının her birisi O’na sevgi ve saygıya gerektirecek birer alt başlık mahiyetindedir: O'nun (s.a.s.) hal ve davranışlarında aşırılık yoktu. Lüzumsuz söz söylemez, az ve öz konuşurdu. Konuşurken yüksek sesle konuşmaz, kimseyi incitmez, kimseye fena söz söylemezdi. Kötü konuşmazdı. Kınayan, hata arayan biri değildi. İnsanların güldükleri şeye O (s.a.s.) da gülerdi. Her sözü hikmet doluydu. Efendimiz (s.a.s.) bir şeye işaret ettiğinde elinin tamamıyla işaret eder, bir şeyi beğendiğinde de elini hareket ettirirdi. Hareketleri hep ağır başlı idi. Yumuşak huylu ve alçak gönüllü idi.

Birisiyle konuşurken ona bütün vücuduyla yönelirdi. Efendimiz (s.a.s.)’in yüzünde tebessüm eksik olmazdı. O (s.a.s.)’na bakan rahat ederdi. Herkesin gönlünü alır, herkesi hoşnut ederdi. Ashabı ile arasında duvar örmemişti. Herkese değer verirdi. Herkese alçak gönüllü davranırdı. Kimse O’nunla (s.a.s.) birlikte olmaktan rahatsız olmamıştı. Efendimiz (s.a.s.) öfkeden sakınırdı. Kızması da din ve diyanet içindi. Efendimiz (s.a.s.) hiç aceleci davranmazdı. Karşılaştığı kimseye ilk selam veren O (s.a.s.) olurdu. Çocuklara da selam verirdi. Efendimiz (s.a.s.) akraba, eş-dost canlısıydı. Üzerinde tefekkür hâkimdi. Ağır başlı, ciddi, aynı zamanda çok kolay ulaşılan biriydi. Bir yere izinsiz girmezdi. Efendimiz (s.a.s.)’ın bir diğer önemli vasfı nefsini müdafaa etmemesiydi. Münakaşaya girmez, çok konuşmaz, kendisini ve toplumu ilgilendirmeyen bir meseleye kesinlikle karışmazdı.

Bu gibi vasıflardan sadece biri bile sahibinin halk nezdinde sevilmesini ve sayılmasını gerektirirken, Efendimiz (s.a.s.) bu ve benzeri daha birçok üstün vasıflarla donanmış örnek insandır.

*Dokuz Eylül Üniv. İlahiyat Fak. Öğrt. Üyesi
[email protected]