KONU DETAY

Hayâ ve İffet Duygusu

Dr. M. Selim Arık


İffet; çirkin söz ve fiillerden uzak kalma, hayâ ve edep dairesinde bulunma, doğruluk, dürüstlük ve ahlâkî değerlere bağlılık üzere yaşama demektir.

Hayânın sözlük anlamı “utanma, çekinme”dir. Ahlâkî bir terim olarak ise hayâ “nefsin çirkin davranışlarından rahatsız olma, onları terk etme” mânâsına gelmektedir. Malikî âlimlerinden Kâdı İyâz (544/1149) hayâyı, “Kötü bir işin yapılmasından ve iyi bir işin terk edilmesinden dolayı insanın yüzünü kızartan bir sıkıntıdır.” şeklinde ifade eder. Ayrıca “kınama ve yermek” anlamındaki “âr” kelimesi de “hayâ” ile eş anlamlı olarak kullanılmaktadır. İffet ise sözlükte “temiz olmak, haramdan uzak durmak, helâl ve güzel olmayan söz ve davranışlardan sakınmak” anlamına gelmektedir. Ahlâkî bir terim olarak iffet, “yeme içme ve cinsî arzu konusunda ölçülü olmak, aşırı istekleri bastırıp nefsi, dinin ve aklın buyruğu altına sokmak suretiyle kazanılan güzel ahlâk”1 mânâsında kullanılmaktadır.

Görüldüğü gibi hayâ, insana has fıtrî bir duygudur. Bu duygu, insanı, her istediğini yapmaktan alıkoyan en önemli özelliklerden biridir. Şu hâlde insan yaratılışında var olan hayâ, İslâm dinin özü olan iman ile beslenip gelişince insanda iffet olarak, ar ve ayıplara karşı en büyük kalkan şekline dönüşmektedir. İnsandaki hayâ, iman ve iffetten ayrıldığı takdirde tek başına kötülüklere karşı direnemeyerek sarsılacak, yırtılacak, hattâ yıkılabilecektir. İslâm ahlâkçıları insanda üç temel duygunun bulunduğunu belirtirler. Bunlar; kuvve-i akliye, kuvve-i gadabiye ve kuvve-i şeheviye’dir. Kuvve-i akliye, hakikatleri görüp, fayda veya zarar getirecek şeyleri birbirinden ayırt etme melekesidir. Kuvve-i gadabiye, kin, hiddet, kızgınlık ve atılganlık gibi hislerin kaynağıdır. Kuvve-i şeheviye, arzu, iştiha ve cismanî hazların menşeidir. Bu duyguların ifrat ve tefrit mertebeleri ile bir de vasat mertebesi bulunmaktadır. Nitekim kuvve-i şeheviyenin ifrat mertebesi, hayâ hissinden tamamen sıyrılarak her türlü cürümü işlemek ki buna “fücûr” denir. Tefrit derecesi ise helâl nimetlere karşı hissiz ve hareketsiz kalma durumu ki buna da “humûd” denir. Vasat derecesi de meşru dairedeki zevk ve lezzetlere karşı istekli davranmanın yanı sıra, gayr-i meşru arzu ve iştihalara iradî olarak kapalı kalmadır ki buna da “iffet” denilmektedir. Bu açıdan iffet, iradenin gücünü kullanarak cismanî ve behimî arzuları kontrol altına almaktır. Ragıb el-İsfehanî (502/1108), Kur’ân-ı Kerîm’deki iffetli olmayı isteme anlamındaki “isti’faf” kavramını, bir çeşit alışkanlık kesbederek, kendine disiplin uygulayarak ruhunda bu erdemi geliştirmeye çalışma şeklinde açıklar.2 Dolayısıyla iffet, nefiste yerleşen ve şehvetin insanlara galebe çalmasını önleyen perdedir. O hâlde insanın aşırı zevklerden uzak durmasının iffet ve erdem sayılabilmesi için öncelikle bu tutumun bizzat kendi bilinçli tercihine dayanması ve güçlü bir iradî gayret ile gerçekleştirmesi gerekir. Psikolojik veya bedenî bir zaafiyetten, âcizlik, korkaklık ve bilgisizlikten yahut başka bir engelden dolayı zevklerini terk eden kişi hakiki anlamda iffetli ve erdemli sayılamaz.3 İnsandaki hayâ ve iffet birbirini tamamlayan iki güzel ahlâkî haslettir. Zîrâ tasavvuf literatüründe de “hayâ” ve “iffet” büyük bir ahlâkî fazilet olarak kabul edilmektedir. İlk sufîlerden Ebu Süleyman ed-Dârânî (215/830), insanların genellikle dört sebepten dolayı iyi işler yaptıklarını belirterek, bunların “havf (Allah’ın azabından korkma), reca (Allah’ın rahmetinden ümit etme), tâzim (yalnız Allah’a hürmet etme) ve hayâ (utanma)” olduğunu belirtir.

Kısacası hayâ, kötülüğü terk etme veya hayrı tercih etme, iffet ise; seçilen bu güzel ahlâkı karakter olarak ortaya koymaktır. O halde fıtrî hayâ, tıpkı insan tabiatında saklı bulunan diğer iyilik nüveleri gibi, insanı insan yapan mârifet dinamikleriyle beslendiği ve takviye edildiği ölçüde gelişir, kalbî ve ruhî hayatın bir derinliği hâline gelir. Sınırsız isteklerine set çeker ve engeller. Fakat iman ve mârifetle geliştirilmez, ihsan şuuruyla takviye edilmezse, bu duygular körelerek, insanlığın maddî ve mânevî yıkılışına sebep olur. Nitekim Lut kavmi, hayâ ve iffet duygusundan mahrum olduğundan helâk olmuştur.

Kur’ân’da Hayâ ve İffet
Kur’ân-ı Kerîm’de zikredilen “hayâ” ve “iffet” kelimelerine bakıldığında anlam olarak birbirlerini tamamlar mahiyette kullanıldıkları görülmektedir. Mesela Kasas Sûresi’nde (25. âyet), Hz. Şuayb’ın kızlarından birinin hayâ ile yürüyerek Hz. Musa ile konuşması anlatılmaktadır. Kur’ân-ı Kerîm’de, A’râf Sûresi’nin 26. âyetindeki “libasü’t-takvâ” (takva elbisesi) insanın yaratılıştan sahip olduğu, onun ruhunu bezeyip ahlâkını koruyan “hayâ” anlamında tefsir edilmektedir.

Yukarıda belirtildiği gibi hayâ, insanda fıtrî olarak bulunan bir duygudur. Dolayısıyla bu duyguya sahip olan insan, yaratılış gayesini ve yaratıcısını hiçbir zaman unutmamalıdır. Kur’ân-ı Kerîm’de iffet ile alâkalı âyetler de şöyledir: Meselâ Bakara Sûresi’nde (273. âyet) mal yardımı yapılmasına en çok layık olan yoksulların özelliklerinden bahsedilirken “iffetli davranışları sebebiyle onların zengin zannedildiği” anlatılmaktadır. Demek ki onlar fakir olmalarına rağmen iffetli ve haysiyetli olmalarından, yani kimseden bir şey istemeye tenezzül etmeyip, yoksulluğa katlanmalarından, sıkıntılara seve seve göğüs germelerinden, izzet-i nefislerini korumalarından dolayı zengin sanılmaktadır. Böylece bu insanların muhtaç olmalarına rağmen yüzsuyu dökerek dilenmedikleri belirtilmektedir.4 Peygamberimiz de yardıma en layık olan kimselerin iffetini korumaya çalışan yoksullar olduğunu bildirmiştir.5 Nur Sûresi’nde ise evlenme vakti gelmiş bekârları evlendirmeyi öğütleyen âyetin devamında (32-33. âyetler) bu durum “Evlenme imkânı bulamayanlar ise Allah’ın lütfu ile yeterli imkâna kavuşuncaya kadar iffetlerini korusunlar.” şeklinde haber verilmektedir.

Kur’ân’daki iffetle ilgili âyetlerin ikisi (Bakara 273; Nisâ 6) mal mülk, yeme içme konularında ölçülü ve kanaatkâr olmayı, diğer ikisi de (Nur 33 ve 60) beşerî arzu ve isteklerde ölçülü ve edepli davranmayı ifade etmektedir. Yine Hz. Musa’nın, Hz. Şuayb’ın (a.s) yanında ücretli olarak çalıştığı 8-10 yıl boyunca iffetini koruduğundan övgüyle bahsedilmektedir.6 Kur’ân-ı Kerîm’de Cenâb-ı Hak, kurtuluşa eren bahtiyar kişilerin, iman eden, iffetli, hayâlı olan ve edep yerlerini koruyanlar olduklarını haber vermektedir. (Bkz. Mü’minîn 23/5-7) Yine Kur’ân, iffetli yaşayan erkek ve kadınlara ayrı ayrı Allah’ın mağfiretini ve âhiretteki sürprizlerini hatırlatmaktadır. (Bkz. Ahzâb 33/35) Ayrıca Kur’ân, Hz. Yusuf ve Hz. Meryem gibi iffet âbidesi şahsiyetlerin hayâ ve edeple ilgili davranışlarını örnek olarak anlatmaktadır. Nitekim Hz. Yusuf, vezirinin hanımından gelen bir günah çağrısı karşısında “Yâ Rabbi! Zindan, bu kadınların beni davet ettikleri o işten daha iyidir.” (Yusuf 12/33) demiş, iffetine toz kondurmaktansa senelerce hapiste yatmayı göze almıştır. Hattâ kralın rüyasını yorumlaması ve hapishaneden çıkması için kendisine gönderilen elçiye “Efendine önce sor: kadınlar ellerini niye kesmişti?” (Yusuf 12/50-51) diyerek öncelikle suçsuzluğunu ve iffetinin tescilini istemiştir. Nitekim kadınlar da suçlarını itiraf edince hapishaneden çıkmıştır.

Yine Cenâb-ı Hakk’ın “İffet ve namusunu gerektiği gibi koruyan Meryem’i an. Biz ona ruhumuzdan üfledik, hem onu, hem oğlunu cümle âlem için bir ibret yaptık.” (Enbiya 21/91) diyerek anlattığı Hz. Meryem de bütün insanlık için tam bir iffet örneğidir. Hz. Meryem “Keşke bu iş başıma gelmeden öleydim, adı sanı unutulup gitmiş biri olaydım.” (Meryem 19/23) diyerek, Hz. İsa’nın babasız doğumunu diline dolayanlara karşı üzüntülerini dile getiren iffetli bir Cennet kadını olmuştur.

Sünnet’te Hayâ ve İffet Kavramları
Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Hayâ sadece iyilik getirir.”7 buyurmuştur. Sahabe-i kiram, Hz. Peygamber’e hayâ dinden midir, diye sorunca, Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) “Evet. Hattâ o dinin tamamıdır.” buyurmuşlardır. Ardından da Peygamberimiz “Hayâ, haramlardan sakınmak, diline sahip olmak ve iffetli yaşamaktır.”8 şeklinde haber vermişlerdir. Yine Peygamberimiz (sallallâhu aleyhi ve sellem) bir defasında Ensar’dan bir şahsa uğramıştı. Bu şahıs kardeşine “Niçin bu kadar utanıyorsun? Fazla utangaçlık sana zarar verir.” şeklinde öğüt veriyordu. Bunun üzerine Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) o şahsa hitaben “Onu kendi hâline bırak. Zîrâ hayâ imandandır.”9 buyurmuşlardır. Şüphesiz ki en hayâlı insan Peygamberimiz’dir (sallallahu aleyhi ve sellem). Nitekim sahabiler onun, evinde edebiyle oturan bir genç kızdan daha hayâlı olduğunu belirtmişlerdir.10 Demek ki hayâ ve mürüvvet bir insanda olması gereken en önemli özellikler arasında bulunmalıdır. Mürüvvet, “açıktan yapıldığında hayâ duyulan bir işi, gizli olarak da yapmamak”11 anlamında ahlâkî bir terimdir. Sahabîler içinde hayâsıyla şöhret bulan Hz. Osman, bir defasında Peygamberimiz’in yanına gitmişti. Hz. Peygamber (sallallahu aleyhi ve sellem), kendisini ziyarete gelen Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer’i rahat bir vaziyette karşıladığı hâlde, Hz. Osman geldiğinde hemen derlenip toplanmıştır. Bunun sebebi sorulduğunda “Meleklerin bile hayâ ettiği insandan benim hayâ etmemem doğru olmaz.”12 demiştir. Nitekim Hz. Osman cahiliye devrinde de iffet ve hayâsını korumuştur.13 Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Her dinin bir ahlâkı vardır. İslâm’ın ahlâkı da hayâdır”14 buyurmuştur.

Hayâ, Müslümanların en belirleyici ahlâkî nitelikleri ve değer ölçüleri arasında yer almalıdır. Peygamber Efendimiz, bütün peygamberlerin değişmez bir hakikat olarak bildirdiği “Eğer utanmıyorsan istediğini yapabilirsin!”15 sözünü naklederek, çarpıcı bir üslûpla İslâm ahlâkındaki hayâyı öğretmeye çalıştığı bilinmektedir. Buhari şarihi Aynî (855/1451) cevâmiü’l-kelim mahiyetinde olan bu hadisi açıklarken hadisteki “dilediğini yap!” vecizesini beş başlık altında şöyle yorumlamaktadır:

“Kendine göre iyi veya kötü kabul ettiğin bir işi, halkın ayıplamasından çekinmez ve ar duygusunu da yitirmişsen, dilediğini yap!” Buna göre hadisteki “yap” emri, tevbih (kınama) anlamını taşımaktadır.

Hadisteki “yap” emri hakiki anlamda da kullanılmış olabilir. O takdirde mânâ “Yaptığın işin doğruluğundan emin isen, bu fiilde utanılacak bir şey de yoksa (o işi) yap!” demektir.

Hadisteki emir “vaîd” (korkutmak) için olabilir: Bu takdirde mânâ “yap, cezasını görürsün” anlamına gelir ki aynı zamanda bir tehdit ve sakındırmayı ifade etmektedir. Nitekim Kur’ân-ı Kerîm’deki “Dilediğinizi yapın! Doğrusu Allah yaptıklarınızı görendir” (Fussilet 41/40) âyeti bu hususa işaret etmektedir.

Hadîs, hayânın hayırlı işlere engel olmamasına işarettir. Bu da “Edeb ve hayan hayırlı işlere mâni olmasın, dolayısıyla hayırlı işleri yap!” anlamına gelmektedir. Nitekim Hz. Âişe Validemiz “Ensar kadınları ne iyi kadınlardır! Zîrâ onların hayâ ve edepleri kendilerini dinlerini öğrenmekten alıkoymadı (bilmediklerini sordular)” (Buhari, İlim, 50) buyurmuşlardır.

Hadîs, zemdeki (kötülemede) mübalağayı göstermektedir. Şöyle ki “Senin hayâ ve edep duygunu terk etmen, bu yaptığın işten daha büyüktür (kötüdür)”16 Çünkü hayâ, Allah’ın koymuş olduğu fıtri bir duygudur.

İnsanlarda iyilik alâmetleri “ar” ve “hayâ”, kötülük alâmetleri de “arsızlık” ve “hayâsızlık” şeklinde ortaya çıkar. Demek ki, hayâdan mahrum olan insanı, artık kötülüklerden alıkoyacak, haramdan uzaklaştıracak bir engel kalmamıştır. Böyle kişiler, dilediğini yapar, istediği gibi yaşar ve sorumluluktan kaçarlar. Oysa insanın dünyada bir sorumluluğu vardır. Bu sorumluluk duygusu da hayâ ile şekillenir. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Fuhuş (kötülük) bir şeyde bulunursa mutlaka onu çirkinleştirir. Hayâ da bir şeyde bulunursa onu mutlaka güzelleştirir.”17 buyurmuşlardır.

Yukarıda belirtildiği gibi hayâ, Allah’tan ve insanlardan utanmak şeklinde olabileceği gibi, bir de insanın kendi kişiliğinden hayâ etmesi olarak da yorumlanabilir. Zîra kendi nefsine karşı hayâlı olan kişiler, başkalarına karşı da hayâlı olacaklardır. Bunun için Allah, bu duyguyu insanın fıtratına koymuştur. Nitekim İmam Gazzali, çocukta temyiz melekesinin ilk alâmetlerinden birinin hayâ duygusu olduğunu belirtmektedir.”18 Demek ki bu duygular bozulmadığı müddetçe insanlardaki ahlâkî yapı da bozulmayacaktır. Hadîsin ifadesiyle hayânın büsbütün hayır olması, başta harama kayma, haksızlık, rüşvet, kandırma ve bencillik duygularının ortadan kalkması anlamını taşımaktadır. Bunun için hayâ, sadece bir duygu değil, aynı zamanda hayata yansımalıdır. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) hayânın Allah katındaki önemini şöyle anlatmaktadır: Allah, bir insanı helâk etmek istedi mi, ondan önce hayâyı çeker alır. Hayâsı bir kere gitti mi sen ona artık herkesin nefretini kazanmış bir kimse olarak rastlarsın. Herkesin nefretini kazanmış olarak rastladığın kimseden emanet çekilip alınır. Artık o, güvenilmeyen kimse olarak bilinir.”19 Demek ki hayâ, Allah'ın razı olduğu tüm güzel vasıfların kaynağıdır.

Hayâ ve İffet Örnekleri
Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), mahşerin dehşet verici tehlikelerinden bahsederken Allah’ın arşının gölgesi altına sığınacak olan yedi grup insandan söz etmektedir. Bu gruplardan birisinin de namus ve haysiyetini muhafazada, fevkalâde hassas ve şehevanî isteklerine olabildiğince karşı kararlı bir babayiğit olduğu belirtilir. Zîrâ o, güzellik ve servet sahibi bir kadının günaha davetine “Ben Allah’tan korkarım.” çığlığıyla reddetmiş iradeli bir delikanlıdır.20 Ayrıca tefsirlerde şöyle bir hâdise nakledilir: İbadetle meşgul olan bir delikanlıya kadının biri musallat olmuş. Delikanlı kadınla birlikte bir eve girecek iken şu âyet diline dolanıyor:

إنَّ الَّذِينَ اتَّقَواْ إذاَ مَسَّهُمْ طاَئِفٌ مِنَ الشَّيْطاَنِ تَذَكَّروُا
“Kalbleri Allah’a karşı saygıyla dolu olanlar, şeytandan bir vesvese (günah) gelecek olsa hemen kendilerini toplarlar ve Allah’ı hatırlarlar.”21 Genç, bu âyet-i kerîmenin tesiriyle Allah korkusundan orada düşmüş, vefat etmiştir. Hz. Ömer (r.a.), bu olayı duyunca delikanlının babasını taziyeye ve tebrik etmeye gitmiştir.22

Yine önceki ümmetlerden, günahlardan hiç sakınmayan “Kifl” ismindeki bir şahıs, vermiş olduğu altın mukabilinde ihtiyaçlı bir kadını zinaya zorlamıştı. Kadın da Allah korkusundan ağlamaya başlayınca, o şahıs bu manzara karşısında “Sen Allah’ın huzurunda nasıl hesap vereceğini düşünüyorsun, o halde ben de senden alacağımı sildim ve seni serbest bırakıyorum, artık ben de bir daha Allah’a asi olmayacağım.” demiştir. O akşam ölünce kapısına “Allah Kifl’i affetmiştir”23 müjdesi yazılmıştır. Çünkü Kifl, bu kötülüğü bir daha yapmamaya azmetmiş ve onu Allah için terk etmiştir.

Yağmurda mağaraya sığınan ve o esnada bir kaya parçasının mağaranın ağzını kapatmasıyla çıkamayan üç kişiden birinin salih ameli ve iffet kahramanlığı da şöyle nakledilir: Bu kişi, sevdiği bir amca kızıyla nikâhsız beraber olmayı istemiş; fakat kız kabul etmemiştir. Bir kıtlık senesinde, kız eline düşmüş ve ona tekrar yüz yirmi dinar vererek beraber olmayı teklif etmiştir. Çaresiz kalan ve teklifi kabul eden kızcağız “Allah’tan kork da iffetime dokunma!” deyince, bu sözden çok etkilenen delikanlı, Allah korkusundan dolayı kızı bırakmıştır. Verdiği yiyeceği ve parayı da geri almamıştır. Allah onun bu davranışından dolayı amelini kabul etmiş ve bu ameli onun mağaradan kurtulmasına vesile olmuştur.24

Bir defasında Hz. Peygamber’e (sallallahu aleyhi ve sellem) nefsanî hislerine hâkim olamayan, bunun için zina etmek isteyen bir genç gelmiş. Peygamberimiz onu karşısına almış, “Ey delikanlı! Annenin veya kız kardeşinin zina etmesine razı olur musun?” demiş. Genç: “Hayır, Yâ Resulallah!” diye cevap vermiş. Bunun üzerine Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem), “O hâlde hiç kimse annesi veya kız kardeşiyle zina edilmesine razı olmaz. Zira senin zina etmek istediğin kadın, ya birisinin annesi veya kız kardeşi olacaktır.” buyurmuş. Genç, gösterilen bu şefkatten ve yapılan mantıklı izahtan sonra pişman ve mahcup bir vaziyette ayrılırken, Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Ey Allah’ım! Bu gencin günahını bağışla, kalbini temizle ve iffetini koru.” diyerek dua etmiştir. Bu genç, bundan sonraki hayatında harama hiç yaklaşmamış ve iffetli yaşamıştır. 25

Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Başkalarının eşlerine iffetli olun ki sizin eşlerinize de iffetli davranılsın.”26 buyurarak, iffetin toplumda ahlâk ve karakter hâline gelmesinin zaruretine işaret etmişlerdir. Şu hâlde Müslüman’ın sadece iman edip dinin emrettiği ibadetleri yerine getirmesi kâmil anlamda Müslüman olmasını ifade etmez. Zîrâ insanın iffet, hayâ, edep, zühd, kanaat gibi faziletlerle donanması ve din bakımından günah sayılan, aklıselim sahibi insanlarca da ayıp ve kötü kabul edilen tutum ve davranışlardan uzak durması gerekmektedir.Kur’ân-ı Kerîm’deki وَذَروُا ظاَهِرَ الْإِثْمِ وَباَطِنَهُ “Günahın gizlisinden de açığından da uzak durun.”27 âyeti, günahın her türlüsünden kaçınmayı dinde ve ahlâkta kemale ulaşmanın ön şartı olduğunu göstermektedir.

Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Her kim ağzına ve apış arasına hâkim olacağına dair bana söz verirse, ben de onun Cennet’e girmesine kefil olurum.”28 buyurarak, kişinin özellikle ağzından çıkan sözlerle namusunu muhafaza etmesini hatırlatmaktadır. Böylece hayânın ve iffetin İslâm ahlâkında önemli bir yeri olduğuna işaret etmişlerdir. O hâlde hayâ ve iffetin, öncelikle ruhî bir meleke hâline getirilmesi gerekmektedir. Dolayısıyla insan yeme içme ve cinsî arzularını disiplin altına alarak ruhunu bu yönde terbiye etmelidir. Bedenî hazlara ve nefsanî aşırılıklara ilgi duymaktan kurtarılmış bir ruhî yapıya “kalbin iffeti” denir. İffetli yaşamak ise eli, dili, gözü, kulağı ve genel olarak bütün bedeni haramlardan uzak tutmaktır. Ticaret ahlâkına veya meslek namusuna dikkat ederek çalışmak da iffetli olmanın bir başka yönüdür. Peygamberimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) “Yâ Rabbi! Sen’den hidayet, takva, iffet ve gönül zenginliği diliyorum.”29 şeklinde dua ederek, bizlere Allah’tan iffetli yaşamak için dua etmeyi öğretmektedir.

Sedd-i Zerâyî Yönüyle Hayâ ve İffet
Fıkıh literatüründeki “sedd-i zerâyî” kavramı İslâm hukukunun kaynakları arasında sayılmaktadır.30 “Sedd” kelimesi men etme ve engelleme anlamına gelmektedir, “zerâyî” de sebep ve yol mânâsına gelen “zerîa” kelimesinin çoğuludur. Şu hâlde usul-i fıkıh terimi olarak “sedd-i zerâyi”, fenalıklara ve günahlara götüren yolları tıkamayı, harama sebep olabilecek fiillerden kaçınmayı ifade etmektedir. Meselâ zina büyük bir günahtır. Harama bakmak ise bu günaha götüren bir sebep olduğu için o da günah sayılmış ve yasaklanmıştır. Nasıl ki duvarla çevrilmemiş koru etrafında otlatılan sürülerin koruya her an girmesi muhtemelse, haramlara götüren şüpheli şeylerin etrafında dolaşanların da günaha girmesi o derece muhtemeldir. Dinin hoş görmediği şüpheli şeylerin etrafında dolaşan insanın zamanla haramlara günahlara kayacağı hadiste bildirilerek, davarlarını koru etrafında otlatan çobanın çok sürmeden koruya dalabileceği teşbihiyle anlatılmıştır.31 Peygamberimiz “Sizden biriniz yanında mahremi bulunmayan bir kadınla baş başa kalmasın.”32 buyurarak, günümüzdeki içtimâî yaraya da işaret etmişlerdir.

Şu hâlde göz görür, kulak dinler, dil telâffuz eder, davranışlar bu kurguları tasdik eder. Oysa daha tahayyül aşamasında günahın önü kesilmeli ve sonuna ulaşmasına mâni olunmalıdır. Nitekim harama nazar önü alınmadığı takdirde harama girmeye sebeptir. İnsanın kendi el emeği ve alın teriyle kazanması, başkasının malına göz dikmemesi, daha çok kazanma hırsıyla gayr-i meşru daireye el uzatmaması ve dilencilik yapmaması da iffetin ayrı bir yönüdür. Hayâ ve iffetin yansıması, kalb, dil, göz, kulak, el, ayak gibi uzuvları günahlardan koruyup, helâl dairedeki zevk ve lezzetlerle iktifa ederek haramlardan uzaklaşmakla ortaya çıkar. Şu hâlde ahlâkî değerlere bağlı ve günahlardan uzak kalmanın en önemli vesilelerinden biri de “sedd-i zerâyî” prensibine uygun davranarak, ayakları kaydıracak tehlikeli bölgelere yaklaşmamaktır.

Sonuç
İnsandaki hayâ ve iffet duygusu yaratılış gereği olup, kaynağı da iman ve İslâm ahlâkıdır. Çünkü insandaki bu duygular, kişinin çirkin söz ve fiillerden uzak kalmasını, doğruluk, dürüstlük ve ahlâkî değerlere bağlılık üzere yaşamasını sağlamaktadır. Çekingenlik ve utanma da demek olan hayâ; sofiye ıstılahında, Allah korkusu ve Allah mehâbetiyle O’nun istemediği şeylerden çekinmek mânâsına gelir. Böyle bir hissin, insan tabiatında bulunan hayâ duygusuna dayanması, o şahsı, edep ve saygı mevzuunda daha temkinli, daha tutarlı kılar. Temelde böyle bir hissi bulunmayan veya yetiştiği çevre itibarıyla onu yitiren şahıslarda ise böyle bir hayâ duygusunu geliştirmek zor olsa gerek. Hayâyı ikiye ayırmak da mümkündür: Birincisi; Fıtrî hayâ ki, buna hayâ-i nefsî de diyebiliriz; insanı pek çok ar ve ayıp sayılan şeyleri işlemekten alıkoyar. İkincisi, imandan gelen hayâdır ve İslâm dininin önemli bir derinliğini teşkil eder. Fıtrî hayâ, İslâm dininin ruhundaki hayâ ile beslenip gelişince ar ve ayıplara karşı en büyük mânia teşekkül etmiş sayılır. İnsan bunlardan biriyle tek başına kaldığı zamanlarda ise bazı ahvâl ve şerâit altında sarsılır, devrilir, hattâ bazen bütün bütün yıkılabilir.33

*Araştırmacı-Yazar
sarik@yeniumit.com.tr


Dipnotlar
1 Bkz. Çağrıcı, Mustafa “İffet” DİA, XXI, 506.
2 Ragıb el-İsfehanî, el-Müfredât, s. 342.
3 Gazzali, İhya, III, 105.
4 Bkz. Elmalılı Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’ân Dili, II, 226.
5 Bkz. Buhari, Tefsir, 2/48.
6 İbn Mace, Ruhûn, 5.
7 Buhari, Edeb, 77.
8 Tabaranî, Mu’cemü’l-Kebir, XIX, 29.
9 Müslim, İman, 59.
10 Bkz. Buhari, Edeb, 73.
11 el-Maverdi, Edebü’d-dünya ve’d-din, s. 315.
12 Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 71.
13 Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 163.
14 İbn Mace, Zühd, 17.
15 Buhari, Edeb, 78.
16 Aynî, Umdetü’l-Kari, 16/64.
17 Tirmizi, Birr, 47.
18 Gazzali, İhya, III, 72.
19 İbn Mace, Fiten, 27.
20 Buhari, Hudud, 19.
21 A’raf 7/201.
22 İbn Kesir, Muhtasar-ı Sabuni, II, 78.
23 Tirmizi, Sıfatu’l-Kıyame, 48.
24 Bkz. Buhari, Enbiya, 52.
25 Ahmed b. Hanbel, Müsned, V, 257.
26 Suyuti, el-Fethu’l-Kebir, II, 229.
27 El-Enam 6/120.
28 Buhari, Rikak, 23.
29 Ahmed b. Hanbel, Müsned, I, 389, 439.
30 Bkz. Zekiyyüddin Şaban, İslâm Hukuk İlminin Esasları, T. D. V. Yayınları (Ter. İ. Kafi Dönmez), s. 202.
31 Buhari, Büyu, 2.
32 Buhari, Nikah, 111.
33 Bkz. Gülen, M. Fethullah, Kalbin Zümrüt Tepeleri, I, 131.