KONU DETAY

Hz. Osman (r.a.) Döneminde Kur''an-ı Kerîm'in İstinsahı, Çoğaltılıp Neşredilmesi

Doç. Dr. İdris Şengül

GİRİŞ

Kur ân-ı Kerîm, hakkında herhangi bir şüphe olmayan (Bakara/2: 2), ne önünden ne de arkasından batılın yanaşamadığı (Fussılet/41: 42), sözce ondan daha doğrusunun bulunmadığı (Nisa/4: 87, 122); Allah katından, âyetlerini düşünsünler ve akıl sahipleri öğüt alsınlar diye (Sad/38: 29) insanlığın anlayış seviyesine uygun, ancak ulûhiyete de yakışır, mu cîz bir üslûp ve ifade ile insanlığa nüzul eden, daha birçok üstün sıfatlarla nitelenmiş en son ilâhî kitaptır. O, ısrarla meydan okumasına rağmen ins ve cinnin herhangi bir şekilde benzerini getirmeye asla güç yetiremediği ve yetiremeyeceğine dair kesin sonucu peşinen açıklayan (Bakara/2: 23-24; Yunus/10: 38); üslûbunda, nazmında, ihtiva ettiği ilim ve hikmetlerinde, hidayetinin etkili oluşunda, geçmiş ve geleceğe yönelik gaybî olayların perdelerini kaldırmada varlık için mu cize olan, Allah ın kelâmıdır. Hem Kur ân-ı Kerîm hem de onun mübelliği olan ümmî peygamber Hz. Muhammed (s.a.s.), ilk günden bu yana her seviyeden herkese meydan okumuş, fakat, Kur ân ı ve O nun taşıdığı İlâhî Mesaj ı yeryüzünden silmek için 14 asırdır mücadele verenler, hiç bir zaman bu meydan okuyuşa karşı koyamamış, bunun yerine, zor olan silâhla mücadele yolunu seçerek, canlarını, mallarını riske atmışlardır. Kur ân ın bu noktadaki meydan okumasına karşı mübareze yolunu seçmeye kalkan birkaç kişi ise, ancak rezil ve alay konusu olmuştur. O nun i cazı konusunda Bakıllanî, Kurtubî, Rafiî, Abdullah Draz, Bediüzzaman, Prof. Dr. Suat Yıldırım gibi âlimler ve hocalar müstakil eserler vermiş veya eserlerinde bu mevzuya bölümler ayırmışlardır.

Evet Kur ân-ı Kerîm varlık, insan ve Allah (c.c.) gerçekleriyle tamamen uyuşan, daha doğrusu, bu gerçeklerin dili olan, son derecedeki i cazına rağmen bütün âlemleri kuşatan derinlikte zengin bir muhteva ile ulûhiyet semasından insan idrakine inen, geçmiş semavî kitapların asırlara göre değişmeyen özünü, toplumlara göre eskimeyen ruhunu da barındıran (Şuara/26: 196; A lâ/87: 18-19) en son ilâhî prensip, kanun ve değerler mecmuasıdır.

Şu da muhakkaktır ki, Yüce Allah Kur ân la, insanlık tarihinin en büyük inkılâbını gerçekleştirmiştir. Gerçekten Kur ân-ı Kerîm, ortaçağın Kureyş toplumunu şirk, zulüm, haksızlık, ahlâksızlık, sefahet ve sefaletin bunaltan ortamından çekerek, onları hakiki insanlık medeniyetinin kurucuları, üstadları ve önderleri konumuna çıkardığı gibi, tüm insan toplumlarını da bir şekilde hak-hukuk, huzur ve sükun, barış ve emniyet gibi…vb. insan fıtratıyla örtüşen, insanlığın her zaman muhtaç olduğu ve insan hayatının tamamını kuşatan, bu hayatı yalnızca dünyevî boyutuyla kuşatmakla kalmayıp, onun sonsuz âhiret boyutunu da içine alan paha biçilmez sosyal, ahlakî ve imanî değerlerle tanıştırmıştır.

Yine Kur ân, her türlü haksızlığın, maddî ve manevî kaosun, barbarlığın, insanı insanlığından utandıracak kötülüklerin işlendiği bir çizgide, cahiliye sıfatı ile özdeşleşmiş karanlık bir zaman diliminde insanlık semasında sihirli bir güneş gibi parlayıp, insanlığı saran tüm karanlıkları aydınlatan, hâkim olan olumsuz iklimi, talihsiz atmosferi dağıtan, tarihte eşi benzeri görülmemiş şekilde dikkatleri üzerine çeken, beşer hafızasında, tarih şuurunda silinmesi imkânsız, fert ve toplum temelinde olgun meyvelerini verecek iklimi hazırlayan ilâhî ışık (Nisa/4: 174; Nur/24: 35; Şura/42: 52) ve ilâhî bir ruhtur (Nahl/16: 2; Gâfir (Mü min)/40: 15; Şura/42: 52).
Öyle ilâhî bir ışık ve ruh ki, üzerinden süratle akıp giden zaman ve içindeki olayların o nuru ve ruhu eskitmeye, O nu değiştirmeye, yıpratmaya… gücü yetmemiştir ve yetmeyecektir de. Çünkü O nu Yüce Allah indirmiş ve O nu koruyacak da şüphesiz O dur (Hicr/15: 9).

Kur ân dil, üslûp, belâgat ve muhteva zenginliği itibariyle dost ve düşmanlarının ittifakıyla tartışmasız en mükemmel ve kusursuz olduğu gibi, nazil oluşundan günümüze kadar gelişi itibariyle de metni herhangi bir tahrif ve değişikliğe uğramamış, kendisine ilâve veya noksanlık ârız olmamış en son ilâhî bir kitaptır. O, Hz. Muhammed in (s.a.s.) tebliğ ettiği bir kitap olarak, rivâyet açısından tartışma kabul etmeyen tarihî bir güvenilirliğe sahiptir. Böyle bir özelliğe sahip olması, şüphesiz O nun başlangıçta bizzat Hz. Peygamber in (s.a.s.) emriyle yazıya geçirilmesi, Sahabe tarafından tamamı veya bir kısmı itibariyle ezberlenmesi, günde beş defa namaz başta olmak üzere her vesile ile okunması ve nihayet Hz. Peygamber (s.a.s.) Refîk-ı A lâ ya intikal etmeden önce de Cebrail (a.s.) ile birlikte karşılıklı okunmakla (arza-i ahîre) perçinlenmiş olmasından ileri gelmektedir (Draz, 28-30; Mehran, 1:5, 38).

el-Kur ân ve el-Kitap

Burada, Kur ân-ı Kerîm in el-Kur ân ve el-Kitâb kelimeleriyle isimlendirilmesinin kayda değer anlamları bulunduğuna dair M. Abdullah Draz ın görüşünü zikretmek yerinde olacaktır. Draz a göre el-Kur ân kelimesi Kur ân ın dillerde okunduğunu ifade ederken, el-Kitab kelimesi de, Kur ân ın kalemlerle yazıldığını ifade etmektedir. Muhakkak ki Kur ân ın bu iki isimle isimlendirilmesinde, Allah ın O nu bir şekilde değil de iki şekilde koruyacağına bir işaret vardır. Yani, Kur ân ın hem kalblerde (hafızalarda) ezberden, hem de satırlarda (yazıyla) olmak üzere her iki şekilde korunması zaruridir (Draz, Nebe , 12). Aynı şekilde, ilk olarak inen âyetlerde de (Alâk/96: 1-5), beşerî ilimlerin öğrenilip öğretilmesinde bir vasıta olan kalemin dolayısıyla yazının önemi vurgulanarak, en son ilâhî vahyin yazı ile kaydedilmesi zımnen emredilmiş olmaktadır (Hamidullah, 41; Yıldırım, 57). Böylece, farzımuhal hafızada silinecek olsa yazıdaki hatırlatır; yazıdaki silinecek olsa, hafızalardaki hatırlatır. Yine bu çerçevede olmak üzere, Sahabenin elindeki resmî mushafa uymayan hehangi bir ezberleme geçerli olmayacağı gibi, ilk gündeki şekliyle hafızların hıfzına uymayan kitabet de geçerli olamaz. Buna bir de Kur ân ı, Kur ân okuyucusundan (kâri ) bizzat dinleme veya işitme (semâ) yoluyla Kur ân ı öğrenme usûlünü ekleyecek olursak, bu koruma, birbirini destekleyip perçinleyen üçlü bir sistemi hâlinde karşımıza çıkmaktadır.

Kur ân-ı Kerîm in bu şekilde sağlam yollarla korunması, bizzat Allah Teâlâ nın Kur ân ı koruma taahhüdü ile ilgili va dinin gerçekleştirmedeki sebepler demektir. Binaenaleyh Kur ân, kendisinden önceki semavî kitapların maruz kaldığı değişme, ekleme, çıkarma gibi tahrifata maruz kalmamıştır. Çünkü Yüce Allah onları koruma konusunda herhangi bir taahhütte bulunmamış, bilâkis koruma işini insanlara bırakmıştı (Maide/5: 44). Şüphesiz bu ayrımda saklı olan sır, Kur ân ın dışında gönderilen semavî kitapların ebediyyen geçerli kalmak üzere değil de, belli zamanlarda geçerli olmak üzere gönderilmiş kitaplar olmasındandır (Draz, Nebe , 13-14).

Buraya kadar kısaca işaret edip hatırlatmaya çalıştığımız bazı noktalar Kur ân la, Kur ân tarihiyle ilgili yapılacak çalışmalarda unutulmaması gereken bir takım önemli gerçeklerdir. Bundan sonra, Hz. Osman (r.a.) Döneminde Kur ân ın İstinsahı, Çoğaltılıp Neşredilmesi konulu, bir dergi yazısı çerçevesindeki sınırlı incelememize geçebiliriz. Bununla beraber önce, Hz. Peygamber le Hz. Osman arasındaki döneme de konumuz açısından kısaca bakmakta yarar var.

Hz. Peygamber den (s.a.s.) Hz. Osman a (r.a.)

Ümmî bir peygamber olan Resûlullah (s.a.s.), yeni nazil olan Kur ân ayetlerini anında ezberlemeye, vahiyden herhangi bir şeyi unutmamaya yönelik bir gayret içindeydi. Hatta vahiy hâlinin ağır, şiddetli ve zor anlarında bile onu unutmama noktasında hırs göstererek dilini hareket ettiriyordu. Bu hâlin devam etmesi üzerine bizzat Allah Teâlâ Kur ân ı göğsünde toplayacağını (ezberleteceğini), lafzen okunuşunu, mânâsını anlamayı ve anlatmayı kendisine kolaylaştıracağını, onu unutmayacağını açıkça va d ederek (Tâhâ/20: 114; Kıyame/75: 16-18; A lâ/87: 6) Hz. Peygamber i (s.a.s.) rahatlatmıştı. Dolayısıyla Kur ân ı ilk ezberleyen ve hafızların seyyidi Hz. Peygamber olduğu gibi, şüphesiz Kur ân la ilgili her konuda da Müslümanların müracaat kaynağı da yine Peygamberimiz di. O, Allah ın emrettiği şekilde gece gündüz ibadetlerde ve her vesile ile yavaş yavaş, tertil üzere Kur ân ı okuyor (İsrâ/17: 106), ashabına da okuyup okutuyor ve öğretiyordu (Cum a/62: 2). Her sene Ramazan ayında da Hz. Resûlullah o ana kadar nâzil olan âyetleri Cebrail e (a.s.) okuyor, arzediyordu. Vefatından önceki son Ramazan ayında ise Peygamber (s.a.s.) Cebrail e (a.s.) Kur ân ı iki kere okumuş, hattâ, Arza-i Ahîre denilen bu okuma, karşılıklı olmuştu (Zerkanî, 1:234).

Muhakkak ki Sahabe-i Kirâm ın da hayatlarında önem verdikleri şeylerin başında Allah ın kitabı Kur ân gelmekteydi. Kur ân ı ezberleme, öğrenme ve anlama konusunda adeta birbirleriyle yarışıyor, ezberledikleri miktarı birbirlerine aktarıyorlardı. Evlerinde çocuklarına ve eşlerine de öğretiyorlardı. Evlenirken sahabe hanımlarından birisine kocası tarafından mehir olarak Kur ân dan bir sûreyi öğretmesi, onu son derece mutlu etmekteydi (Zerkanî, 1:234). Kur ân ı, okuma, öğrenme ve öğretme faaliyeti o kadar yoğun ve şevkli bir faaliyetti ki, gecenin zifiri karanlığında sahabenin evlerinin yanından geçen birisi arı uğultusu gibi Kur ân sesini işitirdi. Kur ân okuyuşları sebebiyle Mescid-i Nebevî den de bir uğultu duyulurdu ki, Hz. Peygamber (s.a.s.) karıştırıp yanlış okumamaları için sahabeye seslerini kısmalarını emretmişti. Resûlullah uzak yerlerde oturanlara da onlara Kur ân okutacak, Kur ân öğretecek kimseleri mutlaka gönderiyordu. Kur ân okuma, ezberleme, öğrenme ve öğretme faaliyetinin son derece yoğun olduğu Resûlullah ın hayatında şüphesiz Kur ân ın tamamını veya imkânları nisbetinde kısmen ezberleyenlerin sayısı önemli bir yekûn teşkil etmekte idi. Resûlullah ın sağlığında Kur ân ın tamamını ezberleme fırsat ve imkânını bulamayan birçok sahabi de O nun vefatından sonra ezberlerini tamamlamışlardı (Zerkanî, 1:234).

Hz. Peygamber in (s.a.s.) yaşadığı dönemde yazı yazmayı bilenlerin azlığı, özellikle yazıyı güzel yazanların daha da az oluşu ve yazı malzemelerinin bulunması noktasındaki imkânsızlıklara rağmen Hz. Peygamber (s.a.s.) ve O nun seçkin ashabı Kur ân ı ezberlemenin yanında yazı ile tesbît etmeye de son derece önem veriyorlardı. Tarihen sabittir ki, Rasûlullah (s.a.s.), kendisi ümmî olmakla birlikte gelen vahyi yazmak, ezberin yanında yazı ile de Kur ân ı kaydetmek için yazı yazmayı bilen bazı sahabileri vahiy kâtibi olarak görevlendirmişti. Yazdırdıktan sonra da muhtemel yazı ve okuyuş hatasını düzeltmek maksadıyla vahiy kâtibine, yazdırdığı âyetleri okutturuyordu. Ashab-ı Kiram, gerek bu yazılan ilk örnek nüshalardan, gerekse bizzat Hz. Peygamber in (s.a.s.) huzurunda kendileri için aynı şekilde âyetleri yazıyor ve bunları saklıyorlardı. Kısacası, Kur ân-ı Kerîm in nazil olduğu Asr-ı Saadet te Kur ân âyetlerinin yazı ile tesbit edildiğini, ezberlenip semâ yoluyla da desteklenip, yanlış okuma, yazma ve ezberlemeye meydan verilmediği konusunda elimizde sayısız sağlam deliller, rivâyetler bulunmaktadır.*

Resûlullah ın (s.a.s.) vefatından sonra halife olan Hz. Ebû Bekir (r.a.) döneminde patlak veren ridde harplerinin en şiddetlisi olan Yemâme Harbi nden sonra, Hz. Ömer in (r.a.) teklifiyle ayrı parçalar hâlinde yazıyla kaydedilmiş ve sahabenin hafızasında mevcut olan Kur ân âyetlerinin, müracaatı kolay bir mushaf hâlinde toplanması gerçekleştirilmiştir. Bu iş, günümüz ilmî araştırma metodlarından asla aşağı olmayan bir usûlle gerçekleşmiş ve insaflı müsteşriklerin hepsi Zeyd in (r.a.) bu titizliğini tasdik etmişlerdir. Sir William Muir, konuyla ilgili olarak şu itirafta bulunur: İnkâr edilemez bir gerçektir ki, dünyada bu derece aslına uygun ve dikkatle korunmuş bir metin olarak 14 asırdır kalabilen Kur ân dan başka bir kitap yoktur (Mehran, 1:31). Yine Muir, …Her asırda ve her devirde bütün İslâm mezhepleri için tek bir Kur ân dan başka bir Kur ân olmamıştır. (Draz, Kur ân ın Anlaşılması... 36-37) ifadesi vardır. Leblois ve T. Nöldeke nin de konuyla ilgili hakkı teslim eden benzer ifadeleri mevcuttur. Ancak şunu da ifade etmek gerekir ki, Hz. Ebû Bekir devrinde Zeyd b. Sâbit (r.a.) başkanlığında yazılan İmam Mushafı, farklı Arap lehçelerini konuşanlara kolaylık olsun diye müsaade edilen, yedi harf (lehçe) üzerine okumaya müsait bir şekilde yazılmıştı. Tabiatıyla bütünü değil, belli bazı kelimeler, Kur ân metninin yazı hattı aynı olmakla birlikte, farklı lehçelere göre farklı okuyuşlara açıktı. Alimlere göre ise, mütevatir kıraatin makbul olması, ancak eksiği veya fazlalığı olmadan o kıraatin (Kureyş hattına göre) yazılı Kur ân metnine muvafık olması ile mümkündür. Bu kaide, bütün kıraatler için geçerlidir (Ebû Zehra, 34).

İşte son derece sağlam bir metod ve titiz bir çalışma ile Zeyd b. Sâbit in başkanlığında Hz. Peygamber in (s.a.s.) sağlığında tesbit edilen tertib üzerine cem edilip mushaf hâline getirilen resmî İmam mushaf ı, vefatına kadar Hz. Ebû Bekir in (r.a.) yanında kalmıştır. Sonra Hz. Ömer e (r.a.) intikal etmiş, o da vefatından kısa bir süre önce bu mushafı, kızı ve aynı zamanda Hz. Peygamber in (s.a.s.) zevceleri olan Hz. Hafsa ya (r.anha) teslim etmiştir (Buhârî, fezâilu l-Kur ân 3/1; Kitâbu l-Mesâhif, s. 8; el-Burhân, 1: 234; el-İtkân, 1: 76; Menâhil, 1: 246).

HZ. OSMAN (R.A.) DÖNEMİNDE KUR ÂN-I KERÎM İN
İSTİNSAHI, ÇOĞALTILIP NEŞREDİLMESİ


Hz. Osman Zinnûreyn döneminde (24-35/644-656) İslâmî fetihler genişliyor; zenginlik, maddî refah artıyor, Müslümanlar farklı şehirlere, bölgelere dünyanın değişik ülkelerine dağılıyorlardı. Şüphesiz bu yeni ortam ve şartlarda Kur ân öğretimine ihtiyaç duyulmaktaydı. Tabiatıyla her geçen gün insanlar Hz. Peygamber (s.a.s.) dönemindeki vahiy atmosferinden uzaklaşıyordu. Bu değişen yeni coğrafyadaki farklı İslâm beldelerinde yaşayan Müslümanlar, bölgelerinde meşhur olan sahabînin kıraatiyle Kur ân ı öğrenip okuyorlardı. Meselâ, Suriyeliler Übeyy İbn Kâ b ın kıraatiyle Kur ân okuyorlar, Kûfeliler Abdullah İbn Mes ûd un, Basralılar Ebû Musa el-Eş ârî nin, bir başka bölge de Mikdat İbn Amr (Esved) in kıraatiyle okumaktaydı. Bu durum, farklı şehirlerde ve bölgelerde yaşayan Müslümanlar arasındaki Kur ân okunuşunda ihtilâfa ve münakaşalara sebep oluyordu (Zerkani, 1: 248). Çünkü yeni İslâm beldelerinde Müslüman olanlar, farklı lehçeleri konuşanlara kolaylık olması maksadıyla Allah tarafından izin verilen yedi harf (lehçe) üzerine okuma gerçeğini bilmeden önce sahabiler arasındaki bu okuyuş (kıraat) farklılıkları konusunda şüpheye düşüyorlardı. Hattâ bu dönemde yaşayanlar arasında görüşüne müracaat edip, hükmüne boyun eğecekleri Hz. Peygamber in (s.a.s) olmayışı ve O nun devrinden belli ölçülerde uzak bulunmaları, söz konusu ayrılığı şiddetlendirmiş, bu ayrılık, neredeyse Müslümanlar arasında fitneye, büyük bir kaosa dönüşecek hâle gelmiş ve bu fitne ateşi, zamanla tek bir yerde kalmamış, başka yerlere de yayılma istidadı göstermişti (Zerkani, 1: 248).

İşte, nübüvvetin ilk yıllarında, gerek Kur ân ın, farklı Arap kabilelerine mensup mü minler tarafından, onlar Kureyş lehçesine alışıncaya kadarki geçiş döneminde yedi harf (lehçe) üzerine okunmasından kayaklanan, gerekse genişleyen yeni İslâm coğrafyasındaki Arap olmayan milletlere mensup Müslümanların Kur ân ı doğru okuyuş zorluğundan ileri gelen ihtilâflar, Hz. Osman ın hilâfetinin bidayetinde iyice su yüzüne çıkmıştı. O kadar ki, Kur ân öğreticisinin biri bir zâtın, diğeri de başka bir zâtın kıraatini tâlim ediyordu. Kur ân okumayı öğrenmekte olan çocuklar biraraya gelince ihtilâfa düşüyor, bu durum hocalarına intikal ediyor ve hocalar birbirlerini suçluyorlardı.

Nihayet, Azerbaycan ve Ermenistan savaşına katılan Iraklı ve Suriyeli askerler arasında başgösteren ihtilâflar, âdeta bu konuda bardağı taşıran son damla olmuş ve Asr-ı Saadet de yazılıp, ezberlendiği tevkîfî tertibe göre Hz. Ebû Bekir (r.a.) döneminde derlenip iki kapak arasında bir kitap hâline getirilen İmam mushaf ının çoğaltılarak, okuyuş farklılıklarına son verecek şekilde, belli başlı İslâm beldelerine dağıtılması zamanı çoktan gelmişti.

Buhârî nin Enes İbn Mâlik tarîkiyle rivâyet ettiği hadîse göre, Azerbaycan ve Ermenistan savaşına katılan ordunun komutanı Huzeyfe İbn Yemân, Suriyeli ve Iraklı askerler arasındaki kıraat ihtilâfını görünce dehşete kapıldı. Savaş dönüşü evine uğramadan önce Halife Hz.Osman ın (r.a.) yanına geldi ve: Ey Emîre l-Mü minîn! Kitapları hakkında, Yahudi ve Hıristiyanların ihtilâfına benzer ihtilâfa düşmeden, bu ümmetin imdadına yetiş! dedi. Bunun üzerine Hz. Osman (r.a.) hemen Hz. Hafsa ya (a.anha), Sendeki suhufu bize gönder, ondan mushaflar çoğaltıp, sana tekrar iade ederiz. diye haber yolladı. Hz. Hafsa da yanındaki mushafı Hz. Osman a gönderdi. İstinsah ve çoğaltma işi için Zeyd İbn Sâbit (r.a.) başkanlığında Abdullah İbn Zübeyr, Said İbn el-Âs ve Abdurrahman İbn Hâris İbn Hişam ı görevlendirip, kendilerine, Şayet siz, Kur ân la ilgili bir konuda Zeyd İbn Sâbit le görüş ayrılığına düşerseniz, onu mutlaka Kureyş lisanına (lehçesine) göre yazınız. Çünkü Kur ân, Kureyş lehçesine göre nazil olmuştur. tâlimatını verdi. Bu arada Hz. Osman (r.a.) hazretleri, İbn Ebî Davud un Kitâbu l-Mesâhif inde Ebû Kılâbe tarîkiyle rivâyet ettiğine göre, Medine de bile okunuş ihtilâflarından haberdar olunca, insanlara hitab ederek, Siz, benim yanımda ihtilâfa düşüyorsunuz. Bu demektir ki, benden uzak şehirlerde bulunanların Kur ân ı okuyuş ve edâ ihtilâfı daha şiddetli olur. Ey Muhammed in (s.a.s.) ashabı! Toplanın ve insanlar için (ihtilâfları çözme noktasında) imam olacak Kur ân ı ortaya koyun. şeklinde umumi bir tâlimatta da bulunmuştu (s. 21). Onlar da bu İmam Mushafından çoğalttılar.

Hz. Osman ın görevlendirdiği heyet, onun emir ve tâlimatları doğrultusunda Kur ân nüshalarını çoğalttılar. Hz. Osman (r.a.), İmam mushaf ını Hafsa validemize geri iade etti. Çoğaltılan nüshaları değişik İslâm beldelerine gönderdi. Bunların dışında yazılmış Kur ân sahifelerinin ve özel mushafların da yakılmasını emretmişti (Buhârî, fezâilu l-Kur ân 3/2; Zerkeşî, 1: 236; Zerkanî, 1: 252-253).

Başka bir rivâyette, istinsah heyetinde adı geçen dört kişiden başka Übeyy İbn Kâ b ın da bulunduğu, sayılarının on iki olduğu ifade edilmektedir. Böyle olması da tabiîdir. Çünkü, yukarıda ifade edildiği gibi, Hz. Osman, Mescid de umumi tâlimatta bulunmuştu. Tâlimatı yerine getirmek üzere çekirdek kadro mahiyetinde bir heyet oluşturulmuş olmakla birlikte, diğerleri de, öyle anlaşılıyor ki, müteaddit nüshaları yazmak için ihtiyaç hâlinde yardım ediyorlardı (Zerkanî, 1: 250; Zincanî, 66). Bir rivâyete göre, Kur ân nüshalarını çoğaltırken Bakara sûresi 248. âyet-i kerîmesinde geçen et-Tâbût = اَلتَّابُوت kelimesinin yazılışında Ensâr dan olan Zeyd ile diğer Kureyşli üç sahabe arasında kelimenin (açık) te (ت) ile mi yoksa (güzel) he (ه) ile mi yazılması konusunda ihtilâf meydana gelmiştir. Bunun üzerine Hz. Osman a müracaat etmişler, halife Osman ın (r.a.) da, bu kelimenin Kureyş hattına göre açık te (ت) ile yazılmasını söylemesi üzerine o şekilde yazmışlardır (Ebû Zehra, 38; Mehrân, 1: 33-34).