KONU DETAY

İslam'da, Dünya - Ahiret Dengesi Açısından İnfakın Önemi

Doç. Dr. Yunus Ekin

Giriş

İnsan hayatını, dünya ve Âhiret nitelemeleriyle bir bütün olarak değerlendiren İslâm, Âhiret hayatını ihmal eden, uhrevî gerçeklere gözlerini yuman ve hayatı sadece ölüm öncesiyle sınırlayan bir hayat anlayışını kabûl etmediği gibi, dünya hayatından kopuk ve dünyanın Âhiret'le ilgili belirleyici niteliğini göz ardı eden bir ruhanîliği de insanlığa takdim etmemiştir.

İslâm'ın dünya ve Âhiret'e bakışını ve ikisi arasındaki ilişkinin anlamını özlü bir şekilde ifade eden, konuyla ilgili mutlaka kendisine atıfta bulunulması gereken dinî nasslardan birisi aşağıda arz edeceğimiz Kasas Sûresi?nin 77. âyetidir. Burada İslâm'ın hayat anlayışının, Âhiret'i aramak, dünyayı unutmamak, Allah'ın bize ihsan buyurduğu şeylerden diğer insanlara vermek ve yeryüzünde fesat (bozgunculuk) çıkarmamak şeklinde dört ilkede özetlendiği söylenebilir:

"Allah'ın sana ihsan ettiği bu servetle ebedî Âhiret yurdunu mamur etmeye gayret göster, ama dünyadan da nasibini unutma! Allah sana ihsan ettiği gibi, sen de insanlara iyilikte bulun, sakın yeryüzünde bozgunculuk arzu etme! Çünkü Allah, bozguncuları sevmez." (Kasas Sûresi, 28/77)

Yukarıda birkaç maddede ifade edilen dünya-Âhiret dengesinin gerek ferdî, gerekse içtimaî olarak pratiğe ve hayata aktarılması, bu konuyla ilgili âyetlerdeki yoğun vurguyu da doğrularcasına hayli zor bir tecrübedir. Bu, Müslümanlar kadar, diğer din mensupları için de bir mesele olagelmiştir. Yahudilikte Âhiret hayatı, Hıristiyanlık'ta ise dünya hayatı ihmal edilmiştir. Kur?ân âyetlerinden de anlaşıldığı üzere Yahudiler, Âhiret hayatından çok dünya hayatına düşkün, Âhiretten umutlarını kesmiş ve Allah'ın azabını önemsemeyen insanlar hâline gelmişlerdir (Bakara Sûresi, 2/94-95; A'râf Sûresi, 7/169; Mümtehıne Sûresi, 60/13). Ahd-i Atik'in ilk beş kitabında (Tekvin, Çıkış, Levililer, Sayılar, Tesniye) Âhiret inancının yer almaması, sürgün sonrası geç dönem peygamberlerinde cılız bir şekilde ortaya çıkması da yukarıdaki hususu desteklemektedir. (Paçacı 1994, 151 vd.) Buna mukabil, İncil'e ise genellikle uhrevîlik ve ruhanîlik sinmiş durumdadır.

Kur?ân-ı Kerim'de, genelde kâinatın, özelde ise dünyanın tasvirine bakıldığında, âyetlerin muhtevası üç ana konu etrafında özetlenebilir. Birincisi, kâinat bir yönüyle, Yüce Allah'ın Zâtına ve esmâsına işaret eden âyetler mecmuasıdır. (Yusuf Sûresi, 12/41; Fussılet Sûresi, 41/37, 53; Nur Sûresi, 24/41) İslâm, kâinattaki her nesneyi birbirinden bağımsız olarak değil, bir vahdet içinde tanımlar. Hattâ, mahiyetine yerleştiril- miş kanunlar doğrultusunda hareket ettiği ve içindeki bütün varlıklar Allah'ın emrine itaat ve O'nu tesbih ettiklerinden dolayı tüm kâinatı Allah'a teslim olmuş (Müslüman) olarak tasvir eder. İkinci olarak dünya, insanların hangisinin daha güzel ve ahlâkî amellerde bulunacağı bizzat insanlar gözünde ortaya çıkması için yaratılmış bir sınav meydanı, insanın iradesini kullanarak sorumluluk alma ve varoluş sürecidir. Başka bir deyişle, dünya insan için, imar etmesi, üzerinde medeniyetler kurması ve emr-i bi'l-maruf ve nehy-i ani'l-münker ile islah etmesi gereken bir vazife zeminidir. (Hûd Sûresi, 11/61; Mülk Sûresi, 67/2; Bakara Sûresi, 2/143 vb.) Kısaca dünya, Nebevî ifadeyle, Âhiret'in tarlasıdır (Aclunî 1997, 1/364) Dünya hayatının menfî yönü ise, nasslarda, kişiyi Allah'ı anmaktan, yaratılış gayesinden uzaklaştırıp alıkoyan bir oyun ve eğlence, aldatıcı gelip geçici fani bir metâ, insanları büyüklenmeye, dolayısıyla da asıl özüne yabancılaşmaya ve imtihanı kaybetmeye götüren bir hayat tarzı, süreci, servet ve evlâtlarla boş övünme olarak nitelenmektedir. (Muhammed Sûresi, 47/36; Hadid Sûresi, 57/20; Nisâ Sûresi, 4/36 vb.) Konuyla ilgili vurgulanması gereken bir husus şudur ki, âyetlerde, bizzat dünya nimetleri, zenginlik, evlat vb. şeylerden ziyade insanın bunlarla ilişkisi sorgulanmakta, dünya hayatı daima Âhiret hayatına göre değerlendirilmekte, kişinin dünya hayatı uğruna Âhiret'i terk edip sorumluluktan kaçması yerilmektedir. Dünya hayatının zemmedildiği yerler, aslında insanın dünyevileşmesi sebebiyledir.

Kur?ân'da bu dünyevileşme, duruma göre "yeryüzüne çakılıp kalma" olarak tasvir edilmekte, bunun arka planında ise, Âhiret'ten vazgeçip sadece dünya hayatına sarılma ufuksuzluğu ve kişilik kaybının varlığı nazara verilmektedir:

Ey iman edenler! Size ne oldu ki 'Allah yolunda seferber olunuz' emri verilince bulunduğunuz yere yığılıp, çakılıp kaldınız? Yoksa Âhiret'ten vazgeçip dünya hayatına mı razı oldunuz? Ama iyi biliniz ki dünya hayatının zevki, Âhiret hayatının yanında pek az bir şeydir. (Tevbe Sûresi, 9/38)

Bu âyet-i kerime, Tebuk Seferi için seferberlik ilan edildiğinde insanların sıcak yaz gününde, meyvelerin olgunlaştığı, insanların rehavete daldığı bir zamanda Bizans gibi bir güce karşı orduya çağrıldıklarında bazı inananların dünyanın cazibesine kapılarak işi ağırdan almaları, tembellik ve uyuşukluk göstermeleriyle ilgili nazil olsa da (Razî 1997, 16/47; Elmalılı, 4/343), Müslümanları ve İslâm medeniyetini bekleyen büyük bir tehlikeye karşı bir uyarı niteliğindedir.

Kur?ân'da dünya-Âhiret dengesinin bozulmasını, dünyaya çakılıp kalmayı çok net resmeden özlü anlatımlardan birisi, İlahî hakikatleri ve hayatın gayesini bildiği hâlde, buna göre amel etmeyen ilim ehlinin nazara verildiği şu âyet-i kerimedir:

Onlara, kendisine âyetlerimiz hakkında ilim nasip ettiğimiz kimsenin de kıssasını anlat: Evet o adam bu ilme rağmen o âyetlerimizden sıyrıldı, şeytan da onu peşine taktı, derken azgınlardan biri olup çıktı. Eğer dileseydik, onu o âyetler sayesinde yüksek bir mevkiye çıkarırdık, lâkin o yere saplandı ve hevâsının esiri oldu. Onun hâli tıpkı köpeğin durumuna benzer. Üzerine varsan da dilini sarkıtıp solur; kendi hâline bıraksan da yine dilini sarkıtıp solur. İşte bu, âyetlerimizi yalanlayanların misalidir. Bu kıssayı anlat, belki düşünüp ibret alırlar. (A'raf Sûresi, 7/175-176)

Burada karakteri sergilenen, ilim verildikten sonra dünyevileşmiş kişinin (Bel'am ibn Bâûrâ, veya Ümeyye ibn Ebî's-Salt) penceresinden, İlahî kaynaklı bilgiden uzaklaşarak, şeytanın dünyasında yeryüzü saltanatına, maddeye râm olmuş modern zihniyeti, sekülerleşmiş insan tipolojisini seyredebiliriz. (Kılıç 1991, 81) Dinden ve vahiyden sıyrılmak suretiyle insanoğlu, varlığını tehdit eden düşmanlarına karşı en temel korunağını, zırhını ve barınağını kaybetmiş ve düşmanlarının yani şeytanların arkasına takılarak dünyalık peşinde koşarken asıl özüne, kazanması gereken mahiyete yabancılaşmıştır. Artık böylesini uyarmak da, uyarmamak da birdir. O, kalbî ve vicdanî reflekslerini yitirmiş, artık inkâr onun için huy ve seciye hâlini almıştır. İhtiyaç ve zaruretten ötürü değil, nefsinin kötü huyundan ve hırsından dolayı hep çirkin işleri yapar durur. (İ. Atıyye 1984, 6/146; Tabatabaî 1995, 8/338)

Dünyâ-Âhiret dengesinin dünya lehine bozulması, ahsen-i takvim üzere yaratılan insanın esfel-i sâfilîne düşüş serüvenidir. Diğer bir deyişle, Allah'ı ve Âhireti unutarak dine karşı kayıtsızlaşma, ahlakî ve dinî değerlere yabancılaşmak, kısaca dünyevîleşmektir ki, Müslüman fert ve toplumları çok yakından ilgilendiren bir varoluş problemidir. İslâm, toplumları ve insanları çürüten, yozlaştıran ve ahlâkî açıdan ölüme sürükleyen bu probleme karşı, sadece uyarıda bulunmakla kalmamış, hadislerde geçen tabirle, "dünyanın fitnesi"nden korunma çare ve alternatiflerini de sunmuştur.

Dünyevileşme fitnesine karşı geleneksel olarak kimilerince, 'zühd, kanaat, tûl-i emeli azaltma, dua, tevekkül, hâlvet, uzlet ve ölümü hatırlama' gibi sıfat ve davranışlar koruyucu birer faktör olarak sayılagelmiştir. (Tatlı 1996, 233-236) Bu faziletlerin değeri müsellemdir. Bununla birlikte, dünyevileşmeye karşı merkezî bir konumda olduğunu düşündüğümüz önemli bir çare ve İslâmî düstur, infaktır. Nitekim, İslâm'ın dünya-Âhiret hayatına ve ikisi arasındaki ilişkiye bakışını çok kapsamlı bir şekilde ortaya koyan ve meselenin temel dinamiklerinin sayıldığı Kasas Sûresi'nin 77. âyetinde dört unsurdan birisi olarak "infak" geçmektedir. Ayrıca, âyetin nazmı içinde "fesad"ın önünde zikredilmek suretiyle, infakın yeryüzündeki fesadı engelleyici rolüne ve ihmalinin insanlığı nelere sürükleyeceğine işaret edilmektedir.

Bu çerçevede, dünya-Âhiret dengesinin sağlanmasında infakın merkezî konuma sahip olduğunu gördüğümüzden, konuyu, gerek âyet-hadîs (nasslar), gerekse geleneğin algılayışı açısından ele almaya çalışacağız.


Kur'ân'da İnfak Kavramı

İnfak, lugatta bir şeyin 'bitip tükenmesi' ve 'geçip gitmesi' mânâlarına gelen n-f-k kökünün "if'al" bâbından türetilmiş bir masdar-isimdir. (İbn Faris, 5/454-455; İbn Manzur, "nfk" md.) Bir malın, hayır işlemek suretiyle bir başkasına verilmesi veya sahibinin elinden çıkması, söz konusu malda bir azalmaya ve tükenmeye sebep olduğundan malî ibadetler, infak kelimesiyle ifade edilmiştir. Bazı âyetlerde lugat anlamını aynen koruyarak da geçmektedir. (Kehf Sûresi, 18/42; İsrâ Sûresi, 17/100) Bununla beraber, infak kelimesinin lügattaki manasıyla, şer'î (dinî) anlamı arasında fazla bir fark yoktur. (Elmalılı, 1/192) İnfak, kapsam olarak zenginleşmiş, ancak dildeki temel anlamından tecrid edilmemiştir. Dinî anlamıyla infak, genel olarak insanın dünyada kazandığı, kendisine rızık olarak verilen şeyleri, mal ve mülkünü Allah rızası için başkalarına vermek suretiyle elden çıkarmasıdır. (Kurtubî 1993, 1/74)

Elmalılı Hamdi Yazır, infakın mecaz yoluyla mal ve mülkün dışında ilim öğretme gibi manevî şeyleri de kapsadığını belirtmektedir. (a.g.e., 1/180) Nitekim Hz. Peygamber (s.a.s.), "Güzel söz sadakadır." (Buharî, "Cihad", 128; Müslim, "Zekât", 56) buyurmak suretiyle infakın sadece mal ile sınırlı olmadığını ifade etmiştir. Kur?ân-ı Kerim'de infak kelimesi, ekseriyetle malî yükümlülükleri ve ibadetleri anlatan ahlâkî bir terimdir.

Kur?ân ahlâkını ifade eden merkezî kavramlardan biri, belki de en önemlisi "birr" kavramıdır. İnfâk, bu kavramın anlam sahasının özellikle de malî yönünü ifade eden bir ta'bir olarak algılanabilir. "Birr", 'iyiliği ve hayrı geniş olmak' demektir. Rağıb el-İsfehanî, b-r-r kökünün aslında büyük ve geniş kara parçaları için kullanıldığını, zamanla genişlik anlamından dolayı, hayır ve iyilikteki fazlalığı ifade etmek için de kullanılmaya başlandığını belirtir. (el-İsfahanî 1992, 114) O hâlde "birr", çok itaatkâr ve kullukta dikkatli olmaktır ki, bu yönüyle "takva" kavramıyla da iç içedir. Her ikisinin de karşıtı fücûr terimidir. Ayrıca birr kelimesi, mücerret ve pek yüksek bir ahlâkî mertebeyi de ifade eder. Bu mertebenin ne olup ne olmadığı geçtiği âyetlerde tarif edilir. Burada, infakın birr'le ilişkisini göstermesi açısından bir iki tanesi zikredilecektir:

"Birr" (iyilik), yüzlerinizi doğuya ya da batıya doğru çevirmeniz değildir. Lâkin birr, Allah'a, Âhiret Günü'ne, meleklere, kitaplara, peygamberlere iman eden, hoşlandığı malını Allah'ı hoşnut etmek için yakınlara, yetimlere, yoksullara, yolda kalan gariplere, isteyenlere ve boyunduruk altında kalıp hürriyetine kavuşmak isteyen köle ve esirlere veren, namazı hakkıyla ifa edip zekâtı veren, sözleştiği zaman sözlerinde duran, hele hele sıkıntı ve hastalık hâllerinde, savaşın sıkıntıları sırasında sabreden kimselerin davranışlarıdır. İşte onlardır iddialarında samimi olanlar ve işte onlardır her türlü fenalıktan korunan takva sahipleri. (Bakara Sûresi, 2/177)

Bu âyette İslâm'ın başlıca esasları ve yükümlülükleri, gerek bedenî, gerekse malî olmak üzere belirtilmiştir. Zekâtın ayrıca zikredilmesi de, infakın zekâtı ihtiva etmekle beraber, ondan daha kapsamlı olduğunu göstermektedir. "Malda zekâtın dışında da hak vardır." (Tirmizî, "Zekât", 27) hadisinde belirtildiği üzere ve Kurtubî gibi bazı âlimlerin tercihine göre, gerek nafile gerekse vacip nevinden olsun, zekâttan başka da malî yükümlülükler söz konusudur. (Kurtubî 1993, 226) Mezkur âyette İslâm'ın malî yükümlülükleriyle ilgili zikredilenlere dikkat edildiğinde, bunların infak teriminin kapsamını meydana getiren unsurlar olduğu görülmektedir. Ancak infak kelimesi geçmemektedir.

Yukarıda zikredilen nafilesinden, farzına, çeşit çeşit malî yükümlülükler şu âyette sadece "infak" masdarıyla icmal edilmektedir ki, infak ile birr kavramları arasındaki ilişkiyi ve infakın özellikle malî ibadetlerde odak bir kavram olduğunu göstermesi açısından yeterlidir:

Sevdiğiniz mallarınızdan infak etmedikçe "birr" mertebesine ulaşamazsınız. Bununla beraber her ne infak ederseniz, Allah onu bilir. (Âl-i İmran Sûresi, 3/92)

İnfakın mânâ ve muhtevasıyla irtibatlı zekât terimi lügatta, artmak fazlalaşmak, arınmak, iyi olmak anlamlarına gelen z-k-v kökünden türetilmiştir. Fiil, "tef'îl" babında kulannıldığında (tezkiye) temizlemek, arıtmak, mânâlarına gelir. (Lisanü'l-Arab) Bu etimolojik yapı bile zekâta, dünyevileşmekten arınma misyonu yüklemektedir. Nitekim bu açıdan zekât, Allah'ın hakkından fakire vermek suretiyle, malın temizlenip bereketlenmesini ve kalbin mal sevgisinden arınmasını ifade eder.

İnfak kavramının Kur?ân'daki anlam çerçevesine, gerek farz, gerekse tatavvu' (nafile) olmak üzere birçok malî hayır ve harcama türü ve bunları ifade eden kelimeler dahildir. (el-İsfahanî, 819) Bazı âyetlerde infak kelimesiyle zekâtın kastedildiği belirtilmektedir (Kurtubî, 1/174; Dâmeğânî 1985, 463) "Onlar gayba inanırlar, namaz kılarlar, kendilerine verdiğimiz mallardan Allah yolunda harcarlar." (Bakara Sûresi, 2/3) İbn Abbas'a ve onun yaklaşımını esas alan bazı âlimlere göre infak masdarı, namazın ikamesiyle birlikte zikredildiği yerlerde zekât manasına gelmektedir. Fakat Mekkî bir sûrede, namazın ikamesiyle birlikte geçse de, hem nafile hem de farz olmak üzere infak çeşitlerini ihtiva eder. (Zemahşerî 1995, 2/535) "İman eden kullarıma söyle, namazlarını dosdoğru kılsınlar ve ne alışverişin, ne de dostluğun olmadığı gün gelmeden önce, gizli ve açık şekilde, kendilerine ihsan ettiğimiz rızıklardan, nimetlerden infak etsinler." (İbrahim Sûresi, 14/31) Bu sebeple İbn Abbas'ın tercihi Medenî sûreler açısından daha kuvvetli gibi görünse de, infak kavramındaki genelliği ortadan kaldırmamaktadır.

"Sadaka" kavramı da "zekât" gibi, infâkın mahiyetini ve anlam alanını tesbitte önemli unsurlardan birisidir. Sadaka, kapsam itibarıyla infakla en fazla örtüşen ve kısmen daha hususî bir yapı arzeden bir terimdir. Tıpkı infak gibi, sadaka terimi de, hem zekât, hem de nafile tasadduklar ve hayırlar için kullanılmakla beraber, genelde nafileleri gösterir. (el-İsfahanî, 480) S-d-k maddesi lugatta, herhangi bir şeyin 'kuvvetli', 'sağlam' ve 'sert' olmasını ifade eder. (İbn Faris, 3/339) Bir sözün, davranışın veya olayın s-d-k fiiliyle ifade edilmesi, bunların gücünü, sağlamlığını ve mükemmelliğini gösterir. İnfak ve zekâtın sadaka olarak isimlendirilmesi veya nitelenmesiyle ilgili olarak da şunlar düşünülebilir. Birincisi, infak ve zekâtla mal, maddî ve manevî olarak arınmakta, sıhhat kazanmakta ve sağlamlaşmaktadır. İkincisi, gerek tasadduk eden kişinin imanı sağlamlaşmakta, güçlenmekte ve olgunlaşmakta, gerekse kendisine tasaddukta bulunulan kişinin durumu iyileştirilmektedir. Yine evlenen kadına verilen mehire sadâk/sadûka isminin verilmesi konusunda da, nikâhın mehirle tamamlanması ve güçlenmesi hususu zikredilmektedir. (Razî, 3/61)

İnfakın ıstılahî bir mânâsı da, cihada hazırlık ve dinin nusreti için mal ve mülkünü sarfetmektir. (Firuzâbâdî, 5/106) İnfakta harcama yapılacak miktar ve sarfedilecek yerler, zekâtta olduğu gibi belirli ve muayyen olmayıp geneldir. Bundan dolayı pek çok âyette infak, İslâm'ın muzafferiyeti ve tebliği için yapılan harcamaları ifade eder. Bu çerçeveye, bir avuç hurma vermekten büyük ordular hazırlamaya varan yardım miktarları ve çeşitleri girmektedir. Nitekim meâlini vereceğimiz âyetlerde bu konular bütün açıklığıyla görülmektedir:

Ne oluyor size ki, Allah yolunda harcamıyorsunuz? Hâlbuki göklerin ve yerin mirası Allah'ındır. Elbette içinizden, fetihten önce harcayan ve savaşanlar, daha sonra harcayıp savaşanlara eşit değildir. Onların derecesi, sonradan infak eden ve savaşanlardan daha yüksektir. Bununla beraber Allah hepsine de en güzel olanı vadetmiştir. Allah'ın yaptıklarınızdan haberi vardır." (Hadîd Sûresi, 57/10)

Onlar Allah yolunda, az olsun çok olsun bir harcama yapmazlar ve hak yolda katettikleri bir vâdi olmaz ki Allah, işledikleri bu iyilikleri en güzel tarzda ödüllendirmek için, onların hesaplarına yazdırmış olmasın." (Tevbe Sûresi, 9/121, ayrıca bkz, 75-79)

İnfaktaki genelliği ve genişliği gösteren bir husus da mesârifindeki (verildiği yerlerdeki) genişliktir. İnfak vacib ve farz nevinden harcamaları kapsamakla beraber, Allah'a kurbiyet maksadıyla, kişinin malından nafile olarak tasaddukta bulunmasını da ifade ettiği belirtilmişti. Aynı zamanda infakın fakirlikte, zenginlikte, bollukta darlıkta, belirli bir vakitle sınırlanmayan gece ve gündüz yapılabilen harcama ve malî yardımları da kapsadığı görülmektedir (Razî, 3/366): "O takvâ sahipleri ki, bollukta da darlıkta da Allah için harcarlar; öfkelerini yutarlar ve insanları affederler. Allah da güzel davranışta bulunanları sever." (Bakara Sûresi, 2/134) "Mallarını gece ve gündüz, gizli ve açık hayra sarf edenler var ya, onların mükâfatları Allah katındadır. Onlara korku yoktur, üzüntü de çekmezler." (Bakara Sûresi, 2/274)

İnsanlara mallarından ve ellerindekilerden infak etmeleri emrinin hikmeti de konunun kapsamı adına önemlidir. Birincisi, muhtaç olana yardım ve onu kendine yeterli bir hâle getirmektir. Yani düşkünün elinden tutup kaldırmaktır. Diğeri ise, zaman, miktar ve çeşitliliğindeki genellik vasfı sebebiyle infakın, malî durumu nasıl olursa olsun, herkese iyilikte ve yardımda bulunma imkânı vermesi, takvaya ulaşmasını sağlaması yanında, onun fakirleşmesini ve iktisadî açıdan çöküşünü de önlemesidir. (Zuheylî 1991, 4/86) Diğer bir ifadeyle, zekâtla mükellef olmayanlar da, Allah rızası için vermenin maddî ve manevî gelirinden istifade ederler. İnfak vasıtasıyla, kendilerine zekât verilmeyen anne-baba ve evlât gibi yakınlara da yardım edilmiş olur. Efendimiz (s.a.s.) zamanında meydana gelen şu hâdise sebebiyle inen âyet bunu belirtmektedir: Uhud Savaşı?nda şehid olan yaşlı ve malı da çok olan Amr ibn Cemûh, daha önce bir ara Resûlullah'a gelerek mallarımızı nerelere vereceğiz, nelere harcayacağız diye sormuştu. Bunun üzerine şu âyet nazil olmuştu (Beğavî 1993, 1/245): "Sana, kimlere ve ne harcayacaklarını sorarlar. De ki: İnfak edeceğiniz mal, ana-baba, akrabalar, yetimler, yoksullar ve yolda kalmış gariplere gidecektir. Hayır olarak daha ne yaparsanız, Allah muhakkak onu bilir." (Bakara Sûresi, 2/215)

Zekât, Müslüman'ın îfa etmesi gereken bir vecibedir. İnfak ise, sadece Müslümanları ilgilendiren bir vazife değil, insan olmanın gereği bir yardımlaşmadır da. İnanmayanlar da insanlığın, içtimaî dayanışmanın ve barışın gereği olarak infakta bulunmalıdırlar. Mekkî bir sûrede, büyük ihtimalle de infak emrinin ilk geçtiği bir âyette Mekkeli müşriklere inanan veya inanmayan fakirlere ve muhtaç olanlara infak etmeleri söylendiğinde onların buna yanaşmadıkları beyan buyurulmaktadır (Taberî 1995, 23/17): "Onlara ne zaman, Allah'ın size lutfettiğinden, muhtaçlar için harcayın denilse, kafirler mü?minlere şöyle derler: Allah'ın dilediği takdirde rızıklandıracağı kimseleri biz mi doyuracağız? Siz böyle ne sapık düşünürsünüz." (Yasîn Sûresi, 36/47)

Görüldüğü üzere infakın uygulama alanı (mesârif) çok geniştir. Kendilerine tasaddukta bulunulması gerekenler arasında, ana-baba ve en yakından en uzağa akrabalar ve diğer muhtaçlar sayılmaktadır. Bunların dışındakilere de zekât ve nafile sadakalarla infakta bulunulur. (Elmalılı, 2/755) Yine bir hurma parçasından, bir güzel sözden, bir tebessümden, Tebûk Seferi?nde olduğu gibi, orduların techizi için gereken büyük mâlî yardımlara kadar, çok değişik oranlarda ve çeşitli şeylerden infak yapılabilir.

İnfakın önemini ve insanlara müsbet katkılarını görmek adına, infakın psikolojik, içtimaî ve ahlakî boyutu ve değeri üzerinde de durmak yerinde olsa gerektir.


a) İnfakın Psikolojik Faydaları

İnsanın dünyevileşmesinde mühim noktalardan birisi, dünyevî şeylerin, özellikle de servetin insan psikolojisi üzerindeki etkisi, diğer bir ifadeyle dünya metâı'nın insan aklı ve duygusuna negatif baskısıdır. Kur?ân, bu durumu "istiğna", yani kendini yeterli görme, Allah'a -hâşâ- muhtaç hissetmeme olarak tasvir eder. Bu his ve kabul, bir başkaldırıyı, tuğyanı, fesadı ve neticede inkârı sinesinde barındırır.

Negatif anlamda insan-metâ' ilişkisini ortaya koyan çok anlamlı âyetler vardır. "Hayır, insan kendisini müstağni görerek azıp haddi aştı" (Alâk Sûresi, 96/6-7) âyeti, insanın, kendini yeterli görmekle, Allah'ı ve Âhiret'i unuttuğu, neticede dünyevileşme batağına saplandığını belirtir. "Malının kendisini ebedileştirdiğini zanneder." (Hümeze Sûresi, 104/3) âyeti, mal ve mülkün insanı ebediyet vehmine sürüklediği, fakat herkes gibi onu da ölümden kurtaramaması bir yana, dünyada onu hapsettiği maddenin boğucu duvarlarının Âhiret'te de Cehennem olarak tecelli edeceği ikazında bulunur.

"Ey kavmim! Mısır'ın mülkü ve yönetimi, ayaklarımın altından akan şu nehirler, kanallar benim değil mi? Görmüyor musunuz?" (Zuhruf Sûresi, 43/51) diyen Firavun, ülkesinde zorbalık yaptı, büyüklük tasladı, halkını çeşitli fırkalara ayırdı, tanrılık iddiasında bulundu ve helâk oldu. Yine Karun, "Bu servete ilmim sayesinde kavuştum.' dedi." (Kasas Sûresi, 28/78) Allah'ın kendisine verdiğinden insanlara vermedi, sadece dünyalık peşinde koşup cimrilik yaptı. Neticede yerin dibine geçirildi.

İşte, dünya metâ'ının insan üzerindeki söz konusu menfî, boğucu baskısına karşı, insanın sinesini imana ve yüzünü uhrevî âleme yöneltici en mühim faktörlerden birisi infaktır. Kur?ân'da mü'min olmakla infak etmek arasında sıkı bir ilişki kurulur. Vermek (infak), kişiyi iman etmeye götüren önemli bir etken, yine cimrilik, inancın önündeki mühim bir engel olarak anlatılır. Riyadan uzak, insanların başına kakmaksızın, Allah rızası gözetilerek ve inanarak yapılan bir infak, imanın göstergesi olduğu gibi, onu kuvvetlendirici bir tesire de sahiptir. Ayrıca onun ahlakî kişiliği ve psikolojik yapısında da önemli etkilerde bulunur. İnfak eden bir kişinin kalbi daha duyarlı olup, müsbet tepkiler verebilme özelliğine sahiptir. (Kutup, 1/309) O, dinî öğretilere karşı daha şuurlu, inancının gereğini daha yoğun hisseden, yaşayabilen ve Âhiret'te de yaptıklarının karşılığını kat kat görecek bir insandır:

Allah'ın rızasını kazanmak ve ruhlarındaki imanı kökleştirmek için mallarını hayra sarf edenlerin durumu, bir tepede kurulmuş güzel bir bahçeye benzer ki, üzerine bol yağmur yağmış da iki kat ürün vermiştir. Bol yağmur yağmasa bile, bir çisenti düşer (de yine ürün verir). Allah, yaptıklarınızı görmektedir. (Bakara Sûresi, 2/265)

İnfak, yukarda belirtildiği gibi, kişinin inancına katkıda bulunmakla kalmamakta, inanmayanların da, İslâm'a ve İlâhî çağrıya icabet etmelerine zemin hazırlamakta, kişilerin ön yargı ve dünyevî ihtiraslardan kurtularak iman etmelerini kolaylaştırmaktadır:

Malını Allah yolunda harcayan, O'na saygı duyarak haramdan sakınan ve en güzel kelimeyi (Kelime-i Tevhid'i) tasdik eden kimseyi Biz de en kolay yola muvaffak ederiz.

Cimri davranan, bir de kendini güçlü sanıp Allah'tan müstağni gören ve en güzel kelimeyi, yalanlayanı ise en güç yola sardırırız. (Leyl Sûresi, 92/5-10)

Nitekim bu âyetlerde, "i'tâ, ittika ve tasdîk" kelimeleri sıralanmak suretiyle infakın, iyilik etmenin, zulümden ve kötülüklerden ise sakınmanın imana götürücü rolüne işaret edilirken, "buhl, istiğnâ ve tekzib" kelimeleriyle de, cimriliğin ve bencilliğin inkâra sevkedici veya zemin hazırlayıcı niteliğine dikkat çekilmektedir. Nitekim Hz. Peygamber de (s.a.s.), "Bir Müslüman'ın kalbinde cimrilik ve iman bir arada bulunmaz." (Nesaî, "Cihad," 8; Müsned, 2/256) buyurmak suretiyle, iman ile infak, inkâr ile cimrilik arasındaki ilişkiyi nazara verir.

Gerçekten, mülkünü başkalarıyla paylaşabilmek ve yardımlaşmak, kişiye kulluk şuurunda yardımcı olan bir faktördür. Zira, cimrilik ve cimriliği besleyen ve doğuran insandaki bencillik duygusu (şuhh) ve mal-mülk hırsı, ubudiyeti ve insanın ebedî kurtuluşunu baltalayan önemli etkenlerden, (Firuzâbâdî, 3/300) engebelerden ve sarp geçitlerden biridir. (Beled Sûresi, 90/11-16) Nitekim şu âyette cimrilik, takvâ, itaat ve ilahî çağrıya kulak vermek gibi erdemlerin önünde bir engel olarak takdim edilmektedir: "O hâlde, gücünüz yettiğince Allah'a isyandan kaçının. Dinleyin, itaat edin, kendi iyiliğinize olarak harcayın. Kim nefsinin cimriliğinden korunursa işte onlar, kurtuluşa erenlerdir." (Teğâbün Sûresi, 64/16)

b) İnfakın Sosyolojik Faydaları

Fertleri, manevî hasletlerini yitirmiş, cimrilik, istiğnâ ve inkâr gibi şeylerle köreltip dünyevileşmiş bir toplumda, fert-toplum, toplum-fert münasebeti ve etkileşmesi sebebiyle dünya hırsı, bencillik, israf, lüks ve servetle şımarma ön plana çıkar; özellikle bu menfî sıfatlarda öne çıkan kimseler, toplumu daha bir yozlaşmaya ve çöküşe götürür.

Allah yolunda, insanlığın yararına yapılan infakın, insan psikolojisi ve kişiliği üzerinde katkı ve etkileri olduğu gibi, toplumların varlıklarını idamede, sosyal yapılanmaları üzerinde de etkileri vardır. Sosyal dayanışma ve yardımlaşma hem içtimaî hayatın kalitesini yükseltir, hem de umumî huzura büyük ölçüde zemin hazırlar. Medeniyetlerin ve milletlerin gerek inşasında, gerekse çöküşünde verme kültürünün (infak) rolü büyüktür.

Toplumlardaki dünyevileşmeyi, dolayısıyla da yozlaşmayı ve çürümeyi hazırlayan temel faktörlerden birisi, israf ve lükstür (terf); bir mânâda, infakın doğru ve sıhhatli gerçekleşmemesidir. Bu durum, ya infakın ihmaliyle ve terkiyle, ya da onun gerektiği yere, gerektiği şekilde ve gereken niyetle verme olmaktan çıkıp, lükse, israfa ve savurganlığa dönüşmesiyle meydana gelir. Bir toplumda, infak terk edilirse o cemiyet helâk sürecine girmiş demektir. Nitekim Peygamber Efendimiz (s.a.s.), cimriliğe (şuhh) karşı inananları uyarmış ve onu toplumların helâk sebebi/sebeplerinden biri olarak nitelemiştir. (bkz. Müslim, "Birr", 56) Toplumun ekonomik gücünün belli bir kesimin tekelinde toplanması ve bunun bir yol hâline gelmesi, sosyal denge-sizlikleri, dolayısıyla da toplumun bölünüp parçalanmasını beraberinde getirir.

İnsanlık tarihinin her döneminde, Allah'ın kendilerine verdiği bol mal-mülkten dolayı şımarıp israfa ve inkâra sapanlar, diğer insanlara yardım etmeyi düşünmeyen müsrif ve mütref (lüks ve refahtan şımarmış) kişiler, içinde barındıkları medeniyetlerin çöküşünü hazırlamışlardır. (Pazarbaşı 1996, 315) Gerçekten gerek cimrilik, gerekse israf ve mütref olma, medeniyetleri içten içe çökerten, mukavemetlerini kıran ölümcül bir illettir:

Herhangi bir beldeyi helâk etmek istediğimizde, oranın lüks içinde yaşayan şımarıklarına (mütrefîn) (Şeriat-ı Tekviniyemiz çerçevesinde) emrederiz de orada onlar itaatten çıkarlar. Bu sebeple o belde hakkında cezalandırma hükmü kesinleşir. Biz de orayı yerle bir ederiz. (İsrâ Sûresi, 17/16)

Âyet-i kerimedeki emir kelimesinin anlamı ve fısk ile irtibatı şöyle açıklanmıştır: İnsanların amellerini yaratan Allah olduğu gibi, gerek ferdî gerekse içtimaî hayatlarında ne yaparlarsa neyle karşılaşacaklarını belirleyen, insan hayatı için dinî kanunların yanısıra tekvinî kanunları da koyan yine Allah'tır. Dolayısıyla, bir yerde lüks ve refah ölçüsüz arttığı, böylesi lüks ve refaha dalmış kesim topluma hakim olduğu zaman, Allah'ın koyduğu bu kanunlar çerçevesinde artık o toplum için yıkım ufukta demektir.

Erdemli bir toplumun ve medeniyetin kurulmasında infak nasıl önemli bir basamak ise, aynı şekilde muhafazasında da aynı ölçüde yapıcı katkıya sahiptir. Ebû Eyyub el-Ensârî'den rivayet edildiği üzere, Medine döneminde, Yüce Allah (c.c.), Peygamberine yardım etmiş ve İslâm da düşmanlarına galip gelmişti. Bunun üzerine Ensar, savaşlar sebebiyle bağ ve bahçelerimizle yeterince ilgilenemedik, ihmal ettik, artık mallarımızın başına dönelim, onların ıslahıyla uğraşalım demişlerdi de, bunun üzerine şu âyet-i kerime nazil olmuşdu: "Allah yolunda infak edin, infak etmeyerek kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın. Her hususta ihsan ile muamele edin, yaptığınızı güzel yapın. Allah ihsan şuuruyla hareket edenleri sever. (Bakara Sûresi, 2/195)." (Tirmizî, "Tefsîru'l-Kur?ân", 3; Ebû Davud, "Cihad", 22)

Söz konusu "tehlike" kelimesinin anlamıyla ilgili, İbn Cerir et-Taberî, tefsirinde yukarıdaki rivayeti zikrederek, şu yorumları nakletmektedir: Tehlike, (a) Allah yolunda ister nafile ister farz olan harcamanın, maddî manevî fedakarlığın ve vazifelerin, yani infakın terkedilmesidir. (b) Vermekten ve harcamaktan dolayı maddî kayba uğrama endişesidir. (c) Günahlara dalmanın neticesinde tevbe etmek yerine kişinin rahmet-i ilâhiden ümit kesmek suretiyle eski hâline devam etmesidir. "Kendi ellerinizle kendinizi tehlikeye atmayın" ifadesi, kısaca elinden gelen şeyleri yapmayan teslimiyetçi kişiler için söylenen bir darb-ı meseldir. (Taberî, 2/273-280) Yine Tebeu't-Tâbiîn'in ileri gelenlerinden Süfyan es-Sevrî'den nakledilen "Âyet savaş hakkında değil, Allah yolunda sarf ile ilgilidir." (Ateş 1998, 59) haberi de aynı hususu desteklemektedir. Buna göre, Müslümanlar Allah yolunda infâk etmemek suretiyle kendi sonlarını hazırlamakta, içtimaî çöküş ve gerilemelerine yine kendileri sebebiyet vermiş olmaktadırlar. Elmalılı Hamdi Yazır'ın da belirttiği gibi, infakın terk edilip sadece para kazanma ve istirahat etme sevdasına düşülmesi, toplumları ve medeniyetleri ayrıca esarete ve mahkûmiyete götürür. (Elmalılı, 2/39) Böylece inançlarını ve ibadetlerini özgürce yerine getiremez, ekseriyetle reaksiyoner (tepkici) ve savunmacı çözümler üretmekten kurtulamaz ve kendi düşünce dünyalarını yeniden inşa edemezler.

Yüce Allah (c.c.), insanlığın bidayetinden bu yana dinini her devirde temsil edecek insanlar yaratmış ve seçmiştir. Yeryüzünün mirasçılarının da salih kulları olduğunu beyan buyurmuştur. (Enbiyâ Sûresi, 21/105) Yeryüzünün mirasçıları olabilmeyi, onun üzerinde medeniyetler kurmayı ve en önemlisi de Allah'ın yüce dinini temsil etmeyi sağlayan şartlar vardır. Bu şartların yokluğu aksi bir durumu netice verir. İşte infak, medeniyet ve toplumların varlık şartlarından, sosyal değişimi belirleyen unsurlardan (sünnetullah) biridir. Şu âyette bu durum ifade edilmektedir: "İşte sizler Allah yolunda harcamaya davet ediliyorsunuz. İçinizden bazıları cimrilik ediyor. Her kim cimrilik ederse, ancak kendine eder. Ganî ve müstağnî Allah'tır, muhtaç olan sizlersiniz. Şayet, imandan, takvadan ve infaktan yüz çevirirseniz, Allah yerinize başka bir millet getirir de, onlar sizin gibi hayırsız, itaatsiz olmazlar." (Muhammed Sûresi, 47/38)

Yardımlaşmayı ve infakı şiar edinmiş milletlerin kurdukları medeniyetler, sahip oldukları ilmî ve iktisadî birikimlerini başkalarıyla paylaşır, onları birer tahakküm aracı hâline getirmezler. Bu açıdan İslâm medeniyeti, veren, sulhün ve adaletin teminatı bir medeniyet olmuştur.



c) İnfakın Ahlâkî Değeri

İnfakın ahlâkî değeri, Kur?ân'da sıkça vurgulanan bir husustur. Her harcama veya infak, dinî-ahlakî açıdan makbul ve tasvip edilmekte midir? Bu mesele, infakın kim tarafından, ne maksatla, hangi maldan ve ne şekilde yapıldığına dair sorulara aranacak cevaplarla tespit edilebilir.

İnfak eden kişi ve maksadı açısından bakıldığında, öncelikle infakın sırf Allah rızası için gerçekleştirilmesi gerekmektedir: "Ve derler ki, biz size sırf Allah rızası için ikram ediyoruz, yoksa sizden bir karşılık istemediğimiz gibi, bir teşekkür bile beklemiyoruz." (İnsan Sûresi, 76/9)

Kişi yaptığı hayır ve harcamaları, insanlara gösteriş veya riya için yapmamalı ve yaptığı iyiliği de başa kakmamalı, muhtaçların üzerinde manevî nüfuz ve baskı aracı olarak kullanmamalıdır:

"Ey iman edenler! Sadaka verdiğiniz kimselere minnet etmek, incitmek suretiyle o sadakalarınızı boşa çıkarmayın. Allah'a da Âhiret'e de inanmadığı hâlde sırf insanlara gösteriş yapmak için malını harcayan kişinin durumuna düşmeyin. Onun durumu, üzerinde toprak bulunan kaypak bir kayaya benzer ki, şiddetli bir yağmur olur olmaz toprağı kayıverir, cascavlak kalır." (Bakara Sûresi, 2/264)

İnfakın, "birr" olabilmesinde veya ahlakî değerinin tesbitinde diğer bir nokta infak edilen şeylerin cins bakımından temiz, iyi ve kaliteli olmasıdır. Zira insanların, kendi nefisleri için tercih etmeyecekleri değersiz ve bayağı şeyleri Allah için tasadduk etmemeleri gerekir. Bu, ihsan ve infakın olmazsa olmaz vasfıdır:

"Ey İman edenler! Kazandığınız şeylerin ve yerden sizin faydanız için bitirdiğimiz ürünlerin temiz ve güzel olanlarından Allah yolunda harcayın. Siz göz yummadan, içinize yatmaksızın almayacağınız bayağı şeyleri vermeye kalkmayın. İyi bilin ki Allah, her şeyden müstağnidir, asıl hamde lâyık olan O'dur." (Bakara Sûresi, 2/267)

Konunun ahlakî çerçevesini oluşturan bir başka ilke ise, yapılan harcamanın israfa dönüşmemesidir. Zira infak bir harcama olmakla beraber, asla bir savurganlık, hesabını bilmeme ve israf değildir: "İmkânı geniş olan imkânına göre nafakayı bol versin. Nasibi sınırlı olan ise Allah'ın kendisine bahşettiği imkân ölçüsünde nafakada bulunsun. Allah, herkesi sadece verdiği imkân ölçüsünde sorumlu tutar. Allah, sıkıntının ardından kolaylık ihsan eder." (Talâk Sûresi, 65/7) Bir başka âyette de aynı prensip şöyle ifade edilmektedir: "Rahmanın kulları, harcamalarında ne israf eder, ne de eli sıkı davranırlar; bu ikisi arasında bir denge tuttururlar." (Furkan Sûresi, 67/25) Yine Kur?ân'a göre, yapılan harcamaların ahlâkiliği hususunda genel bir değer ölçüsü de, insanların inanç ve ibadet hürriyetlerini kısıtlama ve ortadan kaldırma maksadı gütmemektir. İnsanlığın aleyhine yapılan harcamalar ahlâkî açıdan değersiz ve makbul infakın dışındadır. İnsanlığın Yüce Allah'tan uzaklaştırılması ve maddî-manevî sömürülmesi adına yapılacak harcamalar, uzun vadede toplumları köleleştiren yardımlar (!), Kur?ân'da yasaklanmakta ve ahlâkî değeri olmadığı vurgulanmaktadır:

Kâfirler, insanları Allah yolundan uzaklaştırmak için mallarını harcıyorlar. Daha da harcayacaklar. (Enfal Sûresi, 8/36)

Onlar, 'Resulullah'ın etrafındaki fakirlere infak etmeyin ki dağılsınlar' diyen bedbahtlardır. Hâlbuki göklerin ve yerin bütün hazineleri Allah'ındır, lâkin münafıklar bunu bilmezler, anlamazlar. (Münafikûn Sûresi, 63/7)

İnfakla aynı kökten türetilen nifaka insanları sevk eden âmillerden birisi de, işte bu dünyevileşme, sadece dünyalık peşinde koşmaktır. (Zuhaylî, 10/257) Bu itibarla infak, nifaka da çare ve onun zuhurunu önleyen bir engeldir. Âyet-i kerimede, Müslüman toplumların iktisadî açıdan çökertilmesi ve fakirleştirilmesinde özellikle münafıkların rolüne dikkat çekilmekte, bu tür çabaların Müslümanları dinden soğutma, ahlâkî olarak çözme, sahip oldukları yüce değerlerden uzaklaştırma, kısaca dünyevileştirme hedefini gerçekleştirmek için yapıldığına işaret edilmektedir.



Sonuç

Fert ve toplumların vahyin ve inancın gölgesinden sıyrılarak, dünyanın yakıcı menfaatlerine meyledip özünden uzaklaşması süreci olan dünyevileşmeye karşı İslâm'ın sahip bulunduğu ve emrettiği temel değerlerden biri infak, yani Allah rızası için vermek, insanlara ihsanda bulunmaktır.

Anlaşılan odur ki, dünya metâına ve fitnesine karşı, ne dünyadan el etek çekerek, ne de dünyayı her hâlükârda ele geçirilmesi, kendisine hakim olunması gereken bir nesne olarak algılayarak, kendimizi koruyabiliriz. Aksine, bütün çeşitleriyle infak veya ihsan anlayışına işlerlik kazandırıldığında, meselenin daha sağlıklı çözümlenebileceği düşüncesindeyiz.

Genel hatlarıyla problem, insanın kendi içinde kaybetmesi, yaratılışındaki zahiren menfi, fakat hayırlara vesile olabilecek duyguların, sıfatların, potansiyellerin, nefsaniyetin etkisinde tamamen menfileştirilerek insana hakim olması, bunun neticesinde insanın çevresi ve dış âlemle münasebetlerinin her türlü madde-üstü veya madde-öteli olmaktan çıkıp, ben-merkezcilik ve menfaat temeline oturması, bunun eşya ve hâdiselere bakışı, hayatı algılayışı ve genel dünya görüşünü de tayin eder bir konuma getirilmesidir. Çözüm de, önce insanın kendi içinde, sonra da mevcut içtimaî yapının ıslahı ve yeniden inşâsıyla mümkündür. İnsanın dünya ile ilişkisinin yeniden tanzimi, gerçek konumuna yerleştirilmesi ve düzenlenmesi adına en önemli unsurlardan biri İslâm'daki infak düsturudur.

Salât ve maraz kelimelerinin sahip bulunduğu şu etimolojik özellik, konumuz açısından dikkat çekicidir. Salâtın aslı "sılâ"dır ki, ateş ve yakıt anlamına gelmektedir. Nasıl ki, hasta olmak anlamına gelen "merida" fiili "temrîd" kalıbına aktarıldığında hastalığı gidermek mânâsına geliyorsa, "sallâ" fiilinden namaz kılmak da, kişiyi ateşten kurtarmaktadır. (el-İsfahanî, "sly" md.) Bunun gibi, lûgatta bitip tükenme anlamına gelen infakın, mülkte meşrûiyyet ve artma sağlarken, insanları da, nifaktan, benliklerini ve özlerini yitirip maddîleşmekten kurtardığı düşünülebilir.

İnfak, insan ruhundaki yüce hasletlerin harekete geçmesine, nefsin arınmasına, aklın irfana ve kalblerin imana açılıp ısınmasına vesiledir. Ahlâkî açıdansa, kişiye kötülüklere karşı mukavemet kazandırır. İnfak ayrıca, içtimaî değişimin belirleyici dinamiklerinden de biridir ki, medeniyetlerin inşâsı, bekası ve inkırazıyla doğrudan ilgilidir.

Medeniyetler, verme kültürünün şuuruna ermiş milletlerin eseridir. Cimri fertler ve bu fertlerden meydana gelen toplumların medeniyet inşası mümkün olmadığı gibi, israfa ve lükse dalmış, tüketen toplumlar da, medeniyetlerin çöküşünün habercileridir. İnfak eden ve üreten bir medeniyetin tarihî varisleri olarak yeniden üretip veren insanlar hâline gelebilmek için, bilginin de sağlıklı üretilmesi ve sağlıklı "infak" edilmesinin öğretilmesi gerektiğine inanıyoruz.


Kaynaklar
Aclûnî, Keşfu'l-Hafâ, Beyrut 1997.
Ateş, Süleyman, İşarî Tefsir Okulu, İstanbul, 1998.
Beğavî, Meâlimü't-Tenzîl, Riyad, 1993.
Dâmeğânî, el-Vucûh ve'n-Nezâir, Beyrut, 1985.
el-İsfehanî, Râğıb, Müfredâtü Elfazi'l-Kur?ân, Dımeşk, 1992.
Elmalılı, Hamdi Yazır, Hak Dini Kur?ân Dili, İstanbul, ts.
Firuzâbadî, Besâiru Zevi't-Temyiz, Beyrut, ts.
İbn Atıyye, Abdülhakk, el-Muharrarü'l-Vecîz, Dûhâ, 1984.
İbn Fâris, Mu'cemu Mekayisi'l-Luğa, Mısır, 1969.
İbn Manzur, Lisanü'l-Arab, Beyrut, 1990.
Kılıç, Sadık, Fıtratın Dirilişi, İstanbul, 1991.
Kurtubî, el-Câmi' li-Ahkâmi'l-Kur?ân, Beyrut, 1993.
Kutub, Seyyid, Fî Zilâli'l-Kur?ân, Kahire 1988.
Paçacı, Mehmet, Kur?ân'da ve Kitab-ı Mukaddes'te Allah İnancı, İstanbul 1994.
Pazarbaşı, Erdoğan, Kur?ân ve Medeniyet, İstanbul, 1996.
Razî, Fahruddin, Mefâtihu'l-Ğayb, Beyrut 1997.
Şevkânî, Fethu'l-Kadîr, Beyrut, 1997.
Tabatabâî, M. Hüseyn, el-Mîzân fi Tefsiri'l-Kur?ân, Beyrut 1995.
Taberî, İbn Cerîr, Camiu'l-Beyân, Beyrut, 1995.
Tatlı, Alican, Zühd Açısından Hadislerde Dünya, (Basılmamış doktora tezi) İstanbul, 1996.
Zemahşerî, Keşşâf, Beyrut, 1995.
Zuhaylî, Vehbe, et-Tefsiru'l-Münîr, Beyrut, 1991.