KONU DETAY

Kur'ân'da Câmi ve Cemaatin Önemi

Prof. Dr. Suat Yıldırım

İslâm'da ferdî mes'ûliyet esas olmakla beraber, cemaat teşkil etmek de pek mühim bir vecibedir. Bundan ötürü cemaatin olgunlaşma yeri olan cami (mescid), birinci dereceden ehemmiyeti haizdir. Cemaat, İslâm şeairinden olması itibariyle, bazen şahsî farzlardan da önemli bir sıra işgal eder.

Tam sûre halinde indirilen ilk sûre olup her müminin günde en az yirmi defa okumakla mükellef tutulduğu Fatiha, Müslümanların cemaat teşkil etmelerinin lüzumuna işaret eder. Cenâb-ı Allah, müminlerden: "Ya Rabbî, yalnız Sana kulluk eder (na'büdü), yalnız Senden medet umarız" (Fatiha, 5) demelerini istemekle, cemaat halinde ibadet beklediğini belirtmiş olmaktadır. Cemaatle ibadet etmek için cemaatin teşekkül etmesi gerekir. Halbuki cemaat, kuru bir kalabalık demek olmayıp, aynı ruhla hareket edebilen muntazam bir birlik demektir. Binaenaleyh cemaatin teşekkülü, içtimaî bir ruhun ve içtimaî bir ahdin bulunmasına bağlıdır. İslâm cemaatinin meydana gelmesi Fatiha sûresinin nazil olmasından sonra gerçekleşmiştir. Bu noktada, "fert mi cemaati, yoksa cemaat mi ferdi meydana getirir?" diye bir sual akla gelebilir. Aslında böyle bir fasit daire (kısır döngü) söz konusu değildir. Zira içtimaî ruh evvela fertte inşa edilir. Fert vicdanına ne vakit kardeşlik duygusu girer ve onu kibirden, darlıktan, bencillikten çıkararak genişletirse, o vicdan kazandığı genişlik nispetinde bir cemaata namzet olur. Bu saha, bir aileden tutunuz tâ cihangir bir devlete kadar gidebilir.

Bir vicdanda içtimaî bir ruhun teşekkül ettiğinin belirtisi, başkasını da kendisi kadar değerli kabul edip onun sevinciyle mesrur, üzüntüsüyle mahzun olmasıdır. Söylenmesi kolay ama tatbiki zor olan bu vasıf bulunmadıkça cemaat yok, olsa olsa birtakım nakıs fertler var demektir. Cenâb-ı Allah bu içtimaî ruhu besleyip geliştirmek için müminlere "na'büdü" dedirtiyor. Kendilerinden ahid alırken, her ferdin takririni, bütün insaniyete hatta bütün âlemlere şamil içtimaî bir hey'eti temsil eden bir kardeşlik hissi ile alıyor. Çünkü cem'i mütekellim, muhatap ve gaib camilere benzemez ve bunda hakikaten söyleyen, yine bir müfreddir. Fakat o müfred, diğer kardeşlerinin temsilcisi olarak "biz" der. Bir cemaat, ne vakit cemaat olarak söz söylemek isterse, içlerinden birinin başkanlığı altında toplanırlar da hepsi ona söyletirler; yoksa her birinin "ben", "ben" diye bağırması, bir cemaatin değil, müteferrik kimselerin kendi adlarına konuşmaları sayılır.

Cemaatin varlığı, fertte içtimaî ruhu geliştirdiği gibi, henüz böyle bir cemaat fiilen mevcut değilken de, bu ruhun fertte meydana gelmesinden büyük bir sosyal bina, yani cemaat teşekkül edebilir. Ve o duygu ve vicdan ile Allah Tealâ ile ahidleşebilir ve meselede de hiçbir fasit daire şüphesi kalmaz. İşte İslâm, bu büyük ve eşsiz içtimaî ruhtur.

İslâm cemaatinin kuvveti, fertlerin çokluğu ve onların İslâmî vicdanlarının kuvvetleriyle mütenasiptir. Cemaatin cismi mevcut olup kuvveti de yerinde olursa, ferdin bu içtimaî ruhu duyup taşıması kolay olur. Lâkin bu cisim zayıf olduğunda büyük bir vicdan taşımak hayli zordur. Cemaat yok iken bütün dünyayı tutacak küllî bir ruha sahib olmak ise, ancak Allah Tealâ'nın hususî teyidine mazhar olan nebilerin (aleyhimü's-selam) makamıdır. Nitekim küllî ruhu en mükemmel şekilde temsil eden ve bir ismi de "Cami" olan Hâtemü'l-enbiyâ (aleyhissalatü vesselam), İslâm cemaatinin menşei ve kaynağı olmuştur.

İşte Allah Tealâ, cemaat kuvvetini geliştirmek, yaşatmak ve devam ettirmek irade ediyor. İnsandan sadece ferdî vicdanıyla bir ahid istemeyip, içtimaî vicdandan mîsak istiyor. Ve her namazda bu vicdanı terbiye ve teyid ettiriyor, eğitip pekiştiriyor. Örnek İslam devletini kuranlar (radiyallahu anhüm), putları kıranlar, kisraların cihangir hâkimiyetlerini devirenler, kayserlere boyun eğdirenler bu cemaat ruhuna sahip olanlar olmuştur. Türkistan diyarına gidip Türkleri cezbeden, oradan çekip İstanbullara, Viyanalara kadar getiren de yine bu ruh olmuştur.

Bu cemaat ruhu mescidde oluşur; oradaki toplu ibadet, eğitim, öğretim ve irşad ile olgunlaşır. Bu sebeptendir ki Peygamber Efendimizin Medine'ye hicreti müteakip yaptığı ilk iş mescid bina etmek olmuştu. Kur'ân-ı Kerîm şu mealdeki âyet-i kerimede, mescid imar etmenin ancak îmanla ve ondan kaynaklanan tevhid, Allah'ı tenzih, kulluğu O'na tahsis, yalnız O'na tevekkül, ahirete îman, namazı dosdoğru kılma ve yalnız Allah'dan korkma gibi güzel vasıflarla mümkün olduğunu belirtir: "Allah'ın mescidlerini ancak Allah'a ve âhiret gününe îman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah'dan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır" (Tevbe, 18).

Âyet-i celîlede geçen imâre, harabın (harap, yıkık olma hali) zıddı olup kısaca "bina ve tamir etme" demektir. Burada ya bu mânâya, yahut "ziyaret etme, şenlendirme" manasınadır. Bununla ilgili olarak da mutlak surette "ibadet etme, namaz kılma" anlamına da gelir. Keza ikamet etme, oturma mânâsı da vardır. İmardan maksad mescid binalarını inşa etmek, onların mamûriyetine itina göstermek, dayayıp döşemek, kandillerle ışıklandırmak, oralarını daimî ibadetlerle, zikirlerle, ilmî derslerle şenlendirmek ve nihayet oralarda yapılış maksatları dışında (mâlâyânî konuşmalar gibi) iş yapmamaktır.6

Bu âyetin tefsiri ile ilgili olarak Resulullah Efendimizden (sav) şu hadis-i şerif nakledilmiştir: Ebû Said el-Hudrî'nin bildirdiğine göre o şöyle buyurmuştu: "Bir şahsın mescide devam ettiğini görürseniz, onun imanlı biri olduğuna şehadet edebilirsiniz. Müteakiben (Resulullah) 'Allah'in mescidlerini ancak Allah'a ve ahiret gününe iman eden (...) kimseler imar eder' mealindeki âyeti okudu."

Şahsın kalbinde saklı, dolayısıyla gaybî bir durum olan îmanına şehadet konusunda Resulullah Efendimiz'in pek ihtiyatlı olduğu malûmdur. ''Allah karşısında hiç kimseyi tezkiye edemem (temize çıkaramam)" buyuran da O'dur. Bu hususiyeti sadece cemaate devam edene tanımıştır.

Mezkûr ayette geçen îmarın hem maddî hem de bilhassa manevî cihete şamil olduğunu gösteren müteaddit hadis-i şerifler bulunmaktadır ki bazılarının mealleri şöyledir: "Her kim sırf Allah rızası için bir mescid yaparsa, Allah da onun için cennette bir ev yapar.'
"Güzelce abdest alıp sırf namaz için mescide gidenin, attığı her adımdan ötürü Allah onu bir derece yukarı yükseltir ve ayrıca ondan bir günah düşürür, tâ mescide giresiye kadar. Mescide girince namazı bekleyene kadar namaz kılıyor gibi kendisine sevap yazılır. Melekler ona rahmet dilerler, oturduğu yerde kaldıkça ve abdesti bozulmadıkça 'Ya Rabb onu affet' diye dua ederler."

"Cemaatle kılınan namaz, kişinin evinde (münferid) kıldığı namazdan yirmi yedi misli daha faziletlidir."

Bir hadis-i kudsîde Cenâb-ı Allah'ın şöyle buyurduğu Hz. Peygamber (sav)'den rivayet edilir: "Benim dünyadaki evlerim mescidlerdir. Misafirlerim ise oraları bina edip şenlendirenlerdir. Ne mutlu o kuluma ki evinde abdest alır da Beni evimde ziyarete gelir. Ev sahibinin de evine gelen misafirine ikram etmek borcu vardır."

"Mescide gidip dönmek, Allah yolunda cihaddandır."

Hz. Rasulullah (sav) namazlardan birinde bazı kimseleri görememişti. Bunun üzerine şöyle buyurdu: "Yemin olsun, içimden öyle geçiyor ki birine cemaate namaz kıldırmasını emredeyim, sonra cemaati bırakıp namaza gelmeyen kimselere gideyim, onlar için birçok odun demetleri yığdırayım da kendileri içlerinde iken üzerlerine evlerini yakıversinler! Bu kimselerin herhangisi burada semiz etli bir kemik parçası bulacağını aklı kesse muhakkak mescide gelirdi."

Cemaat üzerinde, özellikle cemaat namazı üzerinde ısrarla duran hadis-i şeriflerin çokluğu, ilk nazarda bazılarınca mübalağa zannedilebilir. Halbuki sadece şu hikmetleri hatırlamakla işin ehemmiyeti kolayca anlaşılır:

Cemaat, mü'minleri mescidde birleştirip ayrılmamalarını sağlar, tefrika ve ayrılığı giderir.

Müslümanların birbirine muhtaç olduğunu hatırlatır ve ihtiyaçlarını giderme imkânlarını verir.

Müslümanları başıbozuk kalabalık olmaktan kurtarıp aynı gayeye yönelmiş muntazam birlikler haline getirir; idareye ehil bir önderlik altında onları meşru itaata alıştırır.

Özellikle bütün müslümanları ilgilendiren İslâmî meselelerden haberdar olup onları çözümlemeyi kolaylaştırır.

Cemaat, istişare emrinin yerine getirilmesini kolaylaştırır.

Cemaate katılmak üzere işine ara vermek, mescide gitmek zahmetine katlanmak sırf Hak rızası için bir fedakârlık sayılır. Böylece küçük fedakârlıklara alışan mü'min, büyük fedakârlıklar gerektiğinde onlara hazırlanmış olur.

Namaz vakitlerinin her gün dakik bir şekilde değişmesi itibariyle, cemaate katılma, insana mükemmel bir zaman tanzimi disiplini kazandırır, onu vaktin kıymetini en iyi şekilde anlayan dakik bir insan haline getirir.

Cemaate muntazam olarak iştirak etmekle mü'minlerin nasıl sağlam bir içtimaî beden teşkil ettikleri müşahhas bir şekilde ortaya konmuş olur. Bu hal mü'minlerin kalplerine kuvvet verir, din düşmanlarını çekindirir, İslâm'a sataşmak hususundaki cüretlerini kırar. Bir hadis-i şerifte beyan buyurulduğu üzere sürüden ayrılan koyunu kurdun aşırması kolay olduğu gibi, cemaatten ayrılanı da şeytanların vesveseleriyle aldatmaları kolaylaşır. Cemaatta ise müslüman, kendisi ile aynı şekilde inanan binlerin içine girerek, yüzmilyonları tasavvur ederek cin ve ins şeytanlarının vesveselerini tuzla buz eder.

Cemaatte mü'minlerin ibadet neşvesi içindeki ruhları birbiri içinde in'ikâs ederek insibağ (bir diğerinin rengine boyanma) sırrı tecelli eder; birbirlerinden feyz alırlar, karşılıklı olarak dualarına mazhar olup sevap kazanırlar. Birbirlerinin güzel hallerinden istifade ederler. Karşılıklı bir etkileşimle, mevcut kuvvetleri kat kat artar. Tek başlarına yaptıkları ibadetlerdeki noksanlıklarını telafi ederler. İbadeti ve duası kabul edilenler arasında, günahkârlar da bağışlanır.

Ve nihayet cemaat, insanın yeryüzünde en mühim vazifesi olan ubudiyeti, küllî bir surette eda etmenin ifadesidir. Kâinatın her tarafında tecelli eden mutlak Rubûbiyyete karşı, onların elbette böyle bir mukabelede bulunmaları gerekir. Mü'min insanların her türlü meşgalelerini, duydukları bir çağrı üzerine, yani ezan-ı şerif sebebiyle bırakarak Yüce Yaradan'ın huzurunda ibadette toplanmaları ile O'nun mülkün tek sahibi olduğunu toplu şekilde ikrar ve ilan etmiş olurlar. Aynı takdis ve tenzih işini devamlı surette yapan bütün hilkatle, hususiyle melaike cemaati ile uyum içine girer, bütünleşirler. "Bu dünya O'nundur, hamd O'na mahsustur, hüküm O'nun hükmüdür, herkesin döneceği yer de O'nun huzurudur" hakikatini tekrar tekrar hatırlatmış olurlar.

Bedîüzzaman Said Nursî (rahmetullahi aleyh)'nin dediği gibi: "Vaktin evvelinde cemaatle namaz kılmak suretiyle insan, Beytullah'ın etrafında mü'minlerin teşkil ettiği nûranî halkalardan bîrine girmiş olur. Her şeyi kayd ve muhafaza eden Hafîz-i Mutlak'ın, bu mübarek manzarayı da kaydettirmeyi ihmal etmeyeceği düşünülmelidir. Ne mutlu Beytullah merkezinin çevresinde yönünü Kabe'ye, gönlünü Rabbine ve omuzunu mü'min kardeşine vermiş olarak halkalananlara!.

Dipnotlar
1 Tefsiru'l-Beydavî, 1, 15.
2 M. Hamdi Yazır, Hak Dîni Kur'ân Dili, 1, 110.
3 Aynı eser, 1,113.
4 Kastallânî, el-Mevahib, 1, 182.
5 Râğıb el-Isfahanî, el-Müfredat, A.M.R. md.
6 Tefsiru'1-Beydâvî, 1,493.
7 Tirmizî, İman,8; İbnu Mâce, Mesacid, 19. bkz. Âlûsî, 10, 66.
8 Buharı, Salat, 65; Müslim, Mesacid, 24.
9 Buharı, Salat, 87; Müslim, Tahare, 12.
10 Tefsiru'1-Beydâvî, Tevbe, 18. ayetinin tefsiri, 1, 493.
11 Buharî, Ezan, 36; Müslim, Mesacid, 249.
12 Tefsiru'l-Âlûsî, 10, 65 "sahih bir senedle" diyerek Taberanî'den.
13 Buharî, Ezan, 29; Müslim, Mesacid, 251.
14 Tirmizî, Da'avat, 139; Ahmed ibn Hanbel, Müsned, 3,448.
15 B. Said Nursî, Mesnevî-i Nuriye, (Trc. A. Nursî, İst., 1980