KONU DETAY

Kur'an'ı Kerim'in Evrenselliği - 1

Prof. Dr. Muhittin Akgül

Dünya varolduğu andan günümüze kadar ortaÂya çıkan her düşüncenin bir karşıtı olmuş, her tezin bir antitezi öne sürülmüştür. Kısaca belirtmek geÂrekirse, her şey çift olarak yaratılmıştır: Her şeyi de çift yarattık ki düşünüp ders alasınız. (Zariyat/51:49) Yer-gök, hayat-ölüm, aydınlık-karanlık, melek-şeytan, artı-eksi, iyi-kötü, kadın-erkek vs. bunları çoÂğaltmak mümkündür. Her Âdem in karşısında, bir şeytanın varlığı; her dinin karşısında, dinsizliğin mevcudiyeti, kabul edilen bir vakıadır. Ancak bu karşı olma, zaman zaman değişiklik göstermekte, farklı şekillerde ortaya çıkmaktadır. Ve bu karşı oluş, dünya durdukça da sürüp gidecektir.

Kurulan bu dünya düzeninde Allah, insanları uyarmak, dünyaya geliş gayelerini öğretmek, eğri yolun encamından sakındırmak, ahlâklı ve faziletli olmanın yollarını bildirmek, böylece hem insanlıÂğa, hem de kendilerine yararlı birer fert konumuna gelebilmeleri için insanlara, yine onların kendi içleÂrinden peygamberler göndermiştir: Evet, Biz seni gerçeğin ta kendisine malik olarak, rahmetle müjdeleyen ve kâfirleri azapla uyaran bir Peygamber olarak gönderdik. Zaten uyaran bir Peygamber gelmiş olmayan hiç bir ümmet yoktur. (Fâtır/35:24)

İnsanlık, ilim ve teknik yönünden ne kadar ilerÂlerse ilerlesin, ne kadar ilmî keşifler yaparsa yapÂsın, vahiy olmaksızın gerçek saadeti elde etmesi mümkün değildir. Bunun için de insanların, doğuşÂtan fıtratlarında var olan dînî inanca dönmeleri en uygun ve tabiî bir yoldur. Bu yolun müşahhas olaÂrak ismini verecek olursak, öteden beri bütün peyÂgamberlerin üzerinde durup, kavimlerine anlatmaÂya çalıştıkları ve son olarak da âhir zaman peygamÂberi Hz. Muhammed in (s.a.s), tebliğiyle mükellef olduğu İSLÂM dinidir.

Aslında dinlerin özü birdir. Bütün peygamberleÂrin getirdiği inanç esasları aynıdır. Çünkü bütün dinlerin kaynağı, Yüce Yaratıcı olan Allah tır: : O, Dini doğru anlayıp hükümlerini uygulayın ve o hususta tefrikaya düşmeyin diye, din esasları olarak Nuh a emrettiğini, hem sana vahyettiğimizi, keza İbrahim e, Musa ya, İsa ya emrettiğimizi sizin için de din kıldı (Şura/42:13) Burada adı geçen peygamberler, ulu 1-azm peygamberler olup, bunlaÂrın dışında kalanlar da aynı kategoride incelenmeliÂdir. Yani özde ve esasta dinler birleşmektedir. AyrıÂlıklar teferruata dair meselelerdir. Rasûlullah ın şu sözü de bu konuya açıklık getirmektedir: PeygamÂberler baba bir kardeşlerdir. Anneleri ise muhtelifÂtir. Dinleri birdir.

Kur ân ın mesajı, ilk insan ve ilk peygamber Hz. Âdem den itibaren başlayan vahyin bir devaÂmıdır. Zira Allah katında bütün dinlerin esası bir olup, o da İSLÂM dır: Allah katında din, İsÂlâm dır.… (Âl-i İmran/3:19) Değişik dönem ve yerlerde gelen peyÂgamberler, birbirlerini reddetmedikleri gibi, Hz. Muhammed (s.a.s) de bunlardan hiçbirini reddetmeÂmektedir: Peygamber, Rabbi tarafından kendisine ne indirildi ise ona iman etti, müminler de. Onlardan her biri Allaha, meleklerine, kitaplarına ve resûllerine iman etti. O nun resûllerinden hiç birini diğerinden ayırt etmeyiz dediler ve eklediler: İşittik ve itaat ettik ya Rabbena, affını dileriz, dönüşümüz Sanadır.. (Bakara/2:285) De ki: Allah a, bize indirilen (Kur'ân)e,İbrâhim e, İsmâil e, İshâk a, Ya kûb a ve torunlarına indirilene, Mûsâ ya, Îsâ ya ve peygamberlere Rablerinden verilenlere inandık. Onların arasında hiçbir fark gözetmeyiz, biz O na teslim olmuşlarız. (Âl-i İmran/3:84) Hz. Muhammed (s.a.s.), bilakis bütün önceki peygamberlerin bir devamı, risaletlerinin tamamlayıcısı giÂbidir. Ancak şu farkla ki, kendisinden sonra bir peygamberin gelmesi mümkün olmayıp, o, peygamberlerin sonuncusu ve dolayısıyla İlâhî Mesaj ı evrensel boyutlara taşıyandır.


Esasları itibariyle aynı olan dinlerin, zaman ve mekân açısından, teferruata ait meselelerde bir kıÂsım farklılıklar göstermesi elbette gayet normal bir hâdisedir. Dünya değişmekte, insanlar değişmekte, ihtiyaçlar değişmekte, hasılı her şey zamanla farkÂlılık arz etmektedir. İlk insanın ihtiyaç duyduğu şeylerle, daha sonraki dönemlerde yaşayanlar araÂsında büyük farklılıkların olduğunu söylemek malûmu i lamdan ibaret olacaktır.

İnsanı yaratan, onu en ince noktalarına kadar biÂlen, ihtiyaçlarını karşılayan Allah, her dönemdeki insanlara gerekli mesajı ulaştırmış, son noktayı Hz. Muhammed le (s.a.s.) koymuştur. Demek ki bundan sonra peygamber gelmeyecek, vahiyde değişiklik olmayacak ve insanlar bu son vahiyle hayatlarını sürdüreceklerdir: ..Bugün, dininizi kemâle erdirdim. Size ni metimi tamamladım. Ve din olarak size İslam ı seçtim... (Mâide/5:3 Kim İslam dan başka bir din ararsa, (bu din) ondan asla kabul edilmeyecektir. O kimse âhirette de hüsrana uğrayanlardan olacaktır. (Âl-i İmran/3:85) Muhammed, sizin adamlarınızdan hiçbirinin babası değildir. Ama Allâh'ın Resûlü ve peygamberlerin sonuncusudur. Allah her şeyi hakkıyla bilendir. (Ahzab/33:40)

Yani Hz. Muhammed (s.a.s.), hem peygamberleri sona erdiren son peygamberdir, peygamberlerin en sonuncusudur; hem de bütün peygamberleri tasdik eden ve belgeleyen İlahî bir mühürdür. Eğer o gelÂmeseydi, diğer peygamberler unutulup gidecek, taÂrihte onların varlıklarını ve peygamberliklerinin gerçekliğini ilmen ispat etmek mümkün olmayaÂcaktı. Hz. Muhammed in (s.a.s.) peygamberliği ile inÂsanlık, din açısından, ilerlemenin son noktasına erişmiştir. O ndan sonra başka peygamber bekleÂmemeli, Muhammedî nuru izlemelidir.

İslâm dan sonra bir din, Hz. Peygamber den sonra da bir peygamber gelmeyeceğine göre, bu diÂnin, kıyamete kadar gelecek insanların ihtiyaçlarına cevap vermesi ve getirdiği esasların sonuna kadar geçerli olması gerekmektedir. Daha kısa bir ifade ile bu dinin, evrensel olması zaruridir. İşte biz de bu incelememizde, dine kaynaklık eden Kur ân ın bu yönüne bakacak, evrenselliğin olabilmesi için geÂrekli şartları tartışacak ve bunların Kur ân-ı Kerim de olup olmadığını araştırmaya çalışacağız. Âlemşümul, cihanşümul, tüm insanlığı ilgilendiren, dünya ölçüsünde, dünya çapında gibi anlamlara gelen evrenselliği, herhangi bir düşünce, fikir veya inancın, bütün zaman ve mekânlara şamil olması ve herkese hitap etmesi şeklinde tarif edebiÂliriz.

EVRENSELLİĞİN ŞARTLARI


Her fikrin, her ideolojinin, kendisinin evrensel olduğunu iddia etmesi, gayet tabiî bir şeydir. ÇünÂkü devam etmeleri ve kabul edilebilir olmaları, anÂcak evrensel olmalarıyla mümkündür: Ancak bu idÂdialarında ne kadar doğrudurlar? Gerçekten iddia ettikleri gibi, evrensellik şartlarını taşımakta mıdırÂlar? Konumuz olan Kur'ân'ın evrenselliği hususuna gelince, Kur'ân'ın evrenselliğinin temel niteliklerini şu şekilde sıralamak mümkündür:

1. Kaynağının İlahî Olması

Allah, kâinatı yaratmış, ancak bunÂdan sonra da onu kendi hâline bırakmamıştır. İddia edildiği gibi kâinat, bir saat gibi kurulup, kendi hâÂline terkedilmiş değildir. Onda devamlı bir faaliyet, bir canlılık vardır. Onda her an Allah ın iradesi haÂkimdir. İşte hakim olan bu irade, insanları kendi başlarına bırakmamış, en doğru yolun hangisi olduÂğunu göstermiştir. Çünkü beşer aklı, çoğu zaman kendisi için faydalı olan prensipleri kavrayamamakta, bir kısım yanlış yollara sürüklenmektedir.

İnsanı Allah yaratmıştır. Onu en iyi tanıyan da yine O dur. İnsanın ihtiyaçları, yaşantısı, hayatta karşılaşacağı bir takım güçlükler, bu güçlükleri aşÂma yolları vs. Yaratıcı tarafından belirtilmiştir. BaşÂka bir kısım kimselerin kalkıp, insanlar en iyi şu prensiplerle yönetilir. demeleri, akl-ı selîme uygun değildir. Kaynağı İlahî olmayan, insanın mutluluğu ve huzuru için, ne kadar fikir, düşünce akımı ortaya çıkarsa çıksın, bunların evrensel olmaları mümkün değildir. Bunlar ancak belli bir süre ve yer için geçerli olsa da, kısa bir süre zarfında eskitilip, yüzüne bakılmaz hâle gelmişlerdir. Bu çerçevede Yahudilik ve Hıristiyanlık bile, temeli İlâhî olmakla birlikte, hemen belli zaman ve kavimle sınırlı olmaları, hem de aslî hüviyetlerini aynen koruyamadıkları gibi, yerlerini kâmil şekliyle Hz. Muhammed in (s.a.s.) tebliğ ettiği İslâm ın almış olması açısından evrensel değildirler.

Ortak özellikleri yaratılmışlık olan varlıklardan hiçbirinin, insanları hakka ulaştırması mümkün değildir. Gerçi enfüste ve âfakta Hakk ın varlığına delâlet eden âyetler ve düşünenler için belgeler, melekler ve peygamberler ve bunlar aracılığıyla hidâyet büsbütün yok değildir; fakat bunların hiçbiri Her şeye şâhid olan (Hac, 22/17; Sebe , 34/47; Fussilet, 41/53; Mücâdele, 58/6...) Allah tarafından hidâyet almadıkça kendi kendine ne hidâyet edebilir, ne de hidâyeti bulabilir. ..O halde hakka hidâyet eden kimse mi uyulmaya daha layıktır; yoksa hidâyet olunmadıkça asla kendiliğinden hidâyeti bulamayacak olan kimse mi? (Yûnus 10/35) âyetinde de bu, gayet açık bir şekilde ifade edilmiştir.

Herhangi bir düşünce, fikir, veya ideoloji, kayÂnağını sağlam vahye dayandırmıyorsa, onun her zaman ve her çeşit kimsenin ihtiyaçlarını karşılaması bir hayli zordur. Kaynağı İlâhî olmayan, akıllarına göre insanlara yön vermeğe çalışan bir kısım kimseler, tarih sahnesinde bir yere tutamamış, sadece insanların nazarında gülmeye vesile olan sözleriyle kalmayı başarmışlardır! Meselâ 20. asrın önemli halk liderlerinden Gandhi den şu sözleri duymak, herhalde çokları için şaşkınlık sebebi olacaktır:

Ben ineği gördüğümde, onu inek olarak telâkÂki etmiyorum. Çünkü ben ona ibadet ediyorum. Ve bunu bütün dünyanın huzurunda müdafaa etmeye de hazırım. İnek annem, gerçek annemden pek çok yönüyÂle daha üstündür. Meselâ: Gerçek dediğimiz anne, bizi bir veya iki sene emziriyor. Ancak buna karşıÂlık, bütün bir ömür boyu bizden hizmet istiyor. İnek annemize gelince o, devamlı olarak süt vermesine mukabil, bizden basit bir yiyeceğin dışında istediği herhangi bir şey yoktur...

Hz. Muhammed in (s.a.s.), insanlara tebliğ ettiği Kur ân, İlahî kaynaktan gelmektedir. O, bir başkaÂsının sözü olmayıp, bizzat Allah tarafından insanlaÂra ulaştırılmaktadır. Bizzat bu Kitap, yani Kur ân, kendisinin, Hz. Muhammed in (s.a.s.) olmayıp Kur an, değerli bir Elçinin, Cebrail in getirip okuduğu sözdür! O Elçi ki çok kuvvetlidir. Yüce Arş sahibi Allahın nezdinde pek itibarlıdır. Göklerde ona itaat edilir, vahiyler ona emanet edilir (Tekvir/81:19-21) olduğunu bildirir. Bu elçi de Cebrail olup, Alîm, Hakîm olan Rabbü l-âleminden O nu almış, sonra da Hz. Muhammed in (s.a.s.) kalbine açık bir Arapça hâlinde indirmiştir. Kur ân ın pek çok âyetinde, O nun kaynaÂğının, sadece ve sadece Allah olduğu üzerinde ısÂrarla durulmuş ve bu meseleye bir hayli tahşidat yaÂpılmıştır: Hâ Mîm. Bu Kur'ân, Rahman ve Rahîm olan Allah tarafından indirlmiştir. Bu, arapça bir Kur'ân olarak, âyetleri bilen bir kavim için ayırt edilip açıklanmış bir kitaptır. O, müjdeleyici ve uyarıcı olarak gönderilmiştir. Artık onlar gerçeği işitmezler. Onlar: Ey Muhammed! Senin bizi davet ettiğin şeye karşı kalplerimiz kapalıdır. Kulaklarımızda da bir ağırlık vardır. Sen istediğini yap, çünkü biz yapıyoruz dediler. Ey Muhammed! De ki: Ben sadece sizin gibi bir insanım, ancak bana ilahınızın bir tek ilah olduğu vahyediliyor. Artık hep O na yönelin ve O ndan bağışlanma dileyin... Kâfirler: Bu Kur'ân (Muhammed in uydurduğu) iftiradan başka bir şey değildir. Başka bir topluluk da kendisine yardım etmiştir dediler. Böylece haksızlığa ve yalancılığa saptılar. Kur'ân, öncekilerin efsaneleridir. (Muhammed) onu başkalarına yazdırmış da, sabah-akşam kendisine tekrarlanıp okunuyor dediler. (Ey Muhammed!) Sen onlara şöyle de: O nu, göklerde ve yerdeki sırları bilen Allah indirdi. Şüphesiz ki O, çok affeden, çok merhamet edendir. (Fussilet, 41/1-6) Kâfirler: Kur ân onun uydurduğu bir yalan olup, bu hususta başkaları da kendisine yardımcı olmuşlardır. diye iddia ettiler. Onlar böylece, kesin bir yalan söyleyip zulmettiler. Ayrıca: Onun söyledikleri, kendisi için yazdırtmış olduğu ve sabah akşam kendisine dikte ettirilen önceki nesillerin efsanelerinden başka bir şey değildir. dediler. De ki: Onu, göklerdeki ve yerdeki bütün sırları bilen Yüce Allah indirdi. O, gerçekten Gafurdur, Rahimdir. (Furkan. 25/4-6)

Evrenselliğin ilk ve en önemli şartlarından İlahî kaynaklı olma ilkesini, bugün ancak Kur ân taşıÂmaktadır. Zaten Musevîlik, İsevîlik, Budizm gibi dinler, şahıslara nispet edilerek adlandırıldıkları hâlde, Kur ân ın getirmiş olduğu prensipler hiç kimseye nispet edilmeyip, Cenab-ı Hak tarafından geldiği üzerinde vurgu yapılmış ve adı da Muhammedîlik değil, İslâm olmuştur. Günümüzde insanÂlığın saadeti ve mutluluğunu temin ve bütün insanÂlığa ışık tutma iddiasıyla ortaya çıkan bir kısım izmlerin, insanları nerelere götürdüğü ve bu iddiÂalarında ne kadar isabetli oldukları hepimizin maluÂmudur. Ancak Kur ân ın kurduğu medeniyet, kayÂnağı vahye dayandığındandır ki, inanmayanların dahi (bir kısım art niyetliler hariç), dikkatini çekÂmiş, hak olduğunu tasdik ettirmiştir.

2. Kaynağının Sağlam Olması

Kaynağının sağlam olmasından maksadımız, kendisinin İlahî patentli olduğunu iddia eden bir sistemin, başlangıcından günümüze kadar, her türlü müdahaleden berî olmasıdır. Yani ortaya çıktığı zaÂman, kaynağının İlahî olması yetmeyip; bu özelliğiÂni sonuna kadar koruması gerekmektedir. İnsanlık tarihi, Allah ın görevlendirdiği elçilerle doludur. Bunlardan her biri, vazifelerini hakkıyla yapmış ve insanlığın mutluluğu adına çaba sarfetmişlerdir. Ancak hepsinin istediği neticeye vardığı söylenemez. Bir kısmı değil gelmiş olduğu coğrafyadaki kimseler, yakınlarındaki insanlar tarafından dahi tasdik edilmemeiş, bazısının hayatına kastedilmiş, bazısı da küçük bir topluluğa ancak kendisini dinletebilmiştir. Elbette buradaki hata, görevli peygamberin değil; karşısındaki inatçı topluluğundur. Ancak biz burada bir vakıayı tespit etÂmek için bunu hatırlatıyoruz. Yoksa peygamberler arasında, bu yönden bir üstünlük olduğunu söylemiyoruz.

Evet, öteden beri, peygamberlerle birlikte, inÂsanların hayatlarını tanzim edecek bir de vahiy müÂessesesi vardır. Kendilerine indirilen vahiyle her peygamber insanlara yol göstermiştir: Onları, mu cizelerle ve kitaplarla gönderdik. Sana da Kur'ân'ı indirdik ki, insanlara vahyedilenleri açıklayasın. Belki düşünürler. (Nahl 16/44), Şu kesindir ki Biz, resûllerimizi açık delillerle gönderdik ve insanların adaleti gerçekleştirmeleri için, resûllerle beraber Kitap ve adalet terazisi indirdik... (Hadîd/57:25) Ancak her peygamber veÂfat edince, bu vahiy ya kaybolmuş, ya tahrif edilÂmiş, ya da daha sonra gelen bir peygamber tarafınÂdan yürürlükten kaldırıldığı için unutulup gitmiştir. Dolayısıyla bize kadar bozulmadan ulaşan (Kur ân dışında), herhangi bir peygamberin kitabı mevcut değildir. Şu anda elimizde bulunan Tevrat ve İnÂcil in, ilk şekliyle aynı olduğu! iddia edilse bile bu, sadece bir iddiadan ibaret kalır. Çünkü Kur ân ın kendisi bunu açıkça ifade etmektedir: Kitabı elleriyle yazıp sonra onu az bir değerle değiştirmek için: Bu, Allah katındandır diyenlerin vay haline! Ellerinin yazdığından dolayı vay hallerine! Kazandıkları günahtan dolayı vay hallerine! (Bakara/2:79) ..Böylece onlar kelimeleri yerlerinden oynatarak tahrif ederler... (Maide/5:13) ..Kelimeleri konuldukları yerlerden çıkarıp tahrif ederler... (Maide/5:41)

Bugün elimizde bulunan İnciller, hususî bir duÂrum arz ederler. Tarihî gerçekler muvacehesinde, her bir İncil, Hz. İsa nın dediği yahut yaptığı ve söz konusu İncil yazarının diğer kaynaklardan öğrenebildiği diğer bir çok şeyi bize nakilden ibaret bir Hz. İsa biyografisidirler... Bu duruma göre Yeni Ahit (İnciller), ne Kur ân-ı Kerim e ve ne de hadîs eserlerine benzer; fakat bunlar Hz. Muhammed in sîresi ile ilgili biyografi kitapları gibidirler ki, Resûlullah ın bu sîrelerinden bazıları, ya Hz. Peygamber in sahabileri devrinde, yahut onlardan az sonraki devirlerde kaleme alınmışlardır. Tarihte 4 değil, çok daha fazla sayıda İncil kitabının olduğu, sadece eldeki 4 ün İS. 325 İznik konsilinde kabul edildiği bilinen bir gerçektir.

Kaynağının sağlamlığı bakımından Kur ân a baktığımızda O, hiçbir semavî kitaba nasip olmayan bir konuma sahiptir. Evvela O, ilahî te yîdat altınÂdadır: Hiç şüphe yok ki o zikri, Kur anı Biz indirdik, onu koruyacak olan da Biziz. (Hicr/15:9) Öyle bir kitaptır ki batıl ona ne önünden, ne ardından yol bulamaz.Tam hüküm ve hikmet sahibi, bütün hamdlerin ve övgülerin sahibi o Hakîm ve Hamîd tarafından indirilmiştir (Fussılet/41:42) Eğer Kur an Allah dan başkasına ait olsaydı, elbette içinde birçok tutarsızlıklar bulurlardı. (Nisa/4:82) Yeterince dikkat çekicidir ki, ne Tevrat ta ne İncil de benzeri âyetleri, yani onların mutlaka korunacağına dair bir ifadeyi bulmak mümkün değildir. Bu kitapların tebdil ve tahriften masun kalamayıp, Kur an ın mutlak manâda korunması, bu konudaki Rasûlüllah ın, Ashabı nın ve İslâm âlimlerinin gayretleri mahfuz, kader nokta-i nazarından, Rasûlüllah ın son peygamber, İslâm ın İlâhî dinin son, mükemmel ve evrensel şekli, Kur an ın da, artık bir başka kitabın inmesine ihtiyaç hissettirmeyecek evrensel bir kitap oluşundandır ve O nun böyle olduğunu gösterir.

Kur ân ın bize kadar aktarılması, sebepler açısından, birbirinden ayrı düşünülemeyecek şu iki vesileyle olmuşÂtur: Hafızalara kaydedilmesi (ezberlenmesi) ve yazıyla tesbiti. Kur ân-ı Kerim in herÂhangi bir parçası nazil olduğunda, Rasûlüllah (s.a.s.) okuma-yazma bilen sahabîlerinden birisini çağırıp, onun evÂvelce nazil olmuş bulunan âyetler topluluğu içinde nereye yerleştirileceğini bizzat gösterdikten sonra, inen âyet veya âyetleri yazıyla tespit ettiriyordu. Bu imlâ işi bittikten sonra da vahiy katibinden, yazÂdığı şeyi bir kere kendisine okumasını istiyor ve şaÂyet vuku bulmuş ise herhangi bir tespit hatasını düÂzeltiyordu.

Rasûlüllah tan sonra Kur ân, onu daha Rasûlüllah döneminde ferden toplayanlar ve tamamını ellerinde bulunduranlar olmuşsa da ve ayrıca çok sayıda Sahabî onu bütünüyle ezberlemiş bulunuyor idiyse de, Hz. Ebû Bekir (r.a.) döneminde tamamen ve resmen toplatılmış, kitap hâline getiÂrilmiştir. Bundan sonra da çoğaltılarak günümüze kadar her türlü tahrifattan uzak olarak bize ulaştırılÂmıştır. Kur ân, nazil olduğu günden bu yana, ne itirazlara ne tenkitlere uğramıştır ama; bu mevzuda kurulan bütün mahkemeler Kur ân ın beraatiyle neticelenmiş ve mücadeleler O nun zaferiyle nokÂtalanmıştır. Demek ki evrenselliğin önemli şartlaÂrından olan kaynağın sağlamlığı ilkesi, Kur ân da tamamıyla var olan bir özelliktir. Ve böyle bir özelÂliğe sahip, ikinci bir kitap göstermek de asla mümÂkün değildir.

3. Tebliğcinin, Davasında Samimi Olması

Bir düşüncenin ya da bir dinin evrensel olması için, onu temsil eden şahsın evvelâ anlattığı şeyleri kendi hayatında yaşaması ve göstermesi gerekir. Ta ki ikinci şahıslar, bu hayat tarzının yaşanılabilirliğine gönülden inansınlar ve ona sahip çıksınlar. İkinÂcisi de, tebliğ ile mükellef kişinin, hayatta iken bu prensipler doğrultusunda bir toplum meydana geÂtirmeye muvaffak olması gerekmektedir. Böylece bu düşünce ya da dinin, sadece fertlere ait olmayıp, aynı zamanda bir toplum meydana getirecek ve idare edecek kapasite de olduğu anlaşılmış olsun.


Beşer tarihine göz attığımızda, pratik ile teorinin her zaman aynı gitmediğini görürüz. Pek çok defa deÂğişik zaman ve yerlerde bir lider ortaya çıkmış, inÂsanları bazı prensipler etrafında toplamaya çalışÂmış, ancak her defasında ya benimsetmek istediği şeyleri kendisi yaşamamış, ya da yaşasa bile bu doğrultuda bir toplum meydana getirememiş, dolayısıyla hareketi uzun ömürlü olmamıştır.