KONU DETAY

Mevlânâ'da Ehl-i Beyt Sevgisi

Doç. Dr. H. İbrahim Bulut

Mevlânâ’nın yaşadığı dönemde Şiî-Batınî düşüncelerin Türkler arasında etkili olduğu ve az da olsa taraftar bulduğu bilinmektedir. Söz konusu aşırı Şiî gruplar, Hz. Ali başta olmak üzere onun evladına birtakım üstün vasıflar atfetmiş ve bu çerçevede İslâm dininin özüne uygun düşmeyen görüşler ileri sürmüşlerdir.

Günümüzde bazı çevreler, Mevlânâ’nın, kendi döneminde etkili olan Şiî-Batınî görüşlerin tesirinde kaldığını, hatta Bâtinî fikirleri dile getirdiğini ileri sürmektedir. Aslında hangi mezhep ve meşrepte olursa olsun ilmi, ameli ve kişiliğiyle insanların teveccüh ettiği büyük şahsiyetler, her mezhep sahibince kendi taraftarı olarak gösterilmeye çalışılır. Bu itibarla ünlü şahsiyetlerin nesebi ve milliyeti konusunda tartışmalar olduğu gibi inancı, fikriyatı ve mensubiyeti hususunda da tartışmalar olabilir. Bu tartışmaları doğru bir şekilde sonuçlandırabilmek için söz konusu şahsın kendi eserlerine ve burada ortaya koyduğu görüşlere inmek, tarafsız ve ilmî bir tarzda bunları incelemek çoğu defa yeterli olacaktır.

Mevlânâ Celâleddin Rûmî, fikirleri ve eserleriyle İslâm düşüncesinde önemli bir yere sahiptir. Bu özelliği sebebiyle bazı çevreler onu kendi taraflarında gösterme çabası içine girmişlerdir. Bu gayeye matufen onun eserlerine bazı müdahaleler yapılmış ve şiirleri arasına kendisine ait olmayan bazı şiirler karıştırılmıştır. Bunlar, aşırı Şiî gruplardan İsmâiliyye mezhebine mensup şairlerin Hz. Ali’yi tanrılaştıran şiirleridir. Nitekim İranlı edip Hidayet Han’ın Dîvân-ı Şemsi’l-Hakâyık adıyla hazırlayıp 1280/1863 yılında Tahran’da neşrettiği Dîvân’da Mevlânâ’ya ait olmayan bazı şiirler bulunmaktadır. Dilimize de tercüme edilen Dîvân,1 içerdiği bazı şiirler sebebiyle Mevlânâ hakkında farklı mülahazaların ileri sürülmesine zemin hazırlamaktadır. Ancak Tahran Üniversitesinden Prof. Fîrûzanfer, Şia tarafını tutmadan, ilim aşkıyla uğraşarak şimdiye kadar basılmış veya basılmamış Mevlânâ’ya ait bütün divanları inceleyerek, nüsha farklarını da göstererek gerçekten ona ait şiirleri ortaya koymuş ve neşretmiştir. Onun bu gayretleri sonucunda Dîvân’da Hz. Ali’yi ilahlaştıran şiirlerin olmadığı anlaşılmıştır.2 Ancak önceki eseri okuyan bazı kimseler, kendine ait olmayan ve Hz. Ali’ye insanüstü bir konum atfeden bu şiirlere dayanarak Mevlânâ’nın Şiî-Bâtınî olduğunu ileri sürmüşlerdir.3

Aşağıda, Şiî anlayışı diğer İslâmî gruplardan ayıran farklılıklar dikkate alınarak Mevlânâ’nın eserlerinde söz konusu iddiayı destekleyecek Şiî unsurların bulunup bulunmadığı belirlenmeye çalışılmıştır. Özellikle Hz. Ali, Hasan, Hüseyin ve Kerbelâ gibi figürlerden hareketle Mevlânâ’nın bu konulardaki görüşlerinde Kur’ân ve sünnete aykırı bir anlayışının olup olmadığı incelenmiştir. Bununla birlikte onun Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Âişe ve genel itibarıyla Ashab-ı Kiram hakkındaki görüşleri de önem arz etmektedir. Çünkü Şia’ya mensup bir Müslüman'ın Hz. Ebû Bekir, Ömer, Osman gibi sahabilere saygı ve hürmetle bakması ve bunların faziletini dile getiren güzel sözler söylemesi mezhebî ölçülerle izah edilemez. Biz burada, Mevlânâ’nın hem Hz. Ali ve ahfadına hem de Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve diğer sahabeye karşı tutumunu değerlendirmek suretiyle onun bir Sünnî ya da Şiî veya Şia sempatizanı olup olmadığını açıklamaya çalışacağız.

A- MEVLÂNÂ’DA EHL-İ BEYT SEVGİSİ
Ev halkı anlamına gelen "Ehl-i Beyt" terkibi, ev sahibiyle onun eşini, çocuklarını, torunları ve yakın akrabalarını kapsar. Ehl-i Beyt tabiri İslâmî dönemden günümüze kadar sadece Efendimiz’in ailesi ve soyu manasına gelen bir terim olmuştur. Ehl-i Beyte kimlerin dahil olduğu hususunda farklı görüşler mevcuttur.4 Biz, en dar kapsamıyla Ehl-i Beyt derken; Hz. Peygamber, Fâtıma, Ali, Hasan ve Hüseyin’i kastetmekteyiz.

1-Mevlânâ’da Peygamber Sevgisi
Mevlânâ, Hz. Muhammed (s.a.s.)’e ve Ashâb-ı Kirama olan sevgisini ifade etmeyi bizzat O’nun bir tavsiyesi olarak kabul etmiş ve bunu her fırsatta dile getirmekten geri durmamıştır. O, hem haliyle hem de diliyleHz. Peygamber (s.a.s.)’e daima hürmet ve muhabbet beslediğini ifade etmiştir. Nitekim bir rubaide; "Canım bedenimde oldukça Kur’ân’ın kulu ve kölesiyim; seçilmiş Muhammed’in yolunun toprağıyım. Birisi, sözlerimden bundan başka türlü bir söz naklederse o kişiden de bîzarım ben, o sözden de" diyerek hem Kur’ân’a hem de Hz. Peygamber’e bağlılığını dile getirmiştir. O, hayatıyla ve eserlerinde ortaya koyduğu fikirleriyle Efendimiz’i ve O’nun soyundan gelenleri kendine rehber edinmiştir. Aslında onun Ehl-i Beyt muhabbeti de Efendimiz (s.a.s.)'e duyduğu sevginin tabii bir sonucudur.

2- Hz. Ali Sevgisi
Hz. Ali, Ashab-ı Kiram arasında Kur’ân, hadis ve özellikle fıkıh alanındaki bilgisiyle temayüz etmiştir. Beş yaşından itibaren hicrete kadar Hz. Peygamber’in yanında yetişip büyümesi, damadı ve amcasının oğlu olması, Tebük seferi dışındaki bütün savaşlarda hazır bulunması gibi önemli özellikleri sebebiyle Müslümanlar Hz. Ali’ye büyük değer vermişlerdir. Hz. Ali’nin fazilet ve menkıbelerine dair rivayetler, diğer sahabe hakkında nakledilen rivayetlerle kıyaslanamayacak derecede çoktur. Diğer taraftan Şia'ya mensup fırkalar, Hz. Ali’nin sahih haberlerde bildirilen faziletleriyle yetinmemiş, özellikle imamet ve imamın vasıfları hususunda İslâm’ın ruhuna aykırı olan birtakım aşırı görüşler ileri sürebilmişler ve ayrıca Hz. Ali’nin rakibi olarak kabul ettikleri Hz. Ebu Bekir, Ömer, Osman gibi sahabileri de kötülemişlerdir. Bu itibarla genelde Ehl-i Beyt, daha dar anlamda Hz. Ali hakkında ortaya konulan tavır, kişi veya grupların İslâmî akide bakımından hangi noktada durduklarını belirlemede önemli bir kıstas olmuştur.
Mevlânâ, Hz. Ali’nin ilim ve anlayış noktasında bizzat Hz. Peygamber tarafından övüldüğünü belirtir. Hadis-i şerifte "Ben ilim şehriyim, Ali de onun kapısıdır."5 buyrulmasından ilham alan Mevlânâ, Hz. Ali için "Sen ilim şehrinin kapısı ve ilim güneşinin şuasısın."6 diyerek bu hususu dile getirir. Yine Mevlânâ, "Sen Allah’ın aslanısın, pehlivanısın, cesurusun."7 diyerek Hz. Ali’yi över. Bununla birlikte o, Allah Resûlü’nün bu kadarla yetinmediğini, Hz. Ali’ye aslanlığına ve cesaretine güvenmemesi gerektiğini ve kâmil bir insanın yanında olmasını tavsiye ettiğini de belirtir.

Mevlânâ, Mesnevî’nin özellikle birinci cildinde Hz. Ali’den övgüyle bahseder. Bir yerde, ihlasın nasıl olması gerektiği hususunda Hz. Ali’yi örnek gösterir ve onun fiillerinin hile ve aldatmadan uzak olduğuna vurgu yapar.9 Bir yerde, Hz. Ali’nin nazar ve akıl sahibi büyük bir veli olduğuna dikkat çekmektedir.10 Başka bir yerde ise, "Ey gönlü sözlerle dolu olduğu halde susan âşık; ötelerden bir haber var mı? Sen "Hel etâ" sûresini oku, "La feta" nüktesini söyle!" diyerek İnsan (Dehr) sûresine işaret etmektedir. Bu sûrede, insanın insan haline gelmeden önce maddî varlığının geçirdiği safhalara işaret edilir. Sûrenin 8. ayetinden sonra –bazı tefsirlerde belirtildiği üzere- Hz. Ali ve Ehl-i Beyt’e sevgi, saygı duyulmasına işaret edilir. Mevlânâ, burada Ehl-i Beyt'e hususi bir saygı gösterilmesi gerektiğine dikkat çeker.

Mevlânâ, Hz. Ali’nin ağzından; "Perde kalksa benim yakînim artmaz." diyerek imanının ne denli güçlü olduğuna işaret etmekte ve onun imanının yakîn derecesinde olduğunu ifade etmektedir.12 Mevlana’nın bir Şiî olup olmadığını göstermesi bakımından Hz. Ali’yi kaçıncı sırada zikrettiği önem arz etmektedir. O, Hz. Ali'yi dört halifenin dördüncüsü olarak kabul eder ve fazilet sıralamasında onu bu konuma yerleştirir.

Hâlbuki bu durum, Şia'nın imamet anlayışına tamamen aykırıdır. Şia'nın en temel görüşü yalnızca Hz. Ali’nin imametinde düğümlendiğine göre, bir kimsenin Şiî kabul edilebilmesi için imamet görüşünü mutlaka kabul etmesi gerekir. Aksi takdirde o kimse Şia'ya dahil edilmez. Bu açıdan Mevlânâ’nın Şiî olduğunu söylemek mümkün değildir.

3- Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin Sevgisi
Mevlânâ, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in güzel ahlak sahibi ve örnek kimseler olduklarını bir misal ile açıklar. "Hasan ve Hüseyin çocukken bir adamın yanlış ve kurallara uymayan bir şekilde abdest aldığını gördüler. Ona en iyi tarzda, nezaketle abdest almayı öğretmek istediler. Adamın yanına gelip 'Bu, bana yanlış abdest alıyorsun, diyor. Her ikimiz de senin önünde abdest alalım. Bak bakalım hangimizin abdesti daha doğrudur?' dediler ve her ikisi de adamın önünde abdest aldılar. Adam, 'Ey oğullarım sizin abdestiniz çok doğru, şeriata uygun ve güzel! Ben zavallının abdesti ise yanlıştı.' dedi."14 Burada Mevlânâ, Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in küçük yaşta olmalarına rağmen sahip oldukları üstün ahlak ve fazileti dile getirmektedir.

B- MEVLÂNÂ’NIN SAHABEYE BAKIŞI
Mevlânâ’nın eserlerinde Hz. Peygamber (s.a.s.)’in ayrı bir yeri olduğu gibi O’nun arkadaşlarının da çok özel bir yeri vardır. O, zaman zaman ashaptan örnekler vermektedir. Bu örneklerinde Mevlânâ’nın çok samimi bir dil kullandığı, onları saygı ve muhabbetle andığı görülür. Nitekim Mevlânâ, Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Ali’nin sahabe arasında mühim bir konuma sahip olduklarını, hatta sahabe denildiğinde bunların isimlerinin akla geldiğini belirterek dördüne de aynı önemi vermektedir.

Mevlânâ ashabın ne denli faziletli, cömert ve tevazu sahibi olduklarını izah ederken Hz. Ömer’den bir hikaye nakleder: "Hz. Ömer zamanında çok ihtiyarlamış bir adam vardı. O kadar ihtiyarlamıştı ki, kız çocuğu ona süt verir ve hizmetini görürdü. Hz. Ömer: 'Bu zamanda senin gibi babasına hakkı geçmiş bir çocuk yoktur.' buyurdu. Kız çocuğu, 'Doğru buyuruyorsun, ancak babamla benim aramda bir fark vardır. Babam beni büyüttü, yetiştirdi ve bir zarar gelmesin diye üzerime titredi. Ancak ben babama hizmet ediyorum ve gece gündüz zahmetinden kurtulmak için de Allah’a dua ediyorum.' şeklinde cevap verdi. Bunun üzerine Hz. Ömer: 'Bu genç Ömer’den daha ziyade fakihtir.' buyurdu."16 Mevlânâ, 'Haşa! Ömer işlerin, sırların hakikatini bilmez olur mu? Yalnız ashabın tabiatı böyle idi. Kendilerini küçük gösterip başkalarını överlerdi.' diyerek Hz. Ömer’in şahsında sahabenin fazilet sahibi olduklarına vurgu yapmaktadır. Ashab-ı Kiram'ın ahlaki vasıflarına dikkat çeken Mevlânâ, insanlara bunu örnek göstermekte ve "Ahlakını Hz. Peygamberin ahlakına benzeten kimselerin, Hz. Ebu Bekir ve Hz. Ömer gibi öleceklerini" söylemektedir.17 Burada Ashab-ı Kiram'ın Allah Resûlü (s.a.s.)'in ahlakıyla ahlaklandığına, bu vesile ile de yüksek bir ahlaka sahip olduklarına işaret vardır. Bu genel izahtan sonra Mevlânâ’nın Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer ve diğer sahabiler hakkındaki görüşlerine bazı örnekler verilecektir.

1- Hz. Ebû Bekir
Mevlânâ, Hz. Ebû Bekir’den "Sıddîk-i Ekber" olarak söz eder.18 Nitekim o, Ebû Cehil’in Hz. Peygamber’in doğruluğunu sırf kin ve nefretinden kabul etmediğini belirtirken Ebû Bekir’in Efendimiz’i manevi bir güneş olarak görüp kabul ettiğini bildirir. Mekkeli müşriklerin Allah Resûlü’nü inkar ettikleri ve alaya aldıkları bir dönemde o, bütün samimiyetiyle Allah Resûlünü tasdik etmiştir. Bu sebeple Mevlânâ, onu en büyük tasdik edici anlamında "Sıddîk-i Ekber" ismiyle anmaktadır. Diğer taraftan Mevlânâ, Hz. Ebu Bekir’i "mağara arkadaşı, dostu"19 olarak da isimlendirmektedir.20 Burada o, hicret sırasında Efendimiz ile Hz. Ebu Bekir’in arkadaşlığına ve özellikle mağarada beraber geçirdikleri üç güne atıfta bulunmakta ve bu arkadaşlığın çok önemli bir ayrıntı olduğuna işaret etmektedir.

Mevlânâ, kâmil insanın vasıflarını anlatırken Hz. Ebu Bekir’den örnekler vermektedir.21 Bir yerde o, Hz. Ebû Bekir’in imanının büyüklüğünü anlatırken "Ebû Bekir’in imanı tartılsa bütün dünya imanına üstün gelir." mealindeki hadisi nakleder ve Hz. Ebû Bekir’in imanının muhkemliğini, yakîn derecesine ulaştığını ifade eder. Başka bir vesile ile, Hz. Ebû Bekir’in faziletini anlatırken yine imanının mükemmel oluşunu örnek vermektedir: "Ebû Bekir namazı, orucu ve sadakası sebebiyle diğer ashaba tercih edilmedi. O, kalbindeki iman ile tercih olundu."22 diyerek Ebû Bekir’in sahabenin en üstünü olduğuna dikkat çekmektedir.

2- Hz. Ömer
Mevlânâ, Hz. Ömer’in imanının büyüklüğünü anlatırken onun bir kerametini zikreder. Hz. Ömer, düşmanlarına karşı kullansın diye kendisine getirilen zehir dolu bir kaseyi, kendi içindeki düşmanını yani nefsini öldürsün diye bir yudumda içer. Bu zehir Hz. Ömer’e tesir etmez.23 Burada, Hz. Ömer’in düşman olarak sadece kendi nefsini gördüğüne işaret ederek kendisiyle mücadelesine değinir ve onu büyük bir Allah dostu olarak kabul eder.

Mevlânâ, Rum elçisinin Hz. Ömer’in yanına gelmesi ve kerametlerini görmesi konusuna değinir. Burada, Hz. Ömer’in sade bir hayat yaşadığına; saltanat, para ve şöhrete hiç önem vermediğine, halkla birlikte olup onların dertlerine çareler aradığı hususuna işaret eder. En önemlisi de Hz. Ömer’in adalet sahibi veli bir kul olduğuna vurgu yapmasıdır.

Rivayete göre Hz. Ebû Bekir, kendisinden sonra kimin halife olacağıyla alakalı bir temayül yoklaması yapmış ve Hz. Ömer’e: "Benden sonra halife olursan ne yaparsın?" diye sormuştu. Ömer (radıyallahu anh), buyurdu ki: "Ben adalet gösterir, hakkı gözetirim." Ebu Bekir: "Doğru söylüyorsun, senden adalet yağıyor." diyerek onu tasdik etmiştir.

Mevlânâ, Hz. Ömer devrinden pek çok örnek verip her vesile ile onun ilim, irfan, adalet sahibi ve mütevazı bir mümin oluşundan bahseder. Halbuki Şia, Hz. Ömer’i gasıp imam olarak kabul eder. Yani Hz. Ali’nin hakkını zorla elinden almış, dolayısıyla zalim bir yönetici olarak görür. Şiî olan ya da Şia'ya meyleden birisinin Hz. Ömer hakkında –yukarıda olduğu gibi- hüsnü şehadette bulunması söz konusu olamaz.

3- Hz. Osman
Mevlânâ, hal dilinin önemini anlattığı bir yerde Hz. Osman’dan örnek vermektedir. "Osman (r.a.) halife olunca minbere çıktı. Halk, acaba ne buyuracak diye bekliyordu. O sustu ve hiçbir şey söylemedi. Sadece halka baktı ve onlarda öyle bir hal ve vecd hasıl etti ki artık dışarı çıkacak halleri kalmadı. Birbirlerini unutmuşlardı. Şimdiye kadar yüzlerce zikir, namaz ve hutbeden onlarda böyle bir durum hasıl olmamıştı…"26 Bu husus Mevlânâ’nın Hz. Osman’ı Allah dostu olarak gördüğünün delilidir.

4- Hz. Âişe
Şiî anlayışa göre Hz. Peygamber’in hadislerinin, ya Ehl-i Beyt imamlarından ya da bu imamlara gönül vermiş Ehl-i Beyt taraftarlarından gelmesi gerekir. Bu anlayışın tabii sonucu olarak Şiîler, sınırlı sayıdaki sahabeden gelen hadis rivayetlerini kabul ederler. Onlar, Hz. Ebû Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman, Hz. Âişe, Hz. Talha ve Hz. Zübeyr başta olmak üzere sahabenin hemen hiçbirini adalet sahibi kabul etmediklerinden onların rivayetlerini de kabul etmezler. Bu itibarla Hz. Aişe’den gelen hadisleri kaynaklarında zikretmezler. Halbuki Mevlânâ, Hz. Aişe’ye Mesnevi’sinde yer vermekte, Hz. Peygamber'le aralarında geçen bazı olayları örnek olarak aktarmakta, ondan "Sıddîka" diye söz etmekte ve Hz. Aişe’yi saygı ve hürmetle anmaktadır.27
Mevlânâ’nın Şiî olup olmadığı hususunda bir fikir verecek diğer bir konu da onun Kerbela matemiyle alakalı tutumudur. Onun Aşure matemini anlatış tarzı gerçekten dikkat çekicidir. O, Halep şehrinde öğrenci iken Şiîlerin Aşure günü mateme girmelerini görmüş ve daha sonra bu konuyu Mesnevî’de anlatmıştır.28 Burada Mevlânâ, Hz. Hüseyin ve taraftarlarını övmüş, onların Hakk’a mensup olduklarını, Müslümanların önde gelen şahsiyetleri bulunduklarını belirtmiş ve onların beden kafesinden kurtulup cennete girdiklerini açıklamıştır. Taraftarlarının Aşure matemi adı altında onlar için feryat etmelerini ise, Hz. Hüseyin ve yanındakilerin ulaştıkları yüce makamları bilmemekle açıklamıştır. Sonra da onlara dönerek "Sizler kendinize ağlayın, kendinizi kurtarın." diye tavsiyede bulunmuş; üst-başlarını yırtmak ve ağlayıp sızlamakla ne Hz. Hüseyin’e ne de kendilerine bir fayda geleceğini anlatmıştır… Mevlânâ’nın Şiî veya Şia sempatizanı olması halinde, Aşure gününü bu şekilde karşılaması ve Şiîlere bu tarzda öğütler vermesi söz konusu olamazdı. Zira Aşure matemi, Şiîlerin en önemli günlerinden olup bu günde yasa girmek, ağlayıp sızlamak, elbiseleri parçalayarak dövünmek en büyük faziletler arasında sayılmaktadır.

Sonuç olarak; Eğer Mevlânâ, iddia edildiği gibi Şiî olsaydı, Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Âişe’den hiç bahsetmezdi ya da bunların hakkında kötüleyici ifadeler kullanırdı. Ancak o, Hz. Peygamber’in bütün ashabını ve özellikle yukarıda isimleri açıklanan bu seçkin sahabileri övgüyle anmış, onlardan pek çok yerde söz etmiştir. Bununla birlikte o, Hz. Ali ve ahfadını da hayırla yad etmiş ve onların faziletlerini anlatmıştır. Aslında Allah’ı ve Peygamberi seven her Müslüman'ın Hz. Ali’yi ve evlatlarını sevmesi gayet tabiidir. Bir bakıma bu durum, imanın tabii bir sonucudur. Ancak bu sevgi, hiçbir zaman Kur’ân ve Sünnet'in çizdiği çerçevenin dışına taşmamalı; Hz. Ali’ye ve evlatlarına insanüstü vasıflar kazandırmamalıdır. Ayrıca Hz. Ali’yi sevmek, diğer sahabeyi kötülemenin bir gerekçesi de olamaz. Mevlânâ, Hz. Ali’yi sevdiği gibi Hz. Ebu Bekir ve Ömer’i de sevmektedir. Onun hem Ali’yi hem de diğer sahabileri kucaklayan, onları övgüyle anan bu yaklaşımı, Ehl-i Sünnet anlayışını yansıtmaktadır. Mevlânâ’nın eserlerini okuyan ve manevî dünyasını bir nebze anlayan bir kimsenin onun Şiî olduğunu iddia etmesi makul değildir. Şu halde Mevlânâ’nın Ehl-i Beyt sevgisi hiçbir zaman aşırı fikirler içermemiş; bu muhabbet zirvede olduğu halde Sünnî çerçevede kalmıştır. Mevlânâ’nın Ali muhabbeti, yukarda delilleriyle ortaya koyduğumuz üzere onun Şiî diye isimlendirilmesine imkan vermez. Zira o, başta Hz. Ebû Bekir, Ömer, Osman ve Aişe olmak üzere sahabenin hepsini hayırla anmış, haklarında Şiî argümanları destekleyecek bir yaklaşımda bulunmamıştır.

Dipnotlar
1.Mithat Baharî Beytur, İran ediplerinden Hidayet Han'ın Dîvan-ı Şemsi’l-Hakâyık adlı kitabını üç cilt halinde dilimize tercüme etmiş ve Dîvân-ı Kebir’den Seçmeler adıyla Kültür Bakanlığı tarafından yayımlanmıştır. Ne yazık ki bu üç ciltlik tercümede, Mevlânâ'ya ait olmayan birçok şiir bulunmaktadır. Bu şiirler birtakım Şiî ve İsmâilî şairlere aittir. Söz konusu eserin bir ayıklama yapılmadan dilimize çevrilmesi yurdumuzda, Mevlânâ'nın yanlış tanınmasına sebep olmuştur.
2.Can, Şefik, Mevlânâ, Hayatı, Şahsiyeti, Fikirleri, Ötüken Yay. İstanbul 1997, s. 327.
3.Gölpınarlı, Abdülbâki, Mevlânâ'dan Sonra Mevlevîlik, İstanbul 1983, s.300.
4.Ehl-i beyt terimi hakkında geniş bilgi için bk. Mustafa Öz, "Ehl-i Beyt", DİA, X, 498-500.
5.Hâkim, Müstedrek, 3/137; Taberani, Mucemu'l-Kebir, 11/65; Tirmizî, Menâkıb 20.
6.Biz bu çalışmamızda Mesnevî (çev.: Veled İzbudak, Gözden Geçiren; Abdülbaki Gölpınarlı, İstanbul 1988, I-VI) ve Şerh-i Mesnevî’yi .(Tahirü’l-Mevlevî, Şerh-i Mesnevî, İstanbul 1963, I-IX) birlikte kullandık. Buradan sonra ilk eser Mesnevî, ikinci eser ise Şerh-i Mesnevî diye zikredilecektir. "Sen ilim şehrinin kapısı ve ilim güneşinin şuasısın" ifadesi için bkz.: Mesnevî, I, 300, by.3764; Şerh-i Mesnevî, V, 1733, by. 3754; ayrıca bk. Şems-i Terbizî, Makâlât, (çev. Mehmet Nuri Gençosman), I, s.98.
7.Mesnevî, V, 1388, by. 2958.
8.Mesnevî, I, 238, by. 2960.
9.Mesnevî, I, 297, by. 3721; Şerh-i Mesnevî, V, 1719, by. 3712.
10.Mesnevî, I, 300, by. 3760; Şerh-i Mesnevî, V, 1731, by. 3748.
11.Dîvân-ı Kebirden Seçmeler, III, 49.
12.Mevlânâ, Fîhi Mâfîh, s.45.; Şems-i Terbizî, Makâlât, I, s.30; Sultan Veled, Maarif, (çev.: Meliha Anbarcıoğlu), I, s.42-43.
13.Mesnevî, I, 301, by. 3773; Şerh-i Mesnevî, V, 1736, by. 3764.
14.Mevlânâ, Fîhi Mâfîh, s.242-243.
15.Mevlânâ, Fîhi Mâfîh, s.347.
16.Mevlânâ, Fîhi Mâfîh, s.331-332.
17.Dîvânı Kebirden Seçmeler, II, 972, by. 466.
18.Şerh-i Mesnevî, IV, 1146-1147, by. 2370-2372. ayrıca bkz.: IV, 1275, by. 2692.
19.Bu hususla ilgili bkz.: Tevbe sûresi, 40.
20.Dîvân-ı Kebirden Seçmeler, II, 160, by.441; III, 1198, by 556; V, 2173, by.1064.
21.Mevlânâ, Fîhi Mâfîh, s.206.
22.Mevlânâ, Fîhi Mâfîh, s.325-326.
23.Mevlânâ, Fîhi Mâfîh, s.186-187.
24.Mesnevî, I, 111, by. 1390; Şerh-i Mesnevî, III, 728 vd., by. 1390 vd.
25.Sultan Veled, Maarif, I, s.118-19.
26.Mevlânâ, Fîhi Mâfîh, s.202; ayrıca bk. Mesnevî, IV, 40-43.
27.Örnek olarak bk. Mesnevî, I, 160-165; Şerh-i Mesnevî, IV, 979, by. 1970-1973; IV, 997, by. 2010; IV, 1004-1006, by. 2025-2032 ; VIII, 1010, by. 7358.
28.Mesnevi, c.VI, by.793 vd.