Millî Kültürümüzün Bir Yansıması: Vakıflar
Selim Sencer
Bu konuyu yazıcıya gönder Bu konuyu arkadaşına gönder
Bu yazı 566 kez okundu.
Sesli Versiyon
Sesli Dinle

Türk-İslâm kültürü, asırlarca İslâm dünyasına bunun da ötesinde insanlığa birçok değer bırakmış ve bırakmaya da devam etmektedir. Bu değerler etrafında, fertler benliklerinden sıyrılarak insanlığa katkıda bulunma iştiyakıyla gayret etmiş, toplum yararına dev eserler ve müesseseler vücûda getirmişlerdir. Bu kurumların sağlıklı bir şekilde hayatiyetlerini devam ettirebilmeleri için, onlara "vakıf" kavramı etrafında hukukî bir kimlik kazandırılmıştır. Vakıf kelimesinin sözlük mânâsı, "hapsetme", "hareketten alıkoyma"dır. Terim mânâsı ise bir malı alınıp satılmaktan ebediyen alıkoyarak Allah yoluna sarfetme, Allah'ın kullarının yararına tasadduk etmektir. Vakfeden kimseye de "vâkıf" denir.1

Yardımlaşma ve dayanışma anlayışı, geçmişten günümüze milletimizin içtimâî bünyesinin vazgeçilmez bir unsurudur.2 Bu anlayış, liderlerden başlamak üzere toplumun bütün katmanlarına sirâyet etmiştir. Zîrâ, Türklerin ilk yazılı kaynağı Göktürk Kitabeleri'nde hakanlar, kendilerini ifade ederken, mesûliyet şuuruyla açları doyurduklarını, yoksulları giydirdiklerini ve fakirlerin ihtiyaçlarını karşıladıklarını anlatmaktadırlar.3

Türk-İslâm dünyasında kurumsal mânâda Selçuklularla başlayıp Osmanlı ile zirveye çıkan vakıf hizmetlerinin temelinde Kur'ân-ı Kerîm ve Sünnet olduğu da muhakkaktır.4 Bunu vakıfların tüzüğü hükmündeki vakfiyelerde5 açıkça müşâhede etmekteyiz. Vakfiyelerinde vâkıflar, eserlerini oluşturma gerekçelerinden bahsederken şu âyetlere atıfta bulunmaktadırlar: "O gün ki ne mal fayda verir ne de evlâtlar." (Şuara, 26/88), "Kendilerine rızık olarak verdiklerimizden infâk ederler." (Bakara, 2/3) "Kendiniz için her ne iyilik işlemiş olursanız, Allah katında onu bulursunuz." (Bakara, 2/110), "Yerin üstünde olan herkes fânidir." (Rahman, 55/26), "Sizin yanınızdaki tükenir, Allah katında olan ise kalıcıdır." (Nahl, 16/96) ve "Allah'ın mescitlerini yalnızca Allah'a ve ahiret gününe iman edenler imar edebilir." (Tevbe, 9/8).

Ayrıca, vâkıfların Peygamberimiz'in (sallallâhu aleyhi ve sellem) şu hadîslerini kendilerine referans aldıkları görülmektedir: "Kim Allah için bir mescit inşâ ederse, Allah da onun için Cennet'te bir ev inşâ eder." (Müslim, Mesâcid, 24; Buhârî, Salât, 65) "İnsan öldüğü zaman şu üç şey hâriç ameli kesilir: Bunlar; sadaka-i câriye, insanların faydasına olan ilmî eser, dua eden sâlih bir evlât ." (Müslim, Vasiyet, 14; Ebû Dâvut, Vesâyâ, 14). "Dünya ahiretin tarlasıdır." (Keşfü'l-Hafa, c.I, s.368).

Bunlarla birlikte vakfiyelerde vâkıfların, daha birçok âyeti ve hadîsi kendilerine rehber edinerek bu eserleri inşâ ettikleri görülmektedir.

Vakıflar, milletimizin seciyesinin ve hayırseverliğinin bir terennümüdür. Bu hakîkat, Şeyh Edebâli'nin Osman Gazi'ye verdiği öğütte "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın."6 cümlesinde veciz bir şekilde ifâdesini bulmuştur. Sadece devlet erkânı ve zenginler değil, çok az mala sahip olanlar bile çağın şartlarına ve gereklerine göre çeşitli mâhiyette vakıflar vücûda getirmişlerdir. Vakıflar; eğitim, sağlık, bayındırlık, savunma, sosyal ve daha pek çok alanda hizmetlerde bulunmuşlardır.

Şimdi birkaç örnekten hareketle konuyu açıklamaya çalışalım. Peygamberimiz'in Medine Mescidi bünyesinde oluşturduğu eğitimi kendilerine model alan ecdadımız, yaptıkları câminin yanına mutlaka bir medrese inşâ etmişler7 veya cami içerisinde bu eğitimin devam etmesini sağlamışlardır. Medreseleri bugünkü mânâda bir yerleşke şeklinde yaparak, öğrencilerin kalacakları yerleri, uygulama alanlarını, temizlik ihtiyaçlarını giderebilecekleri hamamları eğitim yuvalarının etrafında inşâ etmişlerdir.8 Söz konusu kurumlarda, insanı merkeze alan hizmet anlayışının ayırt edici alâmetlerinden birisi de, buralarda görev alacak kişilerin şahsiyet özelliklerine hâssaten dikkat edilmiş olmasıdır. Nitekim, muallimlerin büyük bir titizlik içerisinde devrin ehil kimselerinden seçilme şartı vakfiyelerde belirtilmektedir. Bu da, bize, bugün yeni yeni telâffuz edilen "Toplam Kalite Yönetimi"nin ecdâdımız tarafından o günlerde uygulandığını göstermektedir.

Öte yandan Osmanlı'nın yükseliş döneminde medreselerde, dînî ilimlerin yanında fennî ilimler de okutulmuştur. Sahn-ı Semân9 ve Süleymaniye10 medreseleri bunun en güzel örneklerindendir. Eğitime büyük önem veren Osmanlılar, bunun vazgeçilmez bir unsuru olarak da büyük kütüphaneler inşâ etmişlerdir.

"Hayırda yarışınız." (Mâide, 5/48) âyetini kendine kılavuz yapan bu millet, faydalı eser binâ etme arzusuyla âdetâ birbiriyle yarışmış; halka hizmet etmeyi Hakk'a hizmet kabul etmiştir. Vâkıflar, eğitim müesseselerinin yanında birçok imâret,11 şifahâne,12 sebil,13 çeşme yaptırmış ve vakfetmişlerdir. Hasbîliklerinin ve hizmetlerinin karşılığını da sadece Allah'tan beklemişler, muhtaçlara yardımı, onların en tabiî hakkı kabul edip vermişlerdir. 2. Mahmud'un 1. Abdülhamid için yaptırdığı Eminönü-Bahçekapı'daki Hamidiye imâretinin kapısı üzerinde Kur'ân-ı Kerîm'de ebrârın ağzından aktarılan "Biz size sırf Allah rızası için ikram ediyoruz, yoksa sizden karşılık istemediğimiz gibi bir teşekkür bile beklemiyoruz." (İnsan, 76/9) sözü bu civânmertliğin göstergesidir.

"Allah rızası için yaptığınız maddî yardımlarınızı açıkça verirseniz ne güzel! Ama bu hayırlarınızı saklı tutar ve muhtaçlara ulaştırırsanız, bu sizin için daha hayırlı olur ve Allah bu sebeple bir kısım günahlarınızı affeder. Allah, yaptığınız bütün şeylerden haberdardır." (Bakara, 2/271) âyetinden ilham alınarak hayata geçirilen sadaka taşları ise bu toplum fertleri arasındaki yardımlaşmanın ne kadar nazik, zarif ve asilce yapıldığını bizlere göstermektedir.. Herkes tarafından bilinen yerlere konulan taşlara zenginler parayı bırakır, ihtiyaç sahipleri de gece veya hiç kimsenin görmediği bir anda giderek, buradan ihtiyacı kadarını alır, fazlasına tenezzül etmez; durumu düzeldikten sonra da aldığını veya daha fazlasını kendisi gibi ihtiyaç sahiplerine, zor zamanlarında kullanması için bırakırdı.

Geçmişte vakıflar, bugün belediyelerin ve daha pek çok kurumun yapamadıkları veya yapmadıkları vazifeleri îfa ederek çok büyük bir boşluğu doldurmaktaydı. Zikri geçen kurumların en güzel örneklerinden birisi Hacı Safvet Bey'in 12 Temmuz 1916'da şehit ailelerinin korunmasına yönelik tesis ettiği "dullar evi"dir. Müessesenin kuruluşunda ihmal edilmeyen ilginç nokta, annelerin şefkatinden mahrum kalmamaları düşünülen şehit çocuklarının da burada kalmasının sağlanması ve eğitimlerinin sürdürülebilmesi için de sorumlu müdîre hanımın görevlendirilmiş olmasıdır.14

Ecdâdımız, bir yeri fethettiği zaman, savaş sebebiyle orada oluşan hasarı hemen gidermiş, bununla da yetinmeyerek halk için gerekli olan bütün müesseseleri, zaman geçirmeden, kurduğu vakıflar aracığıyla vücûda getirmiştir. Burada dikkat çekilmesi gereken en önemli nokta imâr faaliyetlerinin tümünde, herhangi bir ırk, dil, din ayrımı yapılmamış olmasıdır. Osmanlı'nın altı asır boyunca üç kıtada kalması ve fethedilen yerin halkı tarafından sevinçle karşılanmasının ve kabul görmesinin en büyük sebeplerinden biri de bu olsa gerektir. Gün gelmiş Osmanlı, Balkanlardan ve Ortadoğu'nun yönetiminden çekilmiş; ama geride dev hizmet müesseselerini bırakmıştır. Yani şeklen oraları bırakmasına rağmen, eserleri ve ruhuyla hâlâ oralarda yaşamaya devam etmektedir. Balkanlarda ve Ortadoğu'daki Osmanlı eserlerinin varlığı bu gerçeğin en açık kanıtıdır.

Eski Yugoslavya'da, İslâm Birliği Başkanlığı istatistiklerine göre; iç savaştan önce 6.941 adet eski eserden, 2.060 cami, 740 mescit, 1.210 mektep-medresenin faaliyet gösterdiği tespit edilmiştir. Günümüzde Vakıflar Genel Müdürlüğü Kültür ve Tescil Dairesi Başkanlığı Arşivi'nde kabaca yapılan bir tasnife göre Bulgaristan'da 407, Romanya'da 260, Yunanistan'da 854, Bosna'da 162 civarında Osmanlı zamanında kurulan vakıf bulunmaktadır. Tabi ki bu sayı diğer arşiv ve kütüphânelerdeki vakfiye ve belgelerde dikkate alındığında artacaktır.

Vakıflar, asırlar boyunca Türk-İslâm medeniyetinin inşâ edici bir parçası olarak yaptıkları hizmet ve gördüğü fonksiyonlarla muhtemel sosyal patlamalara engel olmuş, paylaşma kültürü neticesinde zengin fakir uçurumunun oluşumunu engellemiş, böylece sosyal adaleti ve barışı gerçekleştirmiştir. Diğer taraftan gelirlerin halkın yararına tekrar sunumu ile ekonominin gelişimine katkıda bulunmuştur. Mevcut vakıf eserlerin devamı için vakfedenlerin dükkân, han, bedesten yaptırmaları ve gelir getirici başka unsurların fabrika gibi küçük işletmelerin işlerliğinin devamını sağlamaları, devlet bütçesi adına mâlî bir disiplin oluşturmuştur.

Milletimiz, geçmişte olduğu gibi idealize ettiği ahlâkî değerler istikâmetinde bugün de, Anadolu topraklarından dünyanın dört bir tarafına yayılan emsâli görülmemiş bir yardım kervanı başlatmıştır. Bir nevi Anadolu'da kök salan ve beslenen iyilik ağacı cihânın her köşesine dal budak salmış, meyve vermiştir. Başkalarının rahat ve huzur içerisinde yaşaması adına âdetâ kendini unutan fedâkâr Anadolu insanının yardım elinin Tsunami felâketiyle Endonezya'ya ve Malezya'ya, açlıkla mücadele eden Afrika ülkelerine, savaşla her şeylerini kaybeden Bosna-Hersek, Kosova, Nahcıvan, Filistin ve Lübnan halkına, iftar çadırlarıyla da Balkanlara, hattâ Moskova'ya, New York'a kadar ulaştığı görülmektedir. Pakistan depreminde, Devlet Başkanı Pervez Müşerrerif'in ifadeleriyle devletin yetişemediği en ücrâ yerlere kendilerinden önce digerkâm Anadolu insanı ulaşmıştır. Hele bir ilkokul talebesinin kendisi için hediye alınan bileziği Pakistan'daki kardeşlerine göndermesi Türk milletinin âlîcenaplığının taçlandırılmasıydı. Nitekim o ülkenin devlet başkanı da bu çocuğumuzu devlet madalyası ile mükâfatlandırmıştı.

Komşularımızı ve okyanusları aşan bu yardımlarla sağlam dostluklar kuran bizler, Yahya Kemal'in ifadeleriyle kökü mâzide olan âtiyiz. Bu meyânda geçmişte sahip olduğumuz değerlere yeniden sahip çıkmalı, onları çağın şartlarına göre bir kere daha şekillendirmeli ve bugün insanlığın en fazla ihtiyaç duyduğu alanlara cevap verebilecek, toplumumuza ve bunun da ötesinde, dünya insanlığına hayat üfleyecek, iksir olacak müesseseleri kurmalıyız ve yaşatmalıyız.

* Araştırmacı-Yazar
selim.sencer@yeniumit.com.tr


Dipnotlar
1. Ömer Hilmi Efendi, İthâfu'l Ahlâf Fî Ahkâmi'l-Evkâf, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayını, Ankara (tarihsiz), s.13; Bahaeddin Yediyıldız, XVIII. Yüzyılda Türkiye'de Vakıf Müessesesi, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 2003, s. 8-9; Ahmet Akgündüz, İslam Hukukunda ve Osmanlı Tatbikâtında Vakıf Müessesesi, OSAV Yayını, İstanbul 1996 (II.Baskı); s. 77-78
2. Türkler'deki yardımlaşma anlayışı hakkında bkz. Prof. Dr. A. Caferoğlu, İçtimai Muâvenet, Vakıflar Dergisi, sayı: II, Ankara 1942, s. 185-193; Halim Baki Kunter, Türk Vakıfları ve Vakfiyeleri, Vakıflar Dergisi, Sayı:I, Ankara 1938, s. 103-129
3. Mustafa Gökmen, Eski Türk Kitabeleri, İstanbul 1981 (II.Baskı), s. 21,35.
4. Vakıf kurumunun ortaya çıkışıyla ilgili farklı nazariyeler ileri sürülmektedir: Bkz. Fuad Köprülü, İslam ve Türk Hukuk Tarihi Araştırmaları ve Vakıf Müessesesi, Akçağ, Ankara 2005 (II. Baskı), s. 299-314
5. Vakfiye, vakıfların hüküm ve kâidelerini ihtivâ eden resmî belgedir. Ömer Hilmi Efendi, a.g.e., s. 15
6. Ahmet Şimşirgil, Kayı, Tarih Düşünce Kitapları, İstanbul 2004 (I.Baskı), s. 10
7. Nazif Öztürk, Menşei ve Tarihi Gelişimi Açısından Vakıflar, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayını, Ankara 1983 (I.Baskı), s. 7 (1-26 arası detaylı bilgi)
8. Bununla ilgili örnek olarak bkz. Kemal Edip Kürkçüoğlu, Süleymaniye Vakfiyesi, Vakıflar Genel Müdürlüğü Neşriyatı, Ankara 1962, s. 13 v.d.; İbrahim Ateş," Eğitim Hizmetleri Açısından Vakıflar", I. Vakıf Haftası, Ankara 1984, s. 37-41.
9. Fatih Sultan Mehmet tarafından Fatih Camisi etrafına yaptırılan sekiz aded olan yüksek ihtisas medreselerine denir. Fahri Unan, Kuruluşunda Günümüze Fâtih Külliyesi, Türk Tarih Kurumu Yayını, Ankara 2003, s. 61-68; Ekmeleddin İhsanoğlu, Osmanlılar ve Bilim, Nesil Yayınları, (II. Baskı) İstanbul Ağustos 2003, s. 45-99.
10. Süheyl Ünver, Süleymaniye Tıp Medresesi'nin başlangıcından XIX. yy. ikinci yarısına kadar geçirdiği merhaleleri, tarîhî vesikalara dayanarak anlatmaktadır. Süheyl Ünver, "Süleymaniye Külliyesinde Dâruşşifa, Tıp Medresesi ve Dârulakâkîre Dâir", Vakıflar Dergisi, Sayı:2, Ankara 1942, s. 195-207; Kemal Edip Kürkçüoğlu, Süleymaniye Vakfiyesi, Vakıflar Umum Müdürlüğü Neşriyâtı, Ankara 1962, s. 10, 40-42.
11. Medrese talebeleriyle, fakirler için yemek pişirilerek ücretsiz dağıtıldığı yerlere denir. Bugünkü "aşevleri" anlamında kullanılmakla birlikte; geçmişte imâretler, aşevlerinden daha farklı niteliklere sahipti. Bkz. M. Zeki Pakalın, a.g.e., Cilt:II, s. 61.
12. Geçmişte hastaneler, "Bîmâristân", "Dâruşşifa", "Dârussıhha", "Dârulafiye", "Dârurrahha" ve "Mâristan" olarak adlandırılmaktaydılar. Ancak, Osmanlılar'da daha çok hastaneye "Daruşşifa", "Bîmârhâne", "Şifahâne" veya "Tımarhâne" denilmekteydi. Arslan Terzioğlu, "Bîmâristân", Türkiye Diyanet Vakfı İslam Ansiklopedisi, Cilt:6, İstanbul 1992, s.163-177
13. Sebil tabiri, hayır yapmak maksadıyla su dağıtılan, etrafı demir parmaklıklarla çevrili genelde kubbeli yapılar için kullanılır. Bunlara "sebilhâne"de denilir. Su görevliler eliyle dağıtılmaktaydı. Yazın suların soğutulması için dağlardan kar ve buz getirilmekteydi. Mehmet Zeki Pakalın, Osmanlı Tarih ve Deyimleri Sözlüğü, MEB Yayını, c.III, İstanbul 1983, s.135-136
14. İbrahim Ateş, "Bursa'da İnegöllüoğlu Saffet Bey'in Yaptırdığı Dullar Evi", XII. Vakıf Haftası Kitabı, Vakıflar Genel Müdürlüğü Yayını, Ankara 1995, s. 25-33.


Vakıf Düşüncesi
Vakıf; geliri, fakir-fukaraya veya dinî bir müessesenin ikamesine, ihyasına vs. matuf olmak üzere kişinin, şahsî malını mülkiyetinden çıkarmasıdır. Kısaca tarif etmeye çalıştığımız bu mânâdaki vakfın, Devr-i Risalet'te meydana geldiği ve Seyyidina Hz. Ömer'in de bu düşüncenin bânisi olduğu kabul edilmektedir.

Emevi, Abbasi ve daha sonraki gelen İslâm devletleri döneminde vakıf anlayışı, doruk noktaya ulaşmıştır. Osmanlı dönemine gelindiğinde ise, bu mânâda bir vakıf anlayışının güdükleşmiş olmakla beraber vakıf hizmetleri farklı bir çizgide devam etmiştir. Şöyle ki her seviyede talebe okutmak, onların iaşe ve ibatesini sağlamaktan tutun, göçmen kuşları korumaya kadar uzanan çizgide birçok vakıf kurulmuştur. Bu yönüyle Osmanlı Devleti, değişik kültürlerin ortak devleti olduğu gibi, aynı zamanda bir vakıf kültürü devletidir de.

Günümüz Türkiye'sindeki yaygın vakıf anlayışına gelince; bu düşünce âbâ ü ecdad'dan tevarüs edilen şeyleri yeniden bir kez daha ihya etmeye yöneliktir. Ne var ki, bu bir dönemde inkıtaya uğradı, vakıflarla inşa edilip desteklenen müesseseler satışa sunulup, zaman zaman amacının dışında istihdam edildi. Muvakkaten öyle bir inkıta dönemi yaşanmasına rağmen, milletimizin ruh ve mânâ köküne yerleşmiş olan bu duygunun yeniden hayat bulması ve ülke sathına yayılması şâyân-ı dikkattir. Açılan yüzlerce imam-hatip, Kur'ân kursu, camiler ve bu müesseseleri besleyecek vâridât kaynakları bu düşüncenin tecessüm etmiş şekilleridir. Bunların yanı sıra çağını idrak etmişliğin bir ürünü olarak karşımızda duran okullar, yurtlar, pansiyonlar vardır. Bunlar ruh ve mânâ köküne bağlı, ülkesini hemen her sahada temsil edebilecek seviyede insanların yetiştirilmesi gayesine matuf olarak kurulmuştur. Kuruluş gayesine uygun olarak da hizmet etmektedirler. Bu açıdan böylesi müesseseleri, "Bu milleti tekrar nasıl ikame eder, yeniden nasıl ihtişamını kazandırıp misyonunu eda ettiririz ve geleceğimizi, aydınlık gençliğin, nesillerin omuzlarında nasıl bayraklaşmasını sağlarız?." düşüncelerinin bir arayış ve ürünü olarak görebiliriz. Onun için de bütün insanların bu kervana katılımını sağlamamız ve böylece insanımızın eğitim-kültür seviyesini yükseltme adına gerekli müesseselere omuz verenlerin çoğalmasını temin etmemiz, bizlerin üzerine düşen bir vecibe ve vazifedir.

M. Fethullah GÜLEN
Fasıldan Fasıla - 3 s. 194