Dinî, millî veya ictimaî özel bir kudsiyeti ve ehemmiyeti olduğu için ümmetçe ve milletçe kutlanan gün veya günlere bayram denir. Bayram, bir kısım imtiyazları ve hususiyetleri sebebiyle bir günün diğer günlerde olmayan, o güne has bazı umumî merasimlerle kutlanması olarak da tarif edilebilir. Bugünlerin kendine mahsus bir manası ve tes'îd biçimi vardır. Özünde ise büyük bir neş'e, sürur ve mutluluk bulunur. "Bayram, İslâmî duygu ve düşüncenin sızıp kâsesinden dışarıya çıktığı ve köpürüp her yanı sardığı bir buluşma günüdür."1
Bayram kelimesinin aslı olduğu ileri sürülen farsça bazrâm veya bezrem kelimesi, sevinç ve eğlence günü manasına gelmektedir ki, çiçekler ve ışıklarla bezenen yere "bazrâm gir, yani gönül açan yer" denilir.4 Arapça'sı ıyd, çoğulu a'yâddır. Bayram tebriğine ta'yîd, bayramlaşmaya da muayede denilir. Bugünlere ıyd denilmesi, bunların bir huzur ve meserret zamanı olup avdetleriyle tefe'ül edilmesinden veya bunlarda Allah Teala'nın birçok avâid-i ihsanı (ihsan gelirleri) tecelli eylediğinden dolayıdır.2 Iyd/bayram kelimesi, Kur'an-ı Kerim'de tek bir âyette geçmektedir: [Maide 5/114]. Bayramlar, Allah'ın büyük bir ikramı nev'inden "hukuk-u ibâd / kulların hakkı"3 olarak da yorumlanmıştır.
İslamiyette bizzat Hz. Peygamber'in (sallallahü aleyhi ve sellem) Allah'ın emri doğrultusunda kavlî ve fiilî olarak teşrî' buyurmuş oldukları dinî bayramlar, haftalık cuma bayramı, senelik de (arafe'yle beraber) kurban ve ramazan bayramlarıdır. "Cenâb-ı Hak, cuma gününü (bayram olarak) bize ihsan etmiştir."5 Bu hadis-i şerifte cuma günün müslümanların (haftalık) bayram günü olduğu açıkça ifade edilmiştir.
"Arafe günü, nahr günü (kurbanın birinci günü) ve teşrîk günleri (kurbanın 2, 3 ve 4. günleri) biz müslümanların bayramıdır."6 beyanıyla kurban bayramının teşrî' kılınışını bildiren bu hadiste arafe gününün de her ne kadar kurban bayramının bir mukaddimesi şeklinde mütalaa edilmesi ma'ruf ve meşhur olsa da- bayram olduğu belirtilmiştir. Dolayısı ile karşımıza dört bayram çıkmaktadır; ancak arafeyi bir başka hadisin ifadeleri ışığında "bütün senede affedilenlerden daha çok mü'minin cehennemden azad olduğu gün"7 olması hasebiyle "mü'minlerin cehennemden kurtuluş bayramı" şeklinde algılayıp, müstakillen olmasa bile en azından kurban bayramına dahil bir bayram günü olarak değerlendirmek isabetli olacaktır.
Dinî bayramlar, hicrî birinci yılda meşru kılınmıştır. Rasulullah (sas) hicretle Medine'ye geldiğinde Medinelilerin iki bayram günü vardı. O günlerde oynayıp eğlenirlerdi. "Bu iki gün(ün mana ve mahiyeti) nedir?" diye sordu. "Biz cahiliye devrinde bu günlerde eğlenirdik!" dediler. Aleyhisselatü vesselam: "Allah Teala, kutlamakta olduğunuz bu iki gününüze karşılık, size onlardan daha hayırlı diğer iki gün lutfetti: yevm-i edhâ (kurban bayramı) ve yevm-i fıtr (ramazan bayramı)."8
Medinelilerin daha önce kutlamakta oldukları günlerin, nevruz ve mihrican bayramları olduğu söylenir. Bu günlerin değiştirilmesinin sebebi şudur: Bayram olarak kutlanılan bütün günler incelendiğinde, onların mutlaka dinî bir nişaneyi takdis etmek, yahut mezhep imamlarına uygunluk arzetmek, ya da daha başka dinî mahiyet içeren bir sebebe dayandığı görülür. Rasûl-i Ekrem onları, eski adetleriyle başbaşa bırakmış olsaydı, cahiliye dönemi din anlayışı takdis edilmiş olacağından, atalarının yolları tervic edilmiş olabilirdi. Bu endişeyle onlara, hanif İslâm dinine ait nişanelerin yüceltildiği iki günü bayram kıldı ve kutlamalara, Allah'ı anmak ve bazı taatleri işlemek görevi de ekledi ki, bayram günlerinde müslümanların bir araya gelmeleri sadece eğlenceye yönelik olmasın, Allahın dinini yüceltme amacından geri kalmasın.9
İslam dini, her müessesesinde kendi istiklaliyet ve orijinalitesi kurduğu gibi, bu konuda da iki cahiliye adetini kaldırmış, yerlerine ilâhî kaynaklı iki bayram teşrî' etmiştir. Böylece mü'minlerin bayramı da İslâmca olmuştur. Müslümanların haftalık bayramı olan cuma gününün kılınması farz olan hususî ibadeti cuma namazı bulunduğu gibi senelik bayramları ramazan ve kurban bayramlarının da kılınması vacip olan hususî bayram namazları vardır. Mü'minlerin bayramı ibadetle başlar; zira hakikî sürur Allah'a ibadettedir. Bayramlar getirilen tekbirlerle sonsuzluğa açılır; amel-i salihin artırılması ile ahiret hesabına büyük değerler kazanır. Kur'ân-ı Kerim'inde "Onlara söyle ki, ancak Allah'ın lutfuyla ve rahmetiyle ferahlansınlar!" [Yunus 10/58] buyurmak sûretiyle Cenab-ı Hak, mü'minlere ihsan-ı ilahî ile ferahlanmalarını emretmektedir. Cuma, ramazan, arafe ve kurban bayramları da o İlahî lütufların başlıcalarındandır.
Bayram kavramı, tarihî süreç içerisinde ıstılahî anlamından artık olarak, lügavî manasından istinbatla daha genel bir anlam çerçevesine de oturtulmuştur. Buna göre büyük mutluluk kaynağı olan hadiseler ve bu hadiselerin vuku zamanları da bayram olarak tavsif etmiştir. Hatta değil sadece insan ve cinlerin, belki gök ehlinin ve meleklerin bile kendilerine mahsus bir nevi bayramlarından bahsedilmiştir. Örneğin Cemâlullah'ı seyr ü temaşa etmeleri zamanı meleklerin en büyük bayramıdır. Yine Peygamber Efendimiz'e ilk defa ilâhî vahiy geldiği esnada, "Yıldızlar dökülüp saçıldığı zaman" [İnfitar 82/2] âyetinde ifade edilen manzaraların bir nümunesini gösterir tarzda yıldızların dökülmesi, Zât-ı Ahmediye'nin cin ve inse peygamberlikle teşrif etmesini bir bayram olarak algılayan semavat ehlinin yapmış oldukları sevinç nişanesi bir kutlamadır, bir şenliktir.10 Nitekim Kutlu Doğum'un bütün varlık âleminin bir bayramı olduğu şu ifadelerde de dile getirilmiştir: "Bir bayram vardır ki, o, bütün insanlık, hatta bütün bir varlık âleminin bayramı sayılır; o da Allah Resûlü'nün dünyaya teşrif buyurarak tenezzülen aramıza girip bizi şereflendirdiği gündür.. Velâdet-i Ahmediye'dir. Evet, O Nûr sayesinde bütün cahiliye karanlıkları yırtılmış ve âlem nûra gark olmuştur. Bu da Cenâb-ı Hakk'ın cin ve ins'e en büyük bir lütfu ve büyük bir ihsanıdır."11
Kur'an-ı Kerim'in ahir zamanda yeniden insanlığın hidâyet ve saadetine vesile olması da, "bütün kıt'alara şamil bir hâkimiyet-i İslâmiyenin nurlu ve büyük bir bayramı"12 şeklinde yorumlanmış ve İslam âleminin istikbaldeki büyük bayramı olarak nitelendirilmiştir.13 Hassaten Osmanlı Devlet-i Aliyesinin gurubundan sonra İslâm dininin insanlık çapında dirilişi istikametinde gerçekleşen her müsbet adımı, Bediüzzaman gibi ilim ve aksiyon imamları, hep İslam'ın ahir zamandaki büyük bayramının bir mukaddimesi olarak görmüş ve öyle yorumlamışlardır.14 Hassaten son yüzyılda mü'minler, bayramları İslam âleminin mazide olduğu gibi dini, milli, siyasi, iktisadi, kültürel.. alanlarda hakimiyeti elde etmesiyle idrak edeceği büyük bayrama vesilelikleri nokta-i nazarından değerlendirmekte.. ve haklı olarak- bu meyanda bir takım dileklerde ve yorumlarda bulunmaktadırlar.15
Edebî ve tefekkürî açıdan pek çok bayram tavsif ve tasvirleri yapıla gelmiştir. Örneğin: Bahar ağaçların bayramı,16 yeryüzü ve kainat da zîruh her mahluk için bayram yeri olarak değerlendirilmiştir.17 Tasavufta da kendine has bir bayram kavramı gelişmiştir. Örneğin: "Böyle (sekine ve tuma'nîneye mazhar) bir ruh için dünya, affa giden yolda hazırlanmış bir Arafat; ondaki zaman, büyük bayram için bir arefe; ukbâ ise bayramlar bayramıdır."18 cümlesi, bayramı tasavvufî bir yoruma oturtmaktadır. Kaderini milletine adamış nice vatan aşıkları da "Gün doğa ülkemize / "Bayram o bayram olur."19 diyerek bayram kutlamalarını ülkesinin şahlanışına tehir eder ve "Her gecenin bir gündüzü, her gündüzün de bir gecesi vardır. Allah'ın günleri insanlar arasında dairevî olarak dönüp-duruyor. Bugün birilerine bayram, yarın da başkalarına. Bakalım meşime-i şeb'den neler doğacak!.."20 dualarıyla kanatlanırlar.
"Bayram bir neş'e ve sürur günüdür. Bilhassa manâsını bilenler için. İnsanlar sevinçli ve huzurlu görünürler bayramlarda. Yaratıcı'nın affına mazhar oldukları, cürm ü hatalardan kurtuldukları, geçmişi ve geleceği bir kere daha iç içe yaşadıkları için... Her bayram, milletin gönlünde bir huzur, vatanın simasında bir sürur olarak belirir ve bir sürü hâtıraları tedâî ettirmekle de kemâle erer."21 Şimdi cuma, ramazan, arafe ve kurban bayramlarını ilgili âyet ve hadislerin ışığında ve bazı ulemânın yorumlarıyla icmâlen ele almaya çalışalım:
CUMA GÜNÜ
Müslümanların Haftalık BayramıSemavî, gayr-i semavî bütün dinlerin kutsal saydığı bazı özel günler vardır ve bu zaman dilimlerinde kendine özgü birtakım toplu ibadetler yerine getirilir. Hafta günleri içinde Yahudiler cumartesiyi, Hıristiyanlar da pazarı kutsal kabul ederler. Biz Müslümanlar için ise cuma günü bizzat Allah ve Rasûlü (sas) tarafından haftalık ibadet ve toplantı günü olarak teşri' buyrulmuştur. "Toplamak, bir araya getirmek" anlamındaki (cem') kökünden türetilmiş bir isim olan cum'a (cumua, cumaa) kelimesi, aynı zamanda Kur'ân-ı Kerim'in 62. sûresinde yer almış ve sureye de adını vermiştir.
Burûç sûresindeki "Burçlarla süslü göğe, yevm-i mev'ûd'a, şâhid ve meşhûd'a kasem ederim ki..." (85/1-3) âyetinde geçen ve üzerinde yemin edilen şâhid ve meşhûd'tan muradın ne olduğuna dair yapılan tefsirlerden bir tanesi de, şâhid'in cuma, meşhûdun da arafe günü olduğu şeklindedir ki, bunu bildiren bazı hadisler bulunmaktadır: "Yevm-i mev'ûd (va'd olunan gün), kıyamet günü; şâhid, cuma günü; ve meşhûd da arafe günüdür. Cuma günü bizim için Allah'ın (hazırlamış olduğu) bir zahîresi (nimet deposu)dur."22 , "Günlerin efendisi, cuma günüdür; o, şâhiddir. Meşhûd ise arafe günüdür."23
Bir başka yoruma göre: "yetteki (şâhid ile değil de) meşhûd ile cuma günü kastedilmiştir. Zira cuma günü, bütün müslümanların, namaz için ve Allah'ı zikretmek için toplandıkları (meşhûd oldukları) bir gündür. Şu iki hadis de, cuma gününe "meşhûd" dendiğine delalet etmektedir: "Cuma günü bana çokça salât ü selâm getirin. Çünkü bu gün, meleklerin kendisini müşahede ettiği, hazır bulunduğu meşhûd bir gündür."24 , "Melekler, cuma günü camilerin kapılarında hazır bulunurlar ve (girenlerin) adlarını yazarlar. İmam minbere çıkınca, bu sahifeler dürülür-kapatılır."25 Binâenaleyh mezkur hadislerin ışığında âyette geçen şâhid veya meşhûd gün olan cuma üzerine yemin edilmesi, bugünün Allah'ın katındaki ehemmiyet, kutsiyet, fazilet ve kıymetini açıkça ifade etmiş olmaktadır.
İslam'dan önceki dönemde haftanın altıncı gününe (bize göre cuma) arûbe denirdi. râmî dilinde arafe günü anlamına gelen arûbe, Yahudilerin yedinci gün olan cumartesiye hazırlık yaptıkları ve bunun için Medine'de sabahtan öğleye kadar pazar kurdukları bir gündü. Mahlukatın mükemmel şeklinin yahut Hz. Adem'in yaratılışının o gün tamamlanması sebebiyle bugüne cuma adının verildiği söylenmiştir.26 Yine bu isimlendirmeyi, Kureyş'in atalarından olup bugünde kavmini toplayan, onlara Harem'e saygı göstermelerini emreden ve kendi neslinden bir peygamberin geleceğini haber veren Ka'b b. Lüeyy'e kadar götürenler olduğu gibi [bu kişinin Kusay olduğu da söylenmiştir], bugünün hicretten önce Medine'de Ensar tarafından toplantı ve ibadet günü olarak seçilmesine bağlayanlar ve ismi bu tarihten itibaren başlatanlar da vardır.27
Cuma adı verilmesi bilhassa toplantı günü olmasından kaynaklanmaktadır ki ismini alan sûrede: "Ey iman edenler! Cuma günü cuma namazına ezan ile çağrıldığınız zaman derhal Allah'ı zikretmeye (hutbe ve namaza) koşun, alışverişi bırakın. Eğer bilirseniz bu sizin için çok daha hayırlıdır. Namaz tamamlanınca yeryüzüne yayılın, işinize gücünüze bakın, Allah'ın lütfundan nasibinizi arayın. Ve daima Allah'ı anın ki felah bulasınız." [Cum'a 62/9-10] buyrulmuş olması, cuma namazının hicret esnasında28 - farz kılınmasından önce de bugünün aynı isimle anıldığını ve bir toplantı günü olduğunu göstermektedir. Cuma gününün en kutsal unsuru, cuma namazıdır. Cumanın kulluk cihetiyle en mühim sırrı da, mü'minlerin kalplerini birleştirmesi ve dillerini bir kelimede cem' etmesidir.29 Günlük beş vakit namazdan daha yoğun olarak bu cuma namazında Müslümanlar bir araya gelirler ve topluca İlahî dergaha yönelirler. Ümmetin birlik ve dirliğini kuvvetlendirici, kardeşliklerini özleştirici bir misyon eda eder cuma namazları.
Cuma gününün kudsiyeti ve müslümanlar için hususiyeti hakkında şeref-sudûr olan birçok hadis-i şeriften anlaşıldığına göre: Allah Teala cuma gününe diğer günlerin üstünde bir kutsiyet atfetmiş, sonra o gününü tespit edip onda topluca Allah'a ibadet etme mevzuunda Yahudi ve Hıristiyanları muhayyer bırakmıştır; ancak onlar bugünü belirleme konusunda ihtilafa düşmüşler; Yahudiler cumartesiyi, Hıristiyanlar da pazarı haftalık bayram ve ibadet günü olarak tayin etmişlerdir. Cenâb-ı Hak, cuma gününü bayram olarak biz müslümanlara ihsan etmiştir."30 Bir cuma günü Allah Rasûlü: "Ey Müslümanlar! Bu öyle bir gündür ki, Allah Teala, onu sizlere bayram kılmıştır." buyurmuştur.31 Evet cuma günü, Müslümanların haftalık bayramıdır. Her bayramda mutlaka bir kutlama ve merasim biçimi ve bunun da sebepleri vardır. Bu bağlamda cuma gününü kutlamaya sevk eden belli başlı hususiyetleri hadis-i şeriflerden istinbatla şöylece sıralamak mümkündür:
Allah katında haftalık günlerin en şereflisi ve en kıymetlisidir.32 Senenin en hayırlı günlerindendir.33 Müslümanların haftalık bayramıdır.34 Üzerine güneşin doğduğu en hayırlı gündür.35 Allah, Âdem'i cuma günü yaratmıştır36 ; vazifeli olarak cennetten o gün yeryüzüne indirmiştir; [tevbesini o gün kabul etmiş37 ] onun ruhunu da o gün almıştır. Allah katında kurban ve ramazan bayramı günlerinden daha faziletlidir.* Kıyamet cuma günü kopacaktır.38 Mü'minler cennetten, Cemalullah'ı o gün temaşa edeceklerdir;39 yine o gün cennet ehli misk tepeleri üzerinde toplanacaklardır. Cuma günü yapılan ibadetler diğer günlerdekilerden daha faziletlidir. Cuma günü, ümmet-i Muhammed için hayır ve bereketi artırılmış bir gündür.40
Cuma günü yapılan hayırlı işlerin de özel kıymeti, kutsiyeti ve makbuliyeti vardır.41 Amellerin sevabı, cuma gecelerinde binlere çıkar."42 Hayırlar o günde sabitleşir, yüce ruhlar o gün bir araya toplanırlar.43 Meleklerin hazır bulundukları bir gündür.44 Vakfesi cumaya denk gelen hacca hacc-ı ekber (en büyük hac) denilir.45 [Efendimiz (sas) de, mübarek hac ziyaretlerinde Cuma günü vakfe yapmışlardır. Hacc-ı ekber ifadesi Kur'an'da da geçmektedir: [Tevbe 9/3-4]. Cumanın gündüzünde haram istekler haricindeki- duaların kabul olunacağı gizli bir icabet vakti bulunduğu gibi46 gecesinin son üçte birinde de bir icabet vakti bulunmaktadır; yine aynı zaman dilimi, meleklerin de hazır bulunduğu meşhûd bir an olmaktadır. "Cuma günü içindeki icabet saati, ramazan'da kadir gecesi gibidir." denilmiştir. Ka'b b. Mâlik: "Bir grup, anlaşarak cuma gününü dua etmek üzere taksim etseler, icabet vaktine daha kolay erişirler." demiştir. [Canan, Kütüb-i Sitte, 12/501] Hz. Yakup, oğlu Yusuf'a karşı işledikleri suçtan dolayı diğer evlatları adına cuma gecesi istiğfar etmiştir [Yusuf 12/98]. Hafızayı güçlendirme namazı da cuma gecesi kılınır.47 Peygamber Efendimiz: "Kıyamet gününde her merhalede bana en yakın olanınız, dünyada bana en çok salat ve selam getireninizdir. Kim, cuma günü ve cuma gecesi bana salât ü selâm getirirse, Cenab-ı Hak onun yetmişi ahiret ve otuzu dünya ihtiyaçlarından olmak üzere yüz hacetini giderir. Sonra Allah bir meleği vazifelendirir. Size nasıl hediyeler gelirse o da kabrime girer, bana salat edeni adı, nesebi ve kabilesine kadar haber verir. Ben de onu beyaz bir deftere yazarım." buyurmuşlardır.48
Cuma gününün dinen en bağlayıcı mükellefiyeti, cuma namazıdır. Zaruret olmaksızın üç cuma namazını peşpeşe terk eden kimsenin kalbi mühürlenir. Şeytanlar cumaya gitmek isteyen müslümanları engellemeye çalışırlar.49 Kim cuma günü yıkanır, yaya olarak erkenden mescide gider, hutbenin başına yetişir, imama yakın oturur, onu dinler ve malayani söz sarf etmezse, ona her adımı için bir yıllık amelin (oruçları ve namazlarıyla) sevabı yazılır;50 haftalık günahları affolunur. Cuma günü olunca, mescidlerin her bir kapısında melekler bulunur. İlk gelenleri sırayla yazarlar. İmam (minbere) oturunca defterleri kapatıp, zikri dinlenmeye giderler.51 Sünnete uygun olarak hutbeyi dinlemek, namaza dahil olmak, zikir ve duada hazır bulunmak, huşû, susmak gibi fiillerin sevaplarını ise hafaza melekleri yazmaya devam ederler.52
Cuma günü bu kadar kutsi, bu kadar feyizli bir gün olmasına karşılık; yeryüzünde en şerli faaliyetler de genellikle yine bu günlerde yapılmaktadır. Nasıl Arafat'a çıkılan Arefe günü, haccın yümün ve bereketinin toplandığı gündür; aynen öyle de cuma günü de haftanın günleri içinde bir nokta-i beyzâdır. Onun lekelenmesiyle diğer günler de o lekeden nasiplerini alırlar.53 Allah bir kulunun ruhunu cuma gününde kabzederse bu onun saadetine ve iyi bir akibetle gittiğine işaret addedilir.54 Cuma günü veya gecesi vefat eden, şehid sayılır; kabir fitnesinden (azap ve sual) korunur.55 Yine cuma günü cehennem ateşi yakılmaz, kapıları kapatılır.56
Cuma namazı kılmak, her akıl-bâliğ mü'min erkeğe farz-ı aynıdır [Cuma 62/9-10]57 . Ezan okununca başka şeylerle uğraşılmayıp hemen camiye gidilmesi vaciptir.58 Bunun dışında cuma günü yapılması sünnet olan bazı ameller vardır:59 Cuma sabah namazında Secde ve Dehr/İnsan sûreleri okumak. Cuma namazı öncesi yıkanmak. Misvak veya fırça ile ağzı temizlemek. Hoş koku sürünmek. Tevbe ve istiğfarlarla manen arınmak. Dua, zikir ve tesbihlerde bulunmak. Hz. Peygamber'e çokça salât ü selâm getirmek. Cuma gününe mahsus güzel elbiseler giymek. Güler yüzlü ve sevinçli olmak. Camiye erken gitmek ve iki rek'at tahiyyetü'l-mescid namazı kılmak. Kehf sûresini okumak veya dinlemek. Mescidleri temizleyip kokulandırmak. Cuma namazında Cum'a ve Münâfikûn veya A'lâ ve Gâşiye sûreleri okumak. Hatip hutbeye çıkıncaya kadar ibadetle meşgul olmak... Cuma günü, bayram günü olduğundan, bir gün önce veya sonrası olmaksızın sadece o güne has oruç tutmak haramdır.60 Camiye ezandan sonra girmek;61 zaruret olmaksızın, imam minbere çıkıp iç ezanın okunmasından itibaren namaz kılınıncaya kadar alışveriş ve benzeri bir dünya işiyle meşgul olmak ve cuma namazı vakti girdikten sonra namazı kılmadan yolculuğa çıkmak ise dinen kerih görülmüştür.62
Hutbe esnasında boş konuşan ve başka şeylerle ilgilenen kişi sevaptan mahrum kalır; ancak cumaya ezandan önce gelen, mü'minleri rahatsız etmeyen, hutbeyi sükûnet ve edep içinde dinleyen, namazı huşu ile kılanın bu namazı ise, bir önceki cumaya ve fazladan da üç güne kadar (işlemiş olduğu) günahlara keffarettir; zira Cenab-ı Hak: "Kim bir hayır yaparsa bu kendisinden on misliyle kabul edilir." buyurmuştur [En'am 6/160]63. Bu sebeple cuma günü salih amelleri artırmalıdır.64 Allah'ın kardeş ilan ettiği Müslümanlar, bütün mübarek gün ve gecelerde olduğu gibi cumayı da bir vesile, bir fırsat bilerek yaratılış gayeleri olan ubûdiyetin [Zâriyât 51/56] gereğini hayırda yarış emr-i Sübhânî'si [Bakara 2/148] ufkunda sergilerler ve sergilemelidirler. İslam uleması arasında cumayla alakalı atasözü hükmünde bir değerlendirmeyle konuyu bağlayalım: "Cuma haftanın, ramazan yılın, hac ise ömrün ölçüsüdür."
RAMAZAN BAYRAMRamazan bayramı, senenin oruç ayı olan ramazan-ı şerifin bitiminde giren ve Türkiye'de bayram ayı denilen şevval ayının ilk üç gününde kutlanan dinî bayramdır. "Ramazan bayramı, bir ay oruçla Rabb'e yaklaşma sevincini, yaşama neş'esini paylaşmanın ifadesi zengin, dolgun ve bereketli bir bayramdır."65 "Hakkullah/Allah'ın hakkı olan ramazan" ayında oruç ibadetini tamamlayan mü'minlere İlahî ikram sadedinde ve ramazandan ayrılığın acısına bir teselli anlamında "hukuk-u ibâd/kulların hakkı olan bir bayram"66 dır. Allah'a karşı bir farz görevi yerine getirmiş olmak ve bir yıl ailecek afiyet üzere bulunmak, aklı başında olan herkes için sevinmeyi gerektiren bir ikram-ı ilahîdir.67 Fakirlerin sadaka-i fıtırlarla rahat ve sürura kavuşmaları, zenginlerin de başkalarını mutlu etmekle huzura ermeleri, bu bayramın toplumun ruhî ve psikolojik yapısına olan pozitif katkılarındandır.
Allah'ın isimlerinden birisi olduğu rivâyet edilen ramazan68 , malum aya özel isim olmuştur. Kelime olarak "temizlik, ihtirak (yakmak) ve keskinlik" manalarına gelir; ancak dinî açıdan, günahları temizleyip pâklamak anlamındadır.69 Kur'an-ı Kerim'de ramazan kelimesi sadece bir âyette geçmektedir: [Bakara 2/185]. Ramazan ayı ve oruçla alakalı hükümlerden bahseden pek çok âyet-i kerime bulunmaktadır: [Bakara 2/183, 184-185, 187; Nisa 4/92; Maide 5/89, 95; Tevbe 9/112; Ahzâb 33/35; Mücadele 58/4; Tahrim 66/5]. Kur'an'da ramazan bayramından da bahsedilmektedir:
Bakara sûresindeki ramazan ayı ve oruçtan bahseden beş âyetten (2/183-187) 185. âyetin son kısmı zımnen, 188. âyetin baş kısmı da işareten ramazan bayramından bahsetmektedir: "Oruç sayılı günlerdedir... O sayılı günler, ramazan ayıdır... Allah sizin hakkınızda kolaylık ister, zorluk istemez. Ve litükmilü'l-ıddete ve litükebbirallâhe alâ mâ hedâküm ve lealleküm teşkürûn" [Bakara 2/184-185]. Bu âyette meali verilmeyen cümlelerin, ilgili rivâyet ve dirâyet yorumlarının ışığında tefsîrî mealini şu şekilde birleştirmek mümkündür: "Allah, sizden ramazanın bütün günlerinde tastamam oruç tutmanızı ve eğer şevvâl ayının hilali görülmezse sayıyı otuza tamamlamanızı.. hilali gördüğünüzde ramazan bayramı için (içinizden gizlice) tekbir getirmenizi; size hidâyet etmesine veya hidâyet ettiğine hamdetme niyetiyle (gizlice) Allah'a tekbirler getire getire bayram namazına gidip, namazı da yine (sesli olarak) getirdiğiniz tekbirlerle eda etmenizi.. sonra da bayramı Allah'a şükürle dolu olarak meşru dairede kutlamanızı ister." Hasıl-ı mana: "Ramazanı tamamlayıp, tekbir alarak bayram namazını kılınız." demektir.
Tekbir ise: "Allahü Ekber, Allahü Ekber, Lâilâhe illallahü vellâhü Ekber, Allahü Ekber ve lillâhi'l-hamd" şeklinde getirilir ki, sonunda "hamdin Allah'a mahsus oluşu"nu bildirir ifade, tefsirinde olduğumuz âyetin sonundaki "leallekum teşkürûn / şükredesiniz diye" ifadesiyle örtüşmektedir, güzel bir tevafuk sergilemektedir. yette "litükebbirullâhe" ile tekbirlerin emredilmesi, bayram namazı ve içindeki tekbirleri yerine getirmeyi bildirdiği gibi; "leallekum teşkürûn"la şükrün istenmesi de bayramı merasimlerle helal dairede kutlamayı bildirmektedir. Zira "Leallekum teşkurûn"da bayram süruruna ve bayramın bir şükran tarzı üzere yapılması hususuna özel bir işaret bulunmaktadır. Ve bu ifade, ondan oniki âyet önce geçen "Ey iman edenler! Size kısmet ettiğimiz rızıkların temiz ve helalinden yiyin. Eğer yalnız O'na ibadet ediyorsanız, şükrediniz!" [2/172] âyetindeki emirle de çok manidar bir tevafuk oluşturmaktadır.70 Yine "Leallekum teşkurûn" âyetinin müteakip üçüncü âyetle de güzel bir tenasübü vardır: Sayılı günlerin oruçlarını tamamladıktan ve Allah'ın yasakladığı sınıra yaklaşmamak terbiyesini aldıktan sonra siz, yine "külû, yeyin!" müsaadesine dönecek ve ramazan bayramı yaparak yiyip içeceksiniz.. yiyin, fakat: "Velâ te'külû... Birbirinizin mallarını haksız yollarla yemeyin!" [Bakara 2/188].71 Nasıl ramazan ayında kendi rızıklarınızdan bile belli vakitler el çektiniz; öyle de aynı itaat doğrultusunda bayram günlerinde ve müteakip zaman dilimlerinde yeme-içmede gayr-i meşruluğa sapmayın, hele katiyyen birbirinizin mallarına göz dikmeyin, anlamı çıkmaktadır
"Ruhlar bir aylık ramazanla tam kıvamını bulur, derinleşir, meyvenin çiçeğe yatışı gibi, olgunlaşır ve yeni bir oluşum bekleyişine geçer; derken bayram ufukta bir güneş gibi beliriverir. Bayram, bütün bir ramazanın, hatta geçmiş bütün ramazanların özü, usaresi gibi bir duyguyla gelir. O, semaların en nurlu katmanlarından süzülmüş, meleklerin incelerden ince elleriyle örülmüş, sımsıcak, alabildiğine yumuşak bir tül gibi sarar benliğimizi.. ve kopup geldiği âlemlerin şefkat ve duyarlılığını ruhumuza işlercesine, bir anne gibi kucaklar hepimizi. Biz, bütünüyle onun, o da bütünüyle bizim olur.. ve gitmeyecek gibi okşar kâküllerimizi.. dönüp gelecekmiş gibi öper alınlarımızdan.. ve veda tavafı edasıyla uzaklaşır bizden."72
Ramazan bayramı Türkiye'de dört isimle anılmaktadır: ramazan bayramı, fıtır bayramı, şeker bayramı, küçük bayram. O günde fıtır sadakası verildiği için İslam literatüründe "fıtır bayramı" adını almıştır. Eski İstanbul'da ramazan bayramı ziyaretlerinde şeker ikramı âdet olduğundan Türklerde bu bayrama "şeker bayramı" da denir. Aynı zamanda "küçük bayram" ismi de verilen ramazan bayramı, hakikatte, halk arasındaki tezahürleriyle büyük bayram mahiyetindedir.73 Ancak "dinî isim ve kavramların korunması, bunların mahiyetlerinin korunması kadar önem arz etmektedir. Bu sebeple Hz. Peygamber'den bize intikal ettiği şekliyle bu bayramları isimlendirmek ve gelecek nesillere taşımak Müslümana düşen vazifeler arasındadır."74
Ramazan bayramında eda edilmesi gereken iki vacip amel vardır temelde: bayram namazı kılmak ve fıtır sadakası (fitre) vermek. Ramazan ve kurban bayramı namazları ikişer rek'attir; aynı şekilde ve cemaatle kılınır. Cuma namazı üzerine farz olanların bayram namazı kılmaları Hanefî mezhebine göre vaciptir. Kadınların bayram namazı kılmaları sünnettir. Asr-ı saadette kadınlar bayram namazlarına cemaate iştirak ediyorlardı. Bayram namazlarından sonra okunan hutbeler sünnettir. Bayram namazının vakti, güneşin doğup, ufukta bir veya iki mızrak yükselmesinden itibaren başlar ve zeval vakti denilen güneşin tam tepeye dikilme zamanına kadar devam eder. Bir zaruret sebebiyle birinci günü kılınamazsa, cemaatle ikinci gün de kılınabilir.
Sadaka-i fıtır, ramazan-ı şerifin sonuna yetişen ve aslî ihtiyaçlarından (yani borcundan, ikametgahından, evinin lüzumlu eşyasından, bineceği arabasından ve kendisiyle ehlinin bir aylık veya diğer bir kavle göre bir yıllık nafakalarından) başka en az nisap miktarı bir mala (yani iki yüz dirhem gümüş veya yirmi miskal altın veya bunların kıymetlerine denk bir mala) malik bulunan her hür müslümanın için (hatta çocuk veya mecnun bile olsa ki, bunların yerine velileri verir; velileri vermezse, büyüyünce kendileri verirler) vermesi vacip olan bir sadakadır; malın üzerinden bir yıl geçmiş olması şart değildir. Buna fıtra denilir ki, fıtrat sadakası, yani sevap için verilen yaratılış atiyyesi demektir. Sadaka-i fıtır, zekattan önce, oruçla beraber farz kılınmıştır. Bu bir yardımlaşmadır; orucun kabulüne, ölüm sekeratından ve kabrin azabından kurtuluşa bir vesiledir. Sadaka-i fıtır, ramazan bayramının birinci günü fecrin tuluundan itibaren vacip olursa da bundan birkaç gün, hatta birkaç ay veya sene evvel de, sonra da verilebilir. Ancak namazından önce verilmesi, fakirlerin namaza ve bayrama tasasız olarak iştiraklerini sağlayacağı için daha makbuldür.75 Ta ki fakirler, bununla bayrama çıkmadan evvel, noksanlıklarını tedarik edebilsinler.. ve şairin "Kıla erbâb-ı dili âb-ı hayata sîrâb / İrişüb Hızır gibi âh mübarek bayram" Nedim- dediği üzere, insanların imdadına bir Hızır gibi yetişsin bayramlar.
"Allah Teala, ramazan ve kurban bayramı günlerinde yeryüzüne rahmetiyle tecelli eder. Öyle ise namaz ve ziyaret için evlerden dışarı çıkın ki, rahmet size dokunsun."76 hadis- şerifine riâyetle, bayramlarda evlere kapanıp kalmamalı, belki öncelikle namaz ve ziyaret için evlerden dışarı çıkılmalı, o bayram sevincini yaşamalı ve yaşatmalıdır. Peygamberimiz'in ramazan bayramının birinci günü bayram namazına gitmeden önce hurma gibi tatlı bir şey yemeden hane-i saadetlerinden çıkmadığı da gelen rivâyetler arasındadır.77 Bunda ise, bir gün önceki oruç haline oruç ayının bitmesi sebebiyle muhalefet etme gayesi vardır. Bayramda büyükleri ziyaret etmek ve arz-ı ta'zimde bulunmak, en azından bu ikisi yerine geçmek üzere tebrikler gönderip, onların hayırlı dualarını talep etmek, bayramın dinî neşvesini duymada önemli bir amel-i salihtir denilebilir.78
İslâm âlimleri, bayramlarda hediyeleşmeye büyük önem vermişlerdir.79 Hediye-i ramazaniye olarak çok farklı şeyler düşünülebilir. Ancak bunlar arasında kitapların yeri, her zamanki hürmetini ve kıymetini korumaktadır. Hatta bir ramazan'da kendisine müellifi olduğu Risale-i Nur tefsirlerinin bazı nüshaları sunulan Bediüzzaman Hazretleri'nin, memnuniyetinin bir ifadesi olarak bu bayramın çok bayramları birden toplayan bir küllî bayram hükmüne geçtiğini söylemiş olması manidardır.80 Özellikle dinî bayramlar, insanı bütünüyle saran birer mutluluk kaynağıdırlar. Hatta bir mübarek ramazan bayramında bile düşmanlığını sürdürerek bir âlimin yemeğine zehir katıp öldürmek isteyecek kadar kin ve nefretle dolmuş kimseler için dahi.81 Onun bu engin dünyasından herkesin azami seviyede nasiplenmesini sağlamak, yine o dine inanan insanların bayram sorumluluklarından olsa gerektir.
Üç aylar, recep, şaban ve ramazan derken.. bayramın bütün ihtişam ve coşkusuyla gelivermesi ve inananlara bedenî-ruhî hazlar yaşatması. Bu süreçte mü'minlerin his, şuur ve idrak seviyesinde duyup yaşadıkları manevî güzellikler ve bu zaman parçalarında gerçekleşen ledünnî hadiseler ile alakalı şu bir-iki paragrafa kulak verelim: "Ramazan öncüsü, hayırla, bereketle gelen aylar; sessiz, sâkin; fakat dolu dolu bir feyzin taşıp bütün gönülleri saracağı mübarek günlerin ufukta olduğunun emareleri ve işaretleri gibidirler. Her inanmış gönül, bu ayların ilk günüyle ramazan sath-ı mâiline girdiğini duyar, yaşar ve birkaç adım ileride kendini bekleyen bir bereket ayını olabildiğince değerlendirebilmek için şimdiden, sesi-soluğu ve sergileyeceği kulluğu itibariyle bütün duygularını bir kere daha gözden geçirir.. sanki gözleri henüz uykudan uyanmamış ve yapılacak iş, seslendirilecek mevzû ile konsantrasyon sağlanamamış da, bir kısım mırıltı ve sayıklamalarla, bu büyük iş ve kudsî teveccühün mûsikisini bulma, ritmini yakalama gayretini gösteriyor gibi olur.
Gönüller, bitevî heyecanla dolup, ruhlar da kıvamını bulunca, bu üstüste şafaklar değerindeki günlerin arkasından hilâl remziyle, fakat dolunay gibi ramazan doğuverir. En tatlı yeller gibi inşirâhla eser.. eser gönüllerimizi sarar, canlarımızı, tenlerimizi ipekler gibi okşar geçer ve tıpkı bahar yamaçları gibi gözlerimizi güzelliklere uyarır, gönüllerimizde yükselme arzusunu coşturur.. ve şelâleler gibi, sinelerimize yumuşak, tatlı bir ürperti salar.
Nihâyet bir aylık misafirlik biter, binbir vâridatla gelen ramazan da gider.. gider ama, onun getirdiği ışığa uyanmış ve dirilmiş ruhlar, sürekli düşünmüş ve haşyetle ürpermiş gönüller, vuslat arzusuyla yollara dökülmüş ve köpürmüş vicdanlar bu defa da bayramın sımsıcak günleriyle kucaklaşırlar. Evet kendilerini denize salan insanların bir müddet sonra, dört bir yandan su ile sarıldıklarını duyup hissetmeleri gibi, biz de üç aylardan sonra, kendimizi bayramın rengârenk ikliminde, huzur ve itmi'nan tüten atmosferinde buluruz.. bulur ve onu bütün duygularımızla hisseder, bütün benliğimizle yaşar ve mahiyetimizin bütün rükünleriyle paylaşırız.
Bayram şafağı söküp minarelerin başında temcidler tınlamaya başladığı ve her yanda lâhûtîliğin tütüp durduğu dakikalarda hülyalarımızı coşturup köpürten öyle sırlı şeyler duyarız ki, bunlar alır bizi derinlere, derinlerden de daha derinlere götürür ve gönüllerimize hiçbir zaman söylenemeyen ve bir şeyler anlattıkları hâlde katiyyen ifade edilemeyen, hele gündelik lisanla asla anlatılamayan en mahrem duyguları fısıldarlar."82
"Bayramdaki temcid, salâ, ezan ve gizli-açık her yanda duyulan evrâd u ezkâr kulaklarımıza âdetâ, gök kapılarının gıcırtılarını aksettirir; tebrikler, tes'îdler, el öpmeler, ziyaretler ise şanlı geçmişimizden köpürüp köpürüp gelen ruhu ve manâyı andırır. Evet, öteler buudlu bu lâhûtî ses hevenkleri, bu mâzi renkli töre ve merasimler, sanki ruhlarımızın, anlatmak isteyip de anlatamadıkları sevinçlerini, neş'elerini veya hasretlerini ve hicranlarını söylüyor gibi gelir bize...
Bayram, hemen her zaman oldukça şümullü bir dil kullanır ve anlatılması gerekli olan her şeyi anlatır: İnsanın toprak gibi hiçliğini ve ayaklar altında oluşunu.. yağmurun toprağı kucakladığı gibi rahmetin de onu kucakladığını.. arı kovanından daha canlı, kuş yuvalarından daha yumuşak yuvalarımızın şefkatini.. ruhlarımızın ötelerle olan alâkalarını, emellerini.. kalblerimizin huzur ve itmi'nanını.. fert plânında insanın bir bilinmez noktadan başlayıp ve bir türlü bitmeyen sırlı yolculuğunu.. yolculuğun sevindiren veya ürperten son durağını.. toplum plânında milletimizin doğuşunu.. çağlar ve çağlar boyu mücadelesini.. kültür ve medeniyetini.. örf ve âdetini.. üslub ve şivesini, hem de senede bir iki defa ve toplumun bütün katmanlarına en beliğ bir dille anlatır."83
ARAFE GÜNÜ
Müslümanların Mağfiret BayramıKurban bayramından bir önceki gündür [9 Zilhicce]. Haccın iki temel rüknünden birisi olan vakfe, kurban bayramından bir gün evvel Arafat meydanda topluca yapıldığından bu güne yevm-i arafe [dilimizde arefe veya ârife günü] denilmiştir. Türkiye'de ramazan bayramından bir gün öncesine de arefe denir. Bunun gibi, mühim bazı günlerden bir önceki güne veya önemli bir olay ya da olayların cereyan ettiği dönemden önceki günlere de arefe denmektedir;84 fakat bunlar örfî isimlendirmelerdir; özel bir dinî hüviyeti ve kudsiyeti yoktur. Bütün sene içinde affedilenlerden daha çok mü'minin cehennemden âzad olduğu bir gün85 olması itibariyle de bugün: Müslümanların kurtuluş bayramıdır.
Arafe kelime olarak: tanışmak, öğrenmek, itiraf etmek ve güzel koku manalarına gelir ki, İslam âlimleri bugüne arafe denilmesinin sebeplerini izah ederken bütün bu anlamlara itibar etmişlerdir. "Tanışma" manasına göre: Cennet'ten yeryüzüne indirilen Hz. dem ile Havva'nın buluştuğu güne arafe günü, buluştukları dağa da Arafat dağı adı verilmiştir. Bir diğer görüşe göre: Hz. İbrahim, Allah'ın emri üzerine oğlu İsmail ve eşi Hâcer'i Mekke'de bırakıp Şam'a gittikten yıllar sonra onlarla buluşup görüştüğü mekana Arafat, zamana da arafe günü ismi verilmiştir. "Öğrenme" manasına göre: Cebrail, Hz. dem'e haccın menâsikini bizzat uygulatarak- öğretmiş, vakfe yaptıkları gün ona "Artık öğrendin mi?" diye sormuş, Hz. dem de "Evet, öğrendim." demiştir. Bunun üzerine oraya Arafat, o güne de arafe günü adı verilmiştir. "İtiraf" manasına göre: Hacılar vakfe yaptıkları günde, Allah'ın rubûbiyetini, celalini, azametini, kimseye ihtiyacı olmamasını; kendilerinin ise zillet ve fakirliklerini, Allah'a son derece muhtaç oluşlarını itiraf ederler. Nitekim Hz. dem ve Havva da Arafat'ta ilk defa buluştuklarında "Ey Rabbimiz! Biz nefsimize zulmettik. Günahlarımızı bağışla!" [A'râf 7/23] diye itirafta bulunmuşlardı. Bu itirafların yapıldığı o zamana arafe günü, mekana da Arafat dağı adı verilmiştir. "Güzel koku" manasına göre ise: Hacılar, arafe günü Arafat'ta bütün günahlarından tevbe ederler. Böylece günahların manevî pisliğinden temizlenen mü'minler, mânen güzel kokulu hale gelirler ki bu sebeple o güne arafe, o yere de Arafat denilmiştir.86
Kur'ân-ı Kerim'de arafe gününden iki yerde bahsedilmektedir.
1. "Şâhid ve meşhûd'a kasem ederim ki..." (Bürûc 85/3) âyetindeki şâhid ve meşhûd'tan maksadın ne olduğun dair yapılan tefsirlerden üç tanesi bunlardan birinin her hal ü karda arafe günü olduğunu belirtmektedir:
Meşhûd, arafe günü; şâhid de arafe günü Arafat'ta hazır bulunan hacılardır. Arafe gününün "meşhûd" diye adlandırıldığının delili ise, Hak Teala'nın "Gerek yaya, gerek her uzak yoldan gelecek arık develerin üstünde (binitli) olarak sana gelsinler. Böylece kendilerine ait olan menfaatlere şahid olsunlar." [Hacc 22/27-28] âyetidir.
Şâhid, cuma günü; meşhûd da arafe günüdür. Hz. Peygamber şöyle buyurmuştur: "Yevm-i mev'ûd (va'd olunan gün), kıyamet günü; şâhid, cuma günü; ve meşhûd da arafe günüdür. Cuma günü bizim için Allah'ın (hazırlamış olduğu) bir zahîresi (deposu)dur."87 Said b. Müseyyeb'in de mürsel olarak, Hz. Peygamber'den şöyle buyurduğu rivâyet edilmiştir: Günlerin efendisi, cuma günüdür; o şâhiddir. Meşhûd ise arafe günüdür.88
Şâhid, arafe günü; meşhûd da kurban bayramı günüdür. Çünkü bu iki gün, Allah Tealâ'nın büyük saydığı, kıymet verdiği ve hac günlerinin önemlilerinden kıldığı iki gündür. Dolayısıyla bugünler, kendinde bulunan kimselerin, mü'min olduklarına ve İlahî rahmete müstehak olduklarına şehadet eder."89
2. Arafe günü Kur'an'da, ikinci olarak "eyyâm-ı ma'dûdât / sayılı günler" ifadesinde zımnen geçmektedir: "O eyyâm-ı ma'dûdât / sayılı günlerde (arafe ve kurban bayramı günleri tekbir getirerek) Allah'ı zikredin." [Bakara 2/203]. yetteki "sayılı günler", arafe günü sabah namazıyla başlar, bayramın dördüncü günü ikindi namazıyla sona erer [9-13 Zilhicce].
Âyette arafe ve bayram günlerinin en önemli hususiyetlerinden birinin "farz namazların akabinde, kurbanlar kesilirken ve şeytanlar taşlanırken teşrîk tekbirleri getirmek" olduğu vurgulanmıştır. Nebevî tatbikat üzere bugünlerde ister seferî, ister mukim, ister cemaatle, isterse yalnız olarak kılınan beş vakit namazın farzlarını müteakip selam sonrası teşrîk tekbiri getirmek, hacdakilerle beraber bütün yeryüzündeki müslümanlara vaciptir. Bu, arafe günü sabah namazıyla başlar, bayramın dördüncü günü ikindi namazına kadar devam eder. Teşrîk tekbiri şöyledir: "Allahü Ekber. Allahü Ekber. Lâilâhe illallâhü vellâllü ekber. Allahü ekber ve lillâhilhamd. Allah en büyüktür. Allah en büyüktür. O'ndan başka ilah yoktur. Allah en büyüktür. Allah en büyüktür. Ve bütün hamdler O'na mahsustur." Namazların farzını müteakip verilen selâmdan sonra unutarak konuşan veya yerinden ayrılan biri teşrîk tekbiri söylemez. Teşrîk günlerinde kazaya kalan bir namaz, teşrîk günlerinde kaza edilirse teşrîk tekbiri getirilir; diğer günlerde ise getirmek gerekmez.
Bediüzzaman'ın arafe ve kurban bayramı günlerindeki teşrîk tekbirleriyle alakalı tahayyül, his ve kanaat çizgisinde belirginleşen bir müşahedesini kaydetmekte yarar var: Arafe ve kurban bayramında bütün insanlığın beşte birisinin teşrîk tekbirleriyle Allahü Ekber demesi; ve koca yer küresi, kendi büyüklüğündeki o Allahü Ekber kutsi kelimesini göklerdeki gezegen ve yıldız arkadaşlarına işittiriyor gibi, milyonlarca hacının Arafat'ta ve kurban bayramında hep bir ağızdan Allahü Ekber demeleri, Rasul-i Ekrem'in 1400 sene evvel âl ve ashabıyla söylediği ve emrettiği Allahü Ekber kelamının bir nevi aks-i sadası olarak İlâhî rubûbiyetin "dünyanın ve bütün âlemlerin rabbi" azamet-i ünvanıyla küllî tecellisine karşı geniş ve küllî kullukla yapılan bir mukabeledir.90 Bu mukabelenin milyonlarca hacının cemaat halinde aynı duygu ve düşüncelerle çarpan yüreklerinden yükselmiş olması da onu sonsuz şükürlere müsavi hâle getirmektedir ki, M. Fethullah Gülen Hocaefendi bu manaya şu ifadelerle vurgulamıştır: "Ferd hususî meziyet ve fazîletleriyle belli şeylere taliptir ve Allah onları verir; ama cemaate Allah'ın vereceği bazı şeyler vardır ki, onlar ancak cemaat halinde istendiği zaman verilir. Bir istiska duası, bir bayram namazı, bir Arafat'ta toplanma (ibadetlerinde olduğu gibi)."91
Kurban bayramı ismiyle bilinen kutlu zaman dilimleri, aslında arafe günüyle başlar, kurbanın dördüncü günü ikindi namazında son bulur [9-13 Zilhicce]. Nitekim Rasulullah (sas):
"Arafe günü ve teşrîk günleri (2, 3 ve 4. günleri), hepsi bizim bayramımızdır."92 "Arafe günü, nahr günü (kurbanın 1. gün) ve teşrîk günleri (kurbanın 2, 3 ve 4. günleri) biz müslümanların bayramıdır.
Bu günler yeme-içme günleridir." buyurmuşlardır.93 Dolayısıyla arafe günü de bayram günleri içine dahildir. Ayrıca kurbanların, bayram namazı kılınmadan geceleyin kesilmesinin tenzihen mekruh oluşu da94 Arafe gününün hükmen bayrama dahil olduğunu göstermesi bakımından önemlidir. Hadiste teşrîk günleri de bayram olarak nitelenmekle, birinci gün geçtikten sonra bayram bitti havasına kapılmamak ve bayramı doyasıya yaşayabilmek için ayrıca vurgu yapılmıştır.
Arafe gününün fazilet, hürmet, ehemmiyet ve kudsiyetini ve bugünde yapılan duaların makbliyetini bildiren pek çok hadis-i şerif vardır. Bunlardan üç tanesinde şöyle buyrulmaktadır: "Arafe günü vakfe sırasında Cenab-ı Hakk'ın Cehennem'den azad ettiği kulların sayısı diğer günlerde azad ettiklerinden kat kat fazladır. Allah, arafe günü vakfe yapanlara yaklaşır. Sonra onlarla meleklere karşı iftihar ederek "Bunlar ne istiyorlar ki bütün işlerini bırakıp burada toplandılar?" der.95 Arafe gününde bütün sene içinde affedilenlerin toplamından daha çok mü'minin bağışlanarak cehennemden âzad edildiğini ve bu günün bayram olduğunu bildiren mezkur hadisler yan yana getirildiğinde şu terkibe ulaşılır: Arafe günü, Müslümanların mağfiret bayramıdır; cehennemden kurtuluş bayramıdır.
İlâhî merhametin galeyana geldiği böyle bir zaman diliminde içli yakarışlarla, samimi ve nasûhî tevbe istiğfarlarla Allah'a inâbede bulunulmalıdır. Başka iki hadiste ise şöyle buyrulmuştur: "Kim arafe günü dilini, kulağını ve gözünü haramdan korursa, iki arafe arasındaki küçük günahları bağışlanır."96 "Günlerin en efdali arafe günüdür. (Faziletçe) cumaya denktir. O, cuma günü dışında yapılan (yani hacc-ı ekber dışındaki) yetmiş haccdan efdaldir. Duaların en efdali de arafe günü yapılan duadır. Benim ve benden önceki peygamberlerin söylediği en efdal söz de: "Lâilâhe illallâhü vahdehû lâ şerike lehu. (Allah birdir, Ondan başka ilah yoktur, O'nun ortağı da yoktur) sözüdür."97 Aliyyü'l-Kâri': "Hadiste, arafe gününün en efdal veya cumaya müsavi gün olduğuna dair bir işaret vardır." demiştir. Alimlerin çoğunluk kabulüne göre: "Allah katında günlerin en şereflisi ve en kıymetlisi cuma günüdür."98 hadisi, haftanın en hayırlı gününü tespit eder. Arafe ve kurban günleri ise yılın en faziletli günleridir.99 Yine arafesi cumaya tevafuk eden haccın fazladan kutsiyet kazanıp hacc-ı ekber haline gelmesi gibi, hacc-ı ekberin arafe günleri de diğer hacların arafe günlerinden daha kutsidir100.
Kur'an-ı Kerim'de Arafat dağı ismen geçmektedir: "Arafat'ta vakfeden ayrılıp sel gibi (Müzdelife'ye doğru) akın ettiğinizde, Meş'ar-i Haram'da (teşrîk tekbirleri, tehliller ve telbiyeler getirerek) Allah'ı zikredin."[Bakara 2/198]. Birçok hadis-i şerifte zikredilen Arafat dağı, Mişail namiyle bilinen Mihail Peygamber'in kitabının 4. babında da yer almış ve ahirzamanda bir ümmet-i merhumenin toplu (hac) ibadet için bu mübarek Arafat dağını seçecekleri haber verilmiştir101 Nitekim bu dağın eteklerinde hac ibadetinin iki rüknünden birisi olan vakfe ibadeti ise Ümmet-i Muhammed'e nasip olmuştur. Haccın derûnî seyahatinin anlatıldığı bir makalede Arafat'ın ve arafe gününün mavera buuduna dair enfes yorumlar yapılmıştır: "Arafat'ın öyle bir nûrânîliği ve orada yaşanan zamanın öyle bir derinliği vardır ki, o hazîrede bir kere bulunma bahtiyarlığına ermiş bir ruh, gayri hiçbir zaman bütün bütün mahvolmaz ve kat'iyen dünyevîler gibi ölmez... Arafat'ta, sabahlar da gurublar da hep derinlik soluklar ve ihtimal ki, en yüksek şâirlerin bile terennüm edemeyeceği nüktelerini kalplerimize boşaltır ve bize varlığımızın gayeleri adına neler ve neler fısıldarlar. Bence, ruhun uhrevîleşip incelmesi için insan hiç olmazsa ömründe bir kere Arafatlaşmalı, Arafat'ı yaşamalı ve Arafat'ın tulu' ve gurubunu oksijen gibi ciğerlerine çekmelidir. Arafat'ta insan, duânın, yakarışın, iç çekiş ve iç döküşün en ürperticilerine şâhit olur. Hele ikindi sonrasına doğru, biraz da buruksu veda havasıyla eda edilen duâlar, daha bir derinlikle tüllenir; sesler, soluklar, göklerötesi meleklerin çığlıklarını hatırlatan bir enginlik ve duruluğa ulaşır... Arafat, insanların bütün bir gün, melek mevkibleri arasında dolaşıp durduğu, otururken-kalkarken sürekli semâvîlik solukladığı, Hakk rahmetinin sağnak sağnak gönüllerimize boşaldığı ve hadiselerin hep ümit televvünlü cereyan ettiği bir rahmet yamacı ve hesap endişeli bir Arasat meydanıdır.102"
Vakfe, arafe günü zeval vaktinden kurban bayramının birinci günü fecrin doğuşuna kadar olan süre içinde yapılır. O gün vakfenin dışında yapılması gereken önemli başka hususlar da vardır. Hacıların terviye günü [arafeden bir önceki gün: 8 Zilhicce] Mekke'den Mina'ya gidip orada geceledikten sonra arafe günü sabah namazını Mina'da kılarak güneşin doğuşunu takiben Arafat'a çıkmaları, zeval vaktinden sonra orada gusletmeleri, öğle ve ikindi namazlarını öğle vakti cem ederek kılmaları, zamanlarını tekbir, tehlil, telbiye, salat ü selam ve dua ile geçirmeleri ve arafe akşamı güneşin batmasıyla birlikte Müzdelife'ye doğru yola çıkmaları sünnettir. Hz. Peygamber'den arafe günü oruç tutmanın faziletine dair hadis rivâyet edildiği gibi, Arafat'ta oruç tutmanın yasaklandığına ve kendisinin orada oruç tutmadığına dair hadisler de vardır. Buna göre, hacıların zayıf düşerek asıl görevlerini aksatmalarına yol açacağı için terviye ve arafe günleri oruç tutmaları mekruh, hacca gitmeyenlerin aynı gün oruç tutması ise müstehap kabul edilmiştir.103 Arafe gününde Arafat'ta bulunmayanlara Peygamber Efendimiz: "Allah'ın, arafe günü oruç tutan kişinin bu oruç sebebiyle, (yaşadığı andan) önceki ve sonraki yıl olmak üzere iki senelik günahlarını bağışlayacağını ümit ediyorum."104 müjdesini vermişlerdir.
Diğer taraftan, arafe ve daha sonra dört gün içinde umre yapmak, diğer hac vazifelerini aksatabileceği için tahrimen mekruhtur. Arafe günü, Arafat'taki hacıları taklit maksadıyla halkın Mescid-i Nebi'de veya başka herhangi bir mescid ya da yerde toplanması dinî bir esasa dayanmaz; bazı âlimler bunu mekruh görmüşler,105 bazıları da bid'attır demişlerdir.106 Ancak nasıl ki hacdakilerin teşrîk tekbirlerine başlamasıyla diğer bütün mü'minler de başlıyorlar, onlarla aynı günde bayram edip kurbanlarını kesiyorlar.. öyle de, arafe gününün şuurunda olarak kalben niyeti halis tutup vakfe saatlerine denk gelen vakitlerde (hatta gün boyu) şahsen veya cemaaten bunu gelenek hale getirmeksizin topluca tevbe ve istiğfar edip dua ve niyazlarda bulunmakta bir beis olmadığı gibi, aksine "haccın yümün ve bereketinin toplandığı bugünde107" sıdk-ı ihlâsla istenildiği takdirde Arafat'takilere lutfedilen İlahî mağfiret ve nimetlerden nasibdâr olmak kuvvetle muhtemeldir. Nitekim Asr-ı saadette bir sahabi, Peygamberimiz'e gelerek: "Ramazan'ın dışında ne zaman oruç tutmamı tavsiye edersiniz?" diye sormuştu. Efendimiz (sas): "Muharrem ayında oruç tut. Zira Muharrem ayı, Allah'ın ayıdır. O ayda öyle bir gün vardır ki, Allah o günde bir kavmin tevbesini kabul etmiştir. O günde başka bir kavmi de affedebilir.108" buyurmuşlardır. Aynı Rahmet tecellisinin arafe gününde, hacda bulunmayan Müslümanlar hakkında gerçekleşmesi de dinen ve aklen mümkündür; Merhameti Sonsuz'dan aynı ikramı bu şekilde ummakta bir beis gözükmemektedir.
İhlâs sûresini yüzer defa tekrar ile okumak, mübarek arafe gününde yapılması müstahsen olan bir âdet-i İslâmiyedir. Bazı yörelerde bin ihlâs-ı şerif okunması gelenek olmuştur. Beş yüz arafe'de, beşyüz de ondan önceki günde olmak üzere ikiye taksimle de bu okunabilir. Böyle bir okuyuşun bereketiyle kalbte bir takım hakikatlerin açıldığını ve çoğu manevî duyguların bundan gıdasını aldığını bazı İslâm ulemasının tecrübeleri göstermektedir109.
Peygamberimiz'in bayram ilan ettiği arafe gününü110 yalnızca, bir gün sonra başlayan kurban bayramı günlerine (eyyâm-ı nahr) hazırlık günü olarak değil, Alvarlı Efe Hazretleri'nin "Mevlâ bizi afvede; Bayram o bayram olur / Cürm ü hatalar gide; Bayram o bayram olur." mısraları içinde belki Arafat'ta İlâhî mağfiret ve rahmete erişen hacılarla birlikte aynı mazhariyete nail olan talihli mü'minlerin günahlardan arınma ve azaptan kurtulma günü olması hasebiyle kendi müstakilliği içinde bir bayram olarak tes'îd etmek, isabetli bir tercih ve bereketli bir amel olsa gerektir.
KURBAN BAYRAMIKurban bayramı [ıydü'l-edhâ / ıydü'n-nahr], İslam âleminin 10-13 Zilhicce günlerinde kutladığı en meşhur dinî bayramdır. Kur'ân-ı Kerim'de Saffât [37/83-113] ve Hac sûrelerinde [22/26-28] geçtiği üzere Hz. İbrahim'in sünneti olarak tes'îd edilegelmektedir. "Biz her ümmete kurban ibadeti koyduk ki Allah'ın kendilerine rızık olarak verdiği hayvanları keserken O'nun adını ansınlar..." [Hac 22/34] âyeti de bunun daha sonra bütün ümmetlere şamil bir ibadet olduğunu bildirmektedir. Kurban bayramı, Mekke'de nâzil olan "Biz gerçekten sana kevseri verdik. Sen de Rabbin için namaz kıl ve kurban kes!" [Kevser 108 /1-2] emr-i İlahîsince yalnızca kendisine farz kılınmış olarak kuşluk namazı (veya şükür namazı) kılmaya ve kurban kesmeye başlayan Rasulullah tarafından ilk defa hicretin birinci yılında Medine'de Allah'ın emri doğrultusunda kavlî ve fiilî sünnetiyle bütün mü'minlere bayram olarak teşrî' buyrulmuş ve bu günlerde bayram namazı kılmak ve kurban kesmek vacip kılınmıştır.111 Bir hadis-i şerifte: "Kurban gününü bayram olarak kutlamakla emrolundum. Onu bu ümmet için Allah bayram kılmıştır."112 buyrulmuştur. Kur'ân-ı Kerim'in üzerinde en çok durduğu ve hükümlerini belirlediği bayram olan kurban bayramı, aynı zamanda ilgili hadislerin bildirdiğine göre senenin en kıymetli günüdür veya hayırda arafe gününe denktir. Arafe günü ve kurban bayramı günleri, esasında İslâm'ın kudsî ve semavî kongresi hükmünde olan hac ibadetinin113 vakitleridir.
Kurban, kelime olarak k-r-b kökünden mastar olarak yaklaşmak, isim olarak ise hizmetiyle sultana yakınlaşmış kişi anlamına gelir. Istılâhî olarak da: Allah'a manen yakınlaştıran şey demektir;114 yani belirli bir havyanı, belirli bir vakitte ibadet niyetiyle kesmektir. Bereketli ve feyiz dolu bayram günlerimizden olan "Kurban bayramı, Hz. İbrahim'in belli bir buudda fedakârlık yaptığı, Müslümanların da bütün samimiyetleriyle günahlarının affına yol aradıkları.. ve bu gâyeye ma'tûf, bazılarının Beytullah'a yüz sürüp, Arafat'ta vakfeye durdukları ve Muhammedî bir ruhla yalvarıp yakardıkları bir gündür."115 Hz. İbrahim'in, oğlu İsmail'i (as) kurban etmek istediği, Cenâb-ı Hakk'ın da büyük bir koç göndererek onu kurtardığı günün yıldönümlerinde kutlanır. Bu bayram, hanîf İslam dininin önderleri olan peygamberin anılarını tazelemek, Allah uğruna canı ve malı feda etmek, bu yolda sabır ve metanet göstermek konusunda onları örnek almak anlamları taşır116
Kurban kelimesi üç âyette yer almaktadır: [Âl-i İmrân 3/183; Maide 5/27; Ahkâf 7/28]. Kelime olarak hadis-i şeriflerde ise nadiren geçmektedir: "Salât, (Allah'a sunulan bir) kurbandır."117 Ancak kurban bayramı, kurban kesimi, hac ve menasiki ile alakalı pek çok âyet ve yüzlerce hadis bulunmaktadır.118 Kur'an'ın en çok kurban bayramından bahsetmesi onu, diğer bütün günlerin üzerine çıkarmaktadır; zira Kur'ân herşeye kâmet-i kıymetince yer verir. Kur'ân'da kurban ve hacdan başka, bizzat bunların yapıldığı kurban bayramı günlerinden de üç sûrede bahsedilmektedir:
1. Kevser sûresinde geçen "Venhar!" [108/2] ifadesinde mef'ûl mücmel bırakıldığından dolayı, bundan "Nahr/Kurban bayramı yap!" manası anlaşılabileceği gibi, "(Bayram) namazı kıl, kurban kes de kurban bayramı yap!" anlamı da çıkarılabilir ki bazı müfessirler âyetteki namazdan maksadın bayram namazı, nahrdan muradın da kurban bayramında kesilen kurbanlıklar olduğunu belirtmişlerdir. Binâenaleyh "Venhar!" ifadesinin, Allah Rasulü'nün zâtında bütün mü'minlere kurban bayramını, bayram namazı kılıp kurbanlar keserek kutlamayı emretmekte olduğu ortaya çıkmaktadır.
2. Burûc sûresindeki "Şahid ve meşhûd'a kasem ederim ki..." [85/3] âyetinde geçen şâhid ve meşhûd'un ne olduğuna dair yapılan tefsirlerden bir tanesi de, şâhidin arafe günü, meşhûdun da kurban bayramı günü olduğu şeklindedir. "Meşhûd, kurban bayramıdır. Çünkü bu gün, dünyada insanların bir araya gelip toplandıkları en büyük gündür. Yine o günde Mina ve Müzdelife'de doğu ve batıdan birçok insanların bir araya gelirler ve o gün, müslümanların bayramıdır. Meşhûd güne (kurban bayramına) yemin edilmesinin gayesi ise haccın, büyük ve önemli bir iş olduğunu ortaya koymaktadır.
Arafe ve kurban bayramı günleri, Allah Teala'nın büyük saydığı, kıymet verdiği ve hac günlerinin en önemlilerinden kıldığı iki gündür. Dolayısıyla bu iki gün, kendinde bulunan kimselerin, mü'min olduklarına ve İlahi rahmete müstehak olduklarına şehadet eder."120
3. Yine şu âyet-i kerimeler, ekseriyetle arafe ve kurban bayramı günleri olarak tefsir edilmiştir: "Fecre, on geceye, çifte ve teke, akıp giden geceye yemin olsun ki kıyamet gelecektir." [Fecr 89/1-
4. El-fecr (lam, ahd manasına olarak), kurban ve cuma gibi mübarek günlerden birinin fecri [Mücahid'den gelen rivâyete göre kurban bayramının fecri]; on gece, Zilhicce'nin ilk 10 günü şeklinde [10. gün, kurban bayramının 1. günü oluyor]; çift, kurban bayramının ilk günü, tek de arafe günü; akıp giden gece ise, sabahı bayram olan gecenin seher vakitleri [veya bazı tefsircilere göre, leyle-i cem' (hacda akşam ve yatsı namazlarının birleştirilerek yatsı vaktinde kılındığı gece) denilen Müzdelife gecesi] şeklinde de tefsir edilmiştir ki, mezkur âyetlerin hemen en kuvvetli tefsir vecihleri böyledir.121 Dolayısıyla bu âyetler, arafe ve kurban günlerine yapılan İlahî yemini dile getirmekte, bu zaman dilimlerinin Allah'ın katındaki ehemmiyet, kutsiyet, fazilet ve kıymetini açıkça ifade etmektedir.
Kurban bayramı, Allah emri doğrultusunda bizzat Hz. Peygamber'in kavlî ve fiilî tatbikatıyla ümmete bayram olarak teşrî' buyurulmuştur.122 Fazilet ve kudsiyetini bildiren hadislerden hareketle kurban bayramının, Allah katında en hayırlı ve en efdal günü olduğu veya arafe gününe denk olduğu belirtilmiştir. Nitekim ilgili hadislerden birinde: "Allah katında günlerin en büyüğü yevm-i nahrdır (kurbanın birinci günü: Zilhicce 10); bunu fazilette yevm-i nefr takip eder (kurbanın 2. günü: Zilhicce'nin 11)."123 buyrulmuştur. Benzer bir hadiste ise: "Allah katında günlerin en büyüğü, kurban bayramının birinci ve ikinci günüdür."124 ifadesiyle geçmektedir. Cuma ve arafe gününün de Allah katında en hayırlı gün olduğuna dair hadisleri değerlendiren âlimler, en hayırlı günün kurban veya arafe günü olduğu, ya da her ikisinin birbirine eşit bulunduğu sonucuna varmışlardır; cuma gününü de haftanın en hayırlı günü olduğu yorumunu yapmışlardır.125
Kurban bayramı, namazı ve kurbanlıklar, İslam'ın şeairindendir [Hac 22/26-28, 32]. Dolayısıyla bunlara hürmet etmek Allah'ın emridir. Nitekim âyette "Kim Allah'ın hürmet edilmesini emrettiği şeyleri tazim ederse bu, Rabb'inin nezdinde kendisi için sırf hayırdır..." [Hac 22/30] ve "Kim Allahın şeairini tazim ederse, şüphe yok ki bu, kalblerin takvasındandır." [Hac 22/32]. buyrulmuştur.
Arafe günü sabah namazı ile başlayan ve kurban bayramının dördüncü günü ikindi namazına kadarki beş günde her farz namazın akabinde teşrîk tekbirleri getirildiği için bugünlere "eyyâm-ı teşrîk / teşrîk günleri" denilmiştir; ancak hakikatte kurbanın 2, 3 ve 4. günlerine [Zilhicce 11, 12, 13] teşrîk günlerine denilir.126 Nitekim hadiste: "Arafe günü, nahr/kurban günü (kurbanın birinci günü) ve teşrîk günleri (kurbanın 2, 3 ve 4. günleri) biz müslümanların bayramıdır."127 buyrulmuştur. Hacıların Mina'da olduklarından bu üç güne Mina günleri de denir128.
Hikmet açısından, Müslümanların bayramlarda bir araya gelmelerinin, Allah'ı zikirden ve dinî şeairin takdisinden hali kalmaması için bayram namazı ve teşrîk tekbirleri vacip kılınmıştır. Bunun yanında bayram âdeta "mü'minlerin bir nevi gövde gösterisi olması" maksadı da gözetilmiştir ki, çoluk-çocuk, kadın-ihtiyar herkesin bayram yerine katılmaları müstehap kılınmıştır. Rasulullah (sas), bayram namazına giderken ve gelirken yollara dizilenlerin bayramlarını kutlardı.129 Allah Rasulü, bayram namazları sonunda sadaka ve hediyeler verirdi, vermeye teşvik eder, bu verilenlerin günahların bağışlanmasına sebep olacağını bildirirdi.130
"Kurban bayramı, Hz. İbrahim ve İsmâil'den günümüze kadar, hep bir kahramanlık, bir fedâkarlık, bir hasbîlik ve bir teslimiyet sembolü olagelmiştir. Kurban bayramı, tıpkı orduların savaşa gidişi gibi gürül gürül tekbirlerle gelir ve bir velvele olur, her yanda yankılanır. Onda hem bir mûsiki ve şiir hem de muhârebelerin bin tarraka ile gürleyen hakkı ilan sesleri içiçedir. O kutlu zaman diliminde hemen herkes, her şey ve her yer âdeta dile gelir ve konuşur. Arafat bir mahşer gibi kaynar ve köpürür, bir hesap meydanı gibi endişe ve ümit soluklar.. Müzdelife, Mîna yoldakilerin telaş ve tedarikiyle uğuldar.. Ka'be, sinesi hasretle yanan gufrana susamışların nabzı gibi atar.. ve bütün bu sesler, soluklar Hakk karşısında divan durmuş inleyen en mükerrem kulların çığlıkları gibi gider verâların kapılarına dayanır. Sanki ebediyet gamzeden bu seslerle, hislerimizin sınırsızlığını, hülyalarımızın sonsuzluğunu edâ ediyormuşuz gibi, duygularımızın bütün hazineleri açılır.. ve bütün mahrem hislerimiz bağı kopmuş tesbih taneleri gibi dörtbir yana saçılır. Her yanda köpürüp köpürüp Hakk katına yükselen bu sihirli sesleri duyup ve gönüllerimizde cennetler gibi esen şevk ü tarâbı yaşadıkça, aşktan, şevkten ve bayramın büyüsünden süzülmüş diriltici bir iksiri içiyor gibi oluruz."131
Kurban bayramlarında milyonlarca mü'minin hep bir ağızdan Allahü Ekber demeleri, rubûbiyet-i ilahiyenin "âlemlerin rabbi" ünvanıyla küllî tecellisine karşı küllî bir ubûdiyetle yapmış oldukları bir mukabeledir.132 Bayram namazlarında mü'minlerin kalpleri kulluk cihetiyle ittihad eder (birleşir), dilleri bir kelime üzerinde toplanır. İnsan, Mabud-u Ezelî'nin ulûhiyetine ve hitabının azametine karşı, sayısız kalblerden ve dillerden çıkan dualar ve zikirler ile küllî bir mukabelede, kullukta bulunur. deta bayram namazlarında İslâm âleminin zikir ve tesbihleriyle dünya, büyük bir zelzeleye mazhar olur; bütün kara ve denizleriyle Allahü Ekber der; kıblesi olan Kâ'be-i Mükerreme'nin samimî kalbiyle niyet edip, Mekke ağzıyla, Cebel-i Arafat diliyle Allahü Ekber diyerek, o tek kelime yeryüzünün her bir toprağındaki umum mü'minlerin mağara-misal ağızlarındaki havada temessül eder. Bir tek Allahü Ekber kelimesinin aks-i sadâsıyla sonsuz Allahü Ekber'ler vuku bulduğu gibi, o makbul zikir ve tekbir, semaları dahi çınlatır ve berzah âlemlerine de dalgalar göndererek sadâ verir.133
"Ramazan ve kurban bayramlarını Lailahe illallah, Allahü Ekber, Sübhanallah ve Elhamdülillah'lar ile süsleyin."134 hadis-i şerifi ve benzeri n bayramlarda bolca tekbir, tehlil, tesbih ve tahmidler getirilmesi sünnettir ki âyette de "Allah size hidâyet ettiği için, (bayram) tekbirleri getirerek Zât'ını tazim etmenizi ister." [Bakara, 2/187]135 buyurulmuştur. Beş vakit namazda, bayram namazında ve hac ibadetinde çok tekbir getirmenin sırrına dair Bediüzzaman şu izahatı getirmiştir:
Bir nevi mi'rac hükmünde olan namazın hakikati, huzur-u İlâhî'ye kabuldür. Her Allahü Ekber'le âdeta bir mi'rac basamağı kat' ederek, manen ve hayalen veya niyeten iki cihandan geçip, maddiyat kayıtlarından sıyrılıp bir küllî ubûdiyet mertebesine veya küllînin bir gölgesine veya bir sûretine çıkıp, bir nevi huzura müşerref olup, "iyyâke na'budu / ancak sana kulluk ederiz" hitabına bir büyük mazhariyettir. Namaz hareketlerinde tekrarla Allahü Ekber denilmesi, mertebeler kat' etmeye, manevî terakkiye ve cüz'iyattan küllî dairelere çıkmaya işarettir; ve Allah'ın marifetimiz haricindeki kemâlât-ı kibriyasının mücmel bir ünvanıdır. İşte Hacda pek kesretli "Allahü Ekber" denilmesi, şu sırdandır. Çünki hacc-ı şerif bil'asale herkes için bir küllî mertebede bir ubudiyettir. Nasılki bir asker, bayram gibi bir özel günde bir mareşal ile birlikte komutanlık dairesinde padişahın huzuruna girer, lutfuna mazhar olur; sair vakitte ancak zabitinin makamı ile onu tanır. Öyle de hacda herbir mü'min ne kadar ami de olsa, mertebeler kat' etmiş veliler gibi "Yerin ve Göklerin Rabbi" ünvanı ile Allah'ı tanıyıp O'na teveccüh eder; bir küllî ubudiyetle müşerref olur. Elbette hac anahtarıyla açılan rubûbiyetin küllî mertebeleri.. hac dürbünüyle nazarına görünen azametli ulûhiyetin ufukları.. ve yine hac şeairiyle kalbine ve hayaline gittikçe genişleyen ubudiyet daireleri, kibriya mertebeler