KONU DETAY

RİSALE-İ NUR'UN BİR ÇEKİRDEĞİ OLARAK: BİRİNCİ SÖZ

Nazif Baki Akad

Besmele’nin bir tefsiri olan Birinci Söz; Risale-i Nur’un bir fihristesi, bir çekirdeği olarak görülebilir. Risale-i Nur’un temel kavramları, kendine has usulü, anlatım tekniği, temel prensipleri ‘Birinci Söz’e dercedilmiştir. Âlemin küçük bir fihristesi olduğundan insanı çözüp anlamak nasıl bütün bir kâinatla olan ilişkisini farkedebilmeyi gerektiriyorsa Birinci Söz’ü de hakkıyla anlamak onun bütün bir külliyat ile olan ilişkisini görmek ve anlamakla mümkündür. Bu ‘küçük söz’ü hakkıyla anlamanın bütün bir külliyatı anlamakla mümkün olmasından dolayıdır ki, bu söz bize Risale-i Nur’u açacak bir anahtar şeklinde belirir ve bu özelliğinden dolayı da koca külliyatın en başına şuurlu bir şekilde yerleştirilmiştir.
Birinci Söz’ün Risale-i Nur’a nasıl fihristelik yaptığı, bu koca ağacın bir çekirdeği olarak nasıl belirdiği çok farklı açılardan ele alınabilir. Bu makalede ise sadece Birinci Söz’ün Risale-i Nur mesleğinin temel esaslarını nasıl muhtevi olduğu incelenmeye çalışılmıştır. Bilindiği üzere, Bediüzzaman Hazretleri Risale-i Nur mesleğinin temel esaslarını iki farklı şekilde belirtmektedir: Kader Risale’sinin hatimesinde acz, fakr, şefkat ve tefekkür Risale-i Nur mesleğinin dört esası olarak takdim edilirken, Şükür Risalesi’nin sonunda ise harika bir beyitle dört esas şu şekilde ifade edilmiştir:
“Der tarîk- i acz-mendî lâzım âmed çâr-çîz;
Acz-i mutlak, fakr-ı mutlak, şevk-i mutlak, şükr-ü mutlak ey aziz!”
Fethullah Gülen Hocaefendi iki farklı yerdeki bu esasları harmanlayıp, altı prensip halinde takdim ederek; bunların seyr u sülûk-i ruhanide alternatif bir yöntemin temel unsurları olduğunu ifade etmiştir. Bu yöntemin peygamberlik hakikatinin tecellisine baktığını, dolayısıyla da mevcut metodlardan daha kestirme, daha selametli ve emin olduğunu belirtmiştir. 1 Seyr u sülûkta farklı bir çizgi sayılabilecek bu yolun altı esası sırasıyla acz, fakr, şefkat, tefekkür, şevk ve şükürdür. Bu esasları metindeki konumlarına göre tek tek ele alalım.

Acz ve Fakr
Acz ve fakr, Birinci Söz’ün belkemiğini oluşturan birbiriyle irtibatlı iki temel kavramdır. Bu iki kavram perspektifinde yapılan tahlil, insanın iç dünyasından başlar, dış dünyasına uzanır ve yine iç dünyasında biter.
Bedevi Arap çöllerinde seyahat eden adam hikayesi, kendi mahiyetimizin acz ve fakr ile yoğrulmuş olduğunu farketmemizi sağlayan bir temsil hükmündedir. Bediüzzaman, her şeyden önce insanın iç dünyasındaki yani enfüsi âlemdeki acizlik ve fakirliği nazara verir. Çünkü muhatabı insandır. Hedefi onu marifete ulaştırmaktır. İnsanın bizzat kendi tecrübesiyle künhüne inemediği bir hakikat nasıl bilinirse bilinsin, kendi marifeti açısından çok büyük bir ehemmiyeti haiz değildir. Acz ve fakr hakikatinin insanın iç dünyası merkeze alınarak anlatılmasının iman-ı Billah ve ubudiyet açısından önemi enfüsi tahlilden sonra daha iyi anlaşılacaktır.
Acizlik, güç ve kuvvet yetmezliği, fakirlik ise sermaye, mal yetmezliği şeklinde anlaşılabilir. Bu hakikakatlerin enfüsi âlemdeki tezahürünü şu şekilde anlamak mümkündür: İnsan öncelikle kendi kuvvetinin yeterli ve yetersiz olduğu durumları gözlemleyerek kendine bir hat çizer; buraya kadar kuvvetim yeterli, bundan sonrası için yetersiz, der. Mesela ‘elli kiloluk yükü kaldırabilirim, ama elli bir kiloluğu kaldıramam’ der. Bu mertebede belli bir noktaya kadar acizliğini fehmetmiş olur. Ama elli kiloluk yükü kaldıran kuvvetin kendine ait olduğunu zanneder. Bu insan ne zaman ki hasta olur, elini bile kaldıramayacak bir hale gelir; işte o zaman o elli kiloyu bile kendisine ait bir kuvvetle kaldırmadığını anlar. Çünkü hastalığında ne kadar isterse istesin elini dahi oynatamamaktadır. Üzerindeki sınırlı kuvvetin dahi her zaman iradesine bağlı olarak kullanılamadığını farketmekle, aczini anlamakta derinleşir. Bu sayede sağlıklı iken kullandığı gücün kendine ait olmadığını anlar. İnsan kendi iç dünyasına eğilip kendini iyice bir tahlil ettiğinde kendine ait hiçbir kuvvet emaresine rastlayamaz. Çünkü doğduğu gibi bir gün de ölecektir. Kendisinin kendi eline vermediği bu kuvvet, bir gün yine kendi isteğine muhalif olarak kendisinden ayrılacaktır. İnsan, kendisine verilen sınırlı kuvvette sadece tasarruf eder, ama onu sahiplenemez. Bediüzzaman Hazretleri’nin tabiriyle insan acz-i mutlaktadır. Kendi adına sahiplenebileceği hiçbir kuvvet kırıntısı yoktur. Kendi sahipliği açısından tam bir güçsüzlük hali içerisindedir.
İnsan fakrını da aczini anladığı gibi anlar. Önce kendine bir sınır çekerek şu kadarı benim, kalanı benim değil, der. Mesela, yüzüne ve zekasına bakar. Güzellik ve kavrama derecesini farkeder. Derecesini ve sınırını farkettiğinden kendi güzellik ve zekasından daha üstün olanlara bakıp belli bir ölçüde fakirliğini kabul eder. Fakat kendi tasarrufundaki özellikler kendisininmiş gibi davranır. Yaşlanmayla beraber elindekilerin yavaş yavaş kaybolmasına engel olamamakla bunların kendi iradesine bağlı bulunmadığını, böylelikle de kendine ait olmadığını anlar. Nihayet ölümünü de engelleyemeyeceğini fehmetmekle mutlak manada bir fakir olduğunu derkeder. Bediüzzaman’ın tabiriyle fakr-ı mutlak içerisinde olduğunu anlar.
Acz-i mutlak ve fakr-ı mutlak içerisindeki insan sadece böyle bulunmakla kalmaz, bununla beraber hadsiz musibet ve ihtiyaç ile kuşatılmış olduğunu da farketmekle büsbütün perişan olur, elemler, kederler içinde kalır.
Âciz insan için en büyük korku düşmanı olmasıdır. Çünkü düşman âciz adama karşı yöneldiğinde, acizin ona karşı koyacak bir gücü yoktur. Acz-i mutlak içerisindeki insanın ise hadsiz düşmanı vardır. İnsan bütün bir kâinatla alakadar olduğundan her bir hadise kendisi için potansiyel bir düşman veya musibet olarak belirebilir. İnsan bir mikroba karşı koyamayıp hastalandığı gibi dünyayı tehdit eden bir gök hadisesine de karşı koyamaz. Çok muhabbet beslediği ailesi ve yakınları dahi, kendisinden ayrıldıklarında bu ayrılığın önüne geçememesi insana acizliğinin çok farklı bir buudunu hissettirir.
Fakir içinse en büyük dert ihtiyacının fazla olmasıdır. Elinde kendine ait bir şey yoksa fakir ihtiyaçlarını nasıl karşılayabilir? İnsanın fakr-ı mutlak içerisinde olmasıyla beraber sonsuz ihtiyacı vardır. En başta ölümsüzlük ister, kendine yönelecek bir muhabbet bekler, mükemmel bir vaziyette yaşamak ister. Mükemmel bir tarzda yaşamak, sevmek, yemek, içmek vs. gibi insanın çeşit çeşit ama hep ebediyete bakan istekleri, ihtiyaçları vardır. Fakat bunları karşılamak üzere kullanacağı kendine ait hiçbir sermayesi yoktur.
Aczini, fakrını bu şekilde kavrayan bir insanın önünde iki seçenek belirir: Ya her şeye gücü yeten ve her ihtiyacını karşılayabilen bir Kadir-i Rahim’e intisap edip bulunduğu konumu anlamlandırmak, elim ve vahim haletini tatlı ve huzurlu bir hale dönüştürmek yahut da Kadir-i Rahim’e bağlanmamanın neticesi olarak her bir hadisenin karşısında titreme, hadsiz ihtiyacına cevap veremeyecek sebeblerden –yalancı bir çare de olsa- dilenme, yardım bekleme. Bu iki şıktan birini tercih, insanın hür iradesine bırakılmıştır, ancak birinci yolun hak olduğu hiçbir nizaa yer vermeyecek şekilde bellidir. Mayasındaki hadsiz aczi ve fakrı kavramış biri anlar ki; kendisine sorulmadan ortaya çıkan vücudu ve özellikleri, yoktan varoluşları itibarıyla mutlak bir kudret ve rahmet Sahibinin vücudunu gerektirir. Bunu farkeden insan, o Kadir-i Mutlak ve Rahim-i Mutlak’ı tasdik etme makamındadır. Onu tasdik etmekle iman dairesine girmiş olur. İnsan acz-i mutlakından dolayı, kendisine yönelmiş tehditlere karşı bir dayanak noktasına, fakr-ı mutlakından dolayı da sonsuz ihtiyaç ve emeli karşısında bir medet noktasına intisap etme makamındadır.
Allah’a yönelip bağlanmakla insan, sonsuz mertebesi olan imanda derinleşmeye başlar. Kulluğun da özü zaten budur. Yani insanın aczi ve fakrı, kendisini tatmin edecek tek merci olan Zat-ı Uluhiyet’e yönelmesini sağlar. Böylece insan dua eder. Aczini, fakrını, kusurunu, zaafını Allah’ın huzurunda ilan ederek; O’ndan yardım diler. Ve bu manayı yaşayışına uygulaması ibadeti netice verir. “İbadetin özü duadır” 2 hadis-i şerifini bu çerçevede daha iyi anlamaktayız. İnsanı ibadete yönlendiren ve ibadeti ayakta tutan şey duadır. Bediüzzaman Hazretleri imanın tasdik ve intisap buudlarını insanın acz ve fakrına bağlayarak, enfüsi âleme bakan güzel bir tahlil örneği sergilemiştir. İnsan, Kadir-i Rahim’e intisap etmekle perişaniyetten kurtulur. Mutlak bir güç ve rahmet kazanır. Dolayısıyla aczi ve fakrı insan için elem kaynağı olmaktan çıkıp rahmet ve kudreti celbedecek birer merkez olurlar. İmanın bu dönüştürücü yönüne değinilerek enfüsi âlemdeki tahlil noktalanır.
Enfüsi âlemden afaki âleme geçildiğinde, diğer mevcudatın da acz-ı mutlak, fakr-ı mutlak içerisinde bulunduğu müşahede edilir. Mesela basit, şuursuz inek, sadece ot yiyip su içerek şuur gerektiren ve mükemmel bir besin olan sütü yapamaz. Yumuşak olan kök ve damarlar sert olan kaya ve toprağı delemez. Sebeplerle onlara bağlı sonuçlar arasında çok büyük bir uzaklık vardır. Sebepler, basit, aciz, şuursuz; sonuçlar ise sanatlı, harika ve şuur gerektiren bir mükemmelliktedir. Sebep ve ona bağlı sonuç arasındaki bu uzaklıkla, sebepler sonuçların varlığa gelmelerinde kendilerinin tesir sahibi olmadığını lisan-ı aczleriyle haykırmaktadırlar. Bu tahlille tabiatperestlerin afaki âlemde geçerli varsaydıkları illiyet prensibi yıkılır. Sebeplerin sonuçları üretmesi, yaratması diye bir şey mümkün değildir. Bir sonucu ancak mutlak bir kuvvet ve rahmet Sahibi var edebilir.
Enfüsi âlemdeki tahlil, enenin insanda hükümran olduğuna dair vehmi yıkmıştı. Afaki âlemdeki tahlil de tabiat ve sebeplerin bir tesir sahibi olabileceği vehmini yıkmaktadır. Ene ve tabiatın ontolojik konumunun ne olduğu Bediüzzaman’ın fikriyatında çok merkezi bir yere sahiptir. Kendisi bunu şu sözleriyle ifade etmiştir: “Otuz seneden beri iki tağut ile mücadelem vardır. Biri insandadır, diğeri âlemdedir. Biri “ene”dir, diğeri “tabiat”tır.” 3
Afaki âlemde sebeplerin tesirsizliğini göstermekle Bediüzzaman, Tevhid-i Uluhiyet’in yanında Tevhid-i Rububiyet’i de nazara vermektedir. Kamil bir tevhid anlayışı açısından bu vurgu çok önemlidir. Bediüzzaman’ın bu yaklaşımı, “kâinatı yaratıp da köşesine çekilen pasif bir tanrı!” iddiasına çok büyük bir darbe indirmektedir. Kâinattaki herbir şey, her an varolabilmek için mutlak bir kudret ve rahmete ihtiyaçları olduğunu lisan-ı aczleriyle haykırmaktadır. Allah’ın kayyumiyetiyle bu kâinat ayakta durmaktadır. “Daimi yaratılış” diyebileceğimiz bu yaklaşımla Cenab-ı Hakk’ın her bir şeyin her anki duasına cevap verip, rububiyetini tecelli ettirmesini anlamak mümkün hale gelir. Dolayısıyla her bir şey her bir anında kendi adına değil, Allah adına hareket etmektedir. Yani besmele çekmektedir. Birinci Söz’ün ilk paragrafında ifade edilen “bütün mevcudatın en çok tekrarladıkları zikrin ‘bismillah’ olması” hakikati tevhid-i rububiyetin ilanıdır. Bediüzzaman’ın Ayet’ül Kübra4 olarak kabul ettiği “Hiç bir şey yoktur ki Allah’ı tesbih ediyor olmasın.”(İsra, 17/44) ayetinden mülhem bu tahlil; besmelenin sadece insanla Allah arasındaki bir nispeti ifade etmeyip, bununla beraber kâinat ile Allah arasındaki ilişkiyi de ihtiva ettiğine dair orijinal bir tespittir.
Tahlilin üçüncü basamağında, afaki âlemde müşahede edilen acz ve fakr hakikatleri tekrar insanın iç dünyasına taşınır. İnsanın her hal ve hareketinde, her bir şeyle olan ilişkisinde şükrünü hakiki müessir ve kuvvet sahibi olan Cenab-ı Hakk’a vermesinin gerekliliği üzerinde durulur. Sebeplerin şükre merci olma noktasında hiçbir hakkı yoktur.

Şefkat
Şefkat, kendi acz ve fakrından sonra bütün mevcudatın da acz ve fakr içerisinde bulunduğunu farkeden bir insanda belirecek bir histir. Kendi gibi yardıma muhtaç mahlukata acıyıp merhamet duyan insan, Cenab-ı Hakk’ın bütün mevcudata yönelmiş mukaddes şefkatinin bir gölgesini taşır. Şefkat bir çeşit muhabbettir, fakat aşktan ayrı ondan daha keskindir. Aşk karşılık bekleyerek sevmektir, ancak şefkat karşılık beklemeden muhabbet beslemektir. Bu yüzden şefkat, aşka nispetle daha ulvi bir histir. Birinci Söz’de şefkatten aleni bir şekilde bahsedilmemiştir, ancak bahsedilmemesi şefkatin göz ardı edilip kullanılmadığı anlamına gelmez. Şefkat hakikati baştan sona Birinci Söz’e hakimdir. Bunu farketmemizi sağlayan önemli bir nokta, mücerret hakikatlerin avamın anlamasını kolaylaştırmak için temsillerle anlatılmış olmasıdır. Hakikatler pekala diğer bazı alimlerin yaptığı gibi oldukça teorik bir şekilde, lafı uzatmadan anlatılabilirdi. Fakat böyle yapılmamış. Kur’ân usulü takip edilerek en mücerret hakikatler herkesin anlayabileceği örnekler ve temsili hikayeler içinde sunulmuştur ki insanlar içerisinde büyük bir çoğunluğu oluşturan avam kesimi onlara bigane kalmasın.
Temsil, bilinmeyen bir şeyin bilinen bir şey vasıtasıyla veya bilinen bir şey üzerinden anlatılmasıdır. Mesela, insanın kendi gerçekliğini farketmesinde çok önemli bir yeri olan acz, fakr hakikatleri “bedevi çöllerinde seyahat eden bir adamın” şahsında akla yaklaştırılmıştır. Yiyeceklerimizi bize ulaştıran tablacılar, bir diğer tabirle nakliyecilerin üzerinde nimetten nimeti verene yani Mün’im’e geçişin kavratılması da başka bir misaldir. Bediüzzaman Hazretleri’nin temsil kullanımı; Kur’ân’da hakikatleri herkesin gördüğü bildiği şeylerle anlatmaya, temsillere ve kıssalara verilen ehemmiyetten nebean etmiştir. Bediüzzaman tarafından “tenezzülat-ı İlahiye” şeklinde ifade edilen ‘Cenab-ı Hakk’ın muhatapların seviyesine tenezzül ederek hakikatleri anlatması’, Allah’ın mukaddes şefkatinin bir göstergesidir. Kur’ân üslubundaki bu şefkat Risale-i Nurlara da yansımış, “Birinci Söz” dahil pek çok risale içerisinde görülen, muhatapların seviyesine göre şekillenen bir anlatım tekniğinin kaynağı olarak varlığını sürdürmüştür. Şefkat hakikatini gösteren bir diğer mühim nokta da Sözler’e “Ey kardeş” hitabıyla başlanmasıdır. Bediüzzaman, muhatabını şefkat, sevgi, ve tevazuyla kucaklayarak “ey kardeş” ifadesini kulanmıştır ki bu bir nevi şefkatin göstergesi aynı zamanda da irşat erlerinin takip etmesi gereken bir hizmet usulüdür.

Tefekkür
İnsan, düşüncesini hakikati bulmak ve onu tasdik etmek için kullanabileceği gibi; apaçık hakikatleri perdelemek, batıl inançlarına kılıf yapmak için de kullanabilir. Şefkatli insan ise kendi konumunu doğru bir şekilde anlayıp ona göre davrandığı için, aklını sadece hak ve hakikatin ortaya çıkması için kullanır. Dolayısıyla şefkatli bir insanın düşünmesi tefekkürü getirecek, hak ve hakikate kapı açmaya vesile olacaktır. Tefekkürün ehemmiyeti imanda çok büyük bir inkişafa vesile olmasından dolayıdır. Tahkiki imana giden yol tefekkürden geçer. Tahkiki iman, Bediüzzaman Hazretleri’nin üzerinde önemle durduğu temel mevzulardandır. Tahkiki iman; iman hakikatlerinin incelenerek, araştırılarak, hakkaniyeti anlaşılarak kabul edilmesidir. İman hakikatlerinin hakkaniyetinin anlaşılmadan, gelenek ve görenekler etkisiyle kabulü demek olan taklidi iman, tahkiki iman karşısında oldukça sönük kalmaktadır. İman, İslam dininde öylesine temel bir konuma sahiptir ki, insanın yaptığı her işin, her amelin başında geçer bir katsayı gibi amelini katlar. İmandaki kuvvet ve derinlik nispetinde bir amel, bazen yüz bazen bin bazen de hadsiz amele denk olabilir. “Bir saat tefekkür bin sene nafile ibadetten daha hayırlıdır.” 6 hadis-i şerifi aslında bu temel ilkeyi nazara vermektedir. Bir saatlik tefekkür eğer iman seviyemizde bir sıçramaya vesile oluyorsa, bu iman seviyesindeki bir saatlik amel olan tefekkür daha önceki iman seviyemizle yaptığımız bir senelik ibadete denk gelebilir. Fakat bu, diğer ibadetler bırakılarak sadece tefekkür edilsin, demek değildir. Her ibadet ayrı bir kurbet helezonudur.
Bu meyanda, Bediüzzaman Hazretleri’nin stratejisi genel itibarıyla halkın taklidi seviyedeki imanını tahkiki seviyeye çıkarmaktır. Hemen hemen herkes, “bismillah”, “elhamdülillah” gibi şeair olmuş, iman hakikatlerinden neşv ü nema eden kelimeleri kullanır, ama pek çoğu bunların içerdiği anlam zenginliğini bilmez. Bediüzzaman’ın amacı külle örtülen bu hakikatlerin üstündeki külü üflemek ve harikalığını ortaya çıkarmaktır. Bu yüzden metnin ilk kelimesi herkesin bilip istimal ettiği “Bismillah”tır. Hemen hemen herkesçe paylaşılan bir ortak payda ile söze başlanır. Sonradan “besmele”nin sırları açılmaya başlanır. “Besmele”nin bir defineye benzetilmesi boşuna değildir. Define gömülü hazinedir. Besmele’yi gömüldüğü yerden çıkarmakla onun ne kadar değerli ve harikulade olduğu tefekkürle gösterilir.
Gafletle bakıldığında sıradanmış gibi görünen şeylerin hepsinin birer kudret mucizesi, rahmet hediyesi olduğu gafleti yıkan tefekkürle görülür. “Mucize” kelimesi Risale-i Nur’un terminolojik dili içerisinde; kendisini yapmaktan bütün sebeplerin aciz kaldığı, güç yetiremediği şey için de kullanılır. Varlığa çıkabilmesi ancak mutlak bir kudretle mümkün olan her bir şey, kendinden önceki sebepleri kendilerini yapmaktan aciz bıraktıkları için mucizedirler. Bir tohumdan ağaç çıkması, ayın bir parmakla ikiye yarılması gibi mucizedir. Her bir şey kendilerine tatmin edici bir karşılık ödemediğimiz halde ihtiyacımızı bilirmişçesine bize geldiklerinden “hediye”dirler. Bu gözle yapılan bir tefekkür, bize sıradanlık içinde mükemmelliği farkettirerek; her bir şeyden Allah’a pencereler açmamızı sağlar. Nimetten Mün’im’e; eserden Müessir’e geçmemize imkan tanır. Netice itibarıyla tefekkürün imanın inkişaf etmesinde çok büyük bir rolü vardır.

Şevk
Şevk esası da metinde açık bir şekilde yer almamakla beraber, şefkat gibi metnin içine sinmiş bir hakikattir. Enfüsi âlemde aczimizi, fakrımızı farketmekle başladığımız tefekkür yolculuğu, afaki âlemde devam eder. Afaki âlemde tek bir durağa değil bir çok duraklara uğrayarak devam eder. Tekrar enfüse döner, tekrar afaka çıkar; ama hiçbir zaman bitmez. Tek bir şey Allah’a kapı açmak için yeterli olduğu halde niye bu kadar çok menzillere uğranılmıştır? Çünkü tefekkür eden yolcu her bir menzilde Allah’ı daha farklı bir buudda tanır, heyecanı artar, aynı Ayet’ül Kübra risalesindeki seyyah gibi “Hel min mezid-Daha yok mu?” der, durur. Yolcunun uğradığı her bir menzil, diğer menzile yönelmesini sağlayan bir heyecan pompalar yolcunun ruhuna. Marifetin artmasıyla ortaya çıkan bu heyecan şevkin ta kendisidir. Şevk devamlı artar ve bir noktadan sonra da şükre inkılab eder.

Şükür
Şükür bahsi, metnin sonuna doğru ele alınır. Acz, fakr, tefekkür esasları muhatabın zihnine yerleştirildikten sonra sıra şükür esasını ikame etmeye gelmiştir. Bediüzzaman Hazretleri, Cenab-ı Hakk’ın bize verdiği nimetlere bedel bizden istediği fiyatları belirtirken şükrü kasıtlı bir şekilde sona yerleştirir ve şöyle der: “Ahirde elhamdülillah şükürdür.” Şükür Risalesi’nde de Bediüzzaman, şükrü hilkat-i âlemin en mühim bir neticesi olarak takdim eder. Buralardan anlıyoruz ki, şükür ibadette bir ufuktur. İman ve ibadette ulaşılması gereken asıl menzil şükürdür. Başta ibadetin özünün dua olduğunu söylemiştik. Dua ibadete sevk eden, ibadeti ayakta tutan şeydir. Dolayısıyla ibadet duayla başlar ve duayla devam eder. Ama ne zaman ki insan dua ve ibadette şükre ulaşır, kul şükür için ibadet etmeye başlar; işte o zaman ibadet kemale erer. Evet, iman ve ibadette kemal kendi içinde sayısız mertebesi olan bu hatta girmekle mümkündür. Efendimiz’in “Duanın en faziletlisi Elhamdülillah’tır” (İbn Mace, Edeb 55; Tirmizî, Daavat 84) hadisi anlatılan bu manayı çok veciz bir şekilde ifade etmektedir.
İbadeti şükür için yapma ufkunu yakalayan birinin din anlayışı büsbütün değişir. Böyle bir insan, geleceğe matuf bir takım hesaplamalarla hareket etme yerine, kendisine önceden verilmiş sonsuz nimetlerden dolayı onları veren Rabbine karşı minnettarlığının bir neticesi olarak ibadet etmeye başlar. Hiç yokken varolmanın, varlık içerisinde akıl, kalb, göz, kulak v.s gibi bir sürü latife ve mükemmel özelliklerle donatılmış insan olmanın, insanlık içinde müslüman olmanın ve din-i mübin’in şuuruyla yaşamanın hiçbir şey yapmadığı halde verildiğini farketmek, insanın önüne sunulan sonsuz nimeti görebilmek demektir. Şükür için ibadet eden, bu manayı anlamış demektir. Çünkü şükür insana ulaşmış bir nimetten dolayıdır.
Netice itibarıyla görülmektedir ki, Birinci Söz’ün Risale-i Nur mesleğindeki altı esası ihtiva etmektedir. Birinci Söz’ün bu altı esas gözetilerek yazılmasının ne kadar orijinal bir “besmele” tefsirine vesile olduğu da meydandadır. Hem Birinci Söz hem de Risale-i Nur, bu altı esas etrafında yapılacak daha geniş ve orijinal çalışmalara konu olabilirler. Bu makalede, Risale-i Nur’un genelinde görülen ve takip edilen bu esasların Birinci Söz’de nasıl mündemiç olduğu gösterilmeye çalışılmıştır. Bu yapılırken de Birinci Söz’deki ifadeler, külliyatın bütününden hareketle değerlendirilmeye gayret edilmiştir ki, ilk bakışta farkedilemeyen şevk ve şefkat esasları böylelikle fark edilebilmiştir. Dolayısıyla temel esaslar açısından Birinci Söz’ün külliyatın bir çekirdeği hükmünde olduğu görülmüştür. Gizli bir hazine olan Birinci Söz ve Nurlar başka pek çok açıdan da incelenmeyi, üzerinde çalışma yapılmayı beklemektedir.
* Araştırmacı Yazar
nbakad@yeniumit.com.tr



DİPNOTLAR
1. Fethullah Gülen. Kalbin Zümrüt Tepeleri 2. “Seyr u Sülukte Bir Başka Çizgi” s. 288
2. Tirmizi, Tefsiru Sureti’l-Bakara,16
3. Nursi, Said. Mesnevi-i Nuriye. “Habbe”
4. Nursi, Said. Şualar. “7. Şua-Ayet’ül Kübra”
5. Nursi, Said. Muhakemat. “3. Makale”
6. Aclûnî, Keşfü’l-Hafâ, 1/370
7. Tirmizi, Daavat 9