Soru-Cevap
Yeni Ümit
Bu konuyu yazıcıya gönder Bu konuyu arkadaşına gönder
Bu yazı 36784 kez okundu.

AIDS (Acquired Immun Deficiency Syndrame : Kazanılmış Immun Yetmezlik Sendromu) Virüslerin sebep olduğu bir infeksiyon olup hızla yayıldığı ve Öldürücü olduğu İçin "asrın hastalığı" olarak isimlendirilmektedir. Yakalanan kişi sayısı W ayda iki kalına çıkmakla birlikte AIDS'i ilk tarif eden ilim adamlarından olan Dr. M. Gottlieb'in tabiri ile "tedavi kelimesi henüz lügatte yoktur, "

AIDS ilk olarak 1981 yılında farkedildi ve gösterilen alâka sonraki yıllarda giderek büyüdü. Tıp camiası ne olduğunu, nasıl bulaştığını, nasıl seyrettiğini, tedavisini ortaya koymak için seferber olurken, halk arasında da büyük bir panik meydana geldi.

1980'Ü yıllara kadar böyle bir hastalık bilinmezken AIDS'in aniden ortaya çıkışı hakkında bazı ilim adamları, gelişmiş ülkelerde virüslerle yapılan araştırmalarda, bazı virüslerin yapısının değiştirildiğini ve bu virüslerin iyi muhafaza edilemeyerek insanları infekte etmesi İle AIDS'in yaygınlık kazandığı iddiasında bulunmaktadırlar.
Başlıca bulaşma yolu eşcinsel ilişkidir ve kurbanların yaklaşık %72'si eşcinsel erkeklerdir. Kan ve kan ürünlerinin verilmesi ile bulaşabileceği gibi virüsü taşıyan hamile anneden çocuğuna geçebilir. Hastaların yaklaşık % 17'sİ uyuşturucu müptelâlarıdır.

Virüslerle her infekte olanda AIDS gelişmez. Bu kişilerde ya belirti yoktur veya hafif şikayetler vardır, fakat virüsü taşırlar ve yukarıda bahsedilen yollarla başkalarına A IDS "ı bulaştırabilirler.

AİDS amilleri, muafiyet sisteminin işleyişini bozduğu İçin bulaşıcı hastalıklara direnç azalır ve Pneumocystis Carin/ı pnömonisi, Condida albicans, Herpes Simp!ex infeksiyonları gibi fırsatçı infeksiyonlar, Kapesi sarkomu baş gösterir ve hasta kısa sürede ölüme gider.


KIYAMET ALAMETİ OLARAK ANLATILAN DABBETÜL-ARZ AİDS HASTALIĞI İLE ALAKASI VAR MIDIR, İZAH EDER MİSİNİZ?
Bu mesele günün meselelerinden ve aktüel mevzulardan biri olması itibariyle, bir seneden beri belki bir kaç defa soruldu; ben de her defasında birşeyler demeye çalıştım. Şimdi bir kere daha sormuş oluyorlar. Ben de bu arzuya hürmeten bir kere daha arzedeceğim.

Dabbetül-arz tabiri hem Kur�ân-ı Kerim' de hem de hadis-i şeriflerde var. Dabbe kelimesi, yerde debelenen, ayakları üzerine yürüyen, canlı demektir. Meselâ, Allah, yeryüzünde debelenip duran, yürüyen, ayaklan üzerine emekleyen, değişik varlıkları bir çırpıda anlatırken buyuruyor ki:
وَاللَّهُ خَلَقَ كُلَّ دَابَّةٍ مِن مَّاء فَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى بَطْنِهِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى رِجْلَيْنِ وَمِنْهُم مَّن يَمْشِي عَلَى أَرْبَعٍ يَخْلُقُ اللَّهُ مَا يَشَاء
�Allah her canlıyı sudan yarattı: Onlardan kimi karnı üzerinde (sürünerek) yürür, kimi iki ayak üstünde yürür, kimi de dört (ayak) üstünde yürür. Allah dilediğini yaratır..." (1) Bunlar, şu ana kadar sizin bildikleriniz. Evet mikroorganizmalardan en büyük varlıklara kadar, eskilerin dinazorları, daha sonraların mamutları, fiilen ve gergedanları; bütün bu varlıkların hepsi, bu umûmî hükmün altına girer. Ama, bir de sizin bilmediğiniz şeyler vardır ki, Allah murat buyurduğu zaman, ilerde, değişik değişik türleriyle onlar da yaratılacaktır.

Mikroorganizma türüyle AİDS de onlardan olabilir. Atmosfere, iklime göre değişik çeşit çeşit varlıklar olabilir. Hatta bunlar canlı varlık olmayıp başka tür varlıklar da olabilir...
Kur'ân-ı Kerim'de, başka bir yerde, dâbbe; Allah'ın rızıklandırdığı dâbbeler sadedinde "Yeryüzünde hiç bir canlı yoktur ki rızkı Allah'a aid olmasın. "(2) "Nice canlı (dâbbe) var ki rızkını taşıyamaz, onları da sizi de Allah besler."(3) Evet, nice dâbbefer vardır ki, sizin de, onların da rızkını Allah tekeffül ve taahhüd buyurmuştur. Besleyen, büyüten ve çoğaltan yalnız O'dur.

Mevzumuzla alakalı dâbbe ise, Nemi suresi

وَإِذَا وَقَعَ الْقَوْلُ عَلَيْهِمْ أَخْرَجْنَا لَهُمْ دَابَّةً مِّنَ الْأَرْضِ تُكَلِّمُهُمْ أَنَّ النَّاسَ كَانُوا بِآيَاتِنَا لَا يُوقِنُونَ
"O söz, başlarına geldiği zaman, onlara yerden bir Dâbbe (canlı) çıkarırız; Donlara insanların, ayetlerimize içtenlikle inanmadıklarını söyler"(4) yani, işiniz bitti artık yeryüzünde teşhir vazifesini gördünüz, yeryüzü de, meşher olma vazifesini bitirdi. Bu meşherin açılmasından maksat şu idi: Allah burada, bilinip tanınmasını ve bunun ilan edilmesini istiyordu. Şu anda artık bilinmediğine ve yeryüzünde Allah diyenlerin sayısı hergün biraz daha azaldığına göre, öyleyse, Allah sizin hakkınızda yok olma hükmünü verdi. İşte bu hükmün verilmesi için de biz, yerden konuşan bir dâbbe çıkarıverdik. O dâbbe ister kâliyle, ister mikrofonla, isterse hâl diliyle olsun konuşan bir dâbbedir ve artık bundan böyle, insanların iman etmeyeceklerini ilan edecektir. Yani dâbbenin çıkması, mevcut îmanî durum ve iman kadrosunun duraklaması, bir ölçüde geriye gitmesi zayıflaması, hatta bitmesi ve tükenmesi demektir. Zaten bu ayetin arkasında da hemen haşr-ü neşirle alâkalı ayetler geliyor ki; bundan da, bunun önemli bir kıyamet alâmeti olduğu anlaşılıyor.

Dâbbetül-arz, zuhur edecek 10 kıyamet alâmetinden bir tanesi ve ihtimal ki aynı zamanda sonuncularından birisidir. Öyle bir sonuncu ki, ayetin siyak ve sibakından anlaşıldığına göre, bu hayvanın zuhuruyla artık yeryüzünde iman mevcelenmesi, çağlaması duracak ve İslam�a ait herşey, sür'atle kuruma ve tükenmeye doğru gidecek. İnanmışları,arkadan başka inananlar takip etmeyecek, inanmış olanlar da bundan böyle inançları adına yakîn hasıl edemeyecekler. Demek ki, fen ve felsefe çok ileriye gidecek; teknik ve teknolojide baş döndürücü muvaffakiyetler olacak; insanlar yaratma (!) sevdasına kapılacaklar. tüplerde, tüp bebekler yapacaklar ve robot adamlar yapılacak; dünyanın idaresi de onlara bırakılacak... Her yanı, yarattım diyen sergerdanlar saracak ve katiyyen Allah hakkında yakîne yanaşmayacaklar. İşte ayetin siyak ve sibakından anlaşılan şeyler...

Dabbetü'l-arzı Efendimiz (SAV) 'in mübarek hadislerinde de, Kur'ân-ı Kerim'in anlattığı şekle uygun olarak ele alınmakda ve yapacağı şeylere temas edilmektedir. Dâbbe çıkacak, yeryüzünde dolaşacak ve hemen her tarafta görülecek gibi hususlarıyla...

Dabbet'ül arzın AİDS ile alâkası olup olmadığına gelince, evvelâ, şunu arzetmek istiyorum. Bir kısım arkadaşlarımız - muhakkak ki hüsnü niyetlidirler - günümüzde zuhur eden bir kısım hadiselerle, âyetler ve hadisler arasında bir mutabakat aramak suretiyle, Kur'ân ve Efendimizin beyanlarının takviyesini düşünmektedirler. Bir yönüyle bu türlü gayretler, gelişen fünun-u müsbete, pozitivizm ve rasyonalizm cereyanları karşısında -doğru veya yanlış -Kur'ân ve sünnete ait meseleleri, ilmî ve tecrübî neticelerle, tevfîk etmek, desteklemek; bu yolla ilim ve tecrübe insanına birşeyler anlatmak maksadıyla yapılmaktadır. Ve kanaat-i acizânemce, gelecekte tenkid edilebilme durumu mahfuz olmakla beraber, şimdilik bütün bütün zararlı olduğunu söylemek de acelecilik olsa gerek... Vakıa, Kur'ân'ın ve sünnetin nurlu beyanları, ilimlerin koltuk değneğine ihtiyaç olmadan da, insan vicdanı tarafından sezilecek kadar parlak ve yanıltmaz olduğundan, her zaman hüsn-ü kabul görecek mahiyettedir. Bundan da öte, beyan edilecek her delil, Kur'ân ve sünneti, ilimlerle uzlaştırma, anlaştırma, tevfik etme istikametinde gösterilen her gayret, bizim, kendi zavallı akıllarımızı saran tozu toprağı süpürme maksadıyla müracaat ediliyorsa,buna bir şey demeyeceğim; kimse de dememelidir. Yok, bu deliller, bu sözler, bu beyan ve bu gayretler, Kur'ân ve sünnet hakikatini omuzlayıp taşımak içinse, bence o omuzlar bu yüce hakikatleri taşıyamayacak kadar cılız ve çelimsizdirler. Binaenaleyh, hali hazırdaki durumları itibariyle dahi ümit ve itimad va'detmeyen bu şeylere nasıl bel bağlanabilir? Yarın bir başka ilmî fırtına tarafından sürüklenip bir tarafa itilmeyeceklerine kim teminât verebilir? Ve böyle vâhî emirlere Kur'ân ve Resullullah'ın beyanlarını bina etmek, hatta kitab ve sünneti ilme vize ettirmeye kalkmak, müdafaasını üzerimize aldığımız hakikatlere karşı saygısızlık olmaz mı...?


Şimdi de, AİDS ile dâbbetül-arzın alâkası üzerinde duralım: Bildiğiniz gibi bu mesele, asrın dışa vurmuş çirkinliklerinden sadece bir tanesi... Düşüncem icabı, bâtılı tasvir etmek istemem. Hele (AİDS) gibi, söylerken dahi, utanıp kulaklarımıza, kadar kızardığımız bir mevzuda...

Şimdi safi zihinleri bulandırmayacak şekilde arzetmeye çalışayım. Evvela, "AİDS Dabbetül arz cüz'iyatının bir parçasıdır" denmesi doğru olsa da, (AİDS), dabbedir demek doğru değildir. Zira, onu ayete biricik te'vil yapmak, yıkılıp gittiği zaman, ayetin ruhunu zedeleyecektir. Bugüne kadar çok hastalıklar çıktı ve insanlığı kastı kavurdu, sonra da çekip gitti. "Mâenzel-ellahü dâen, illâ enzele bihi devâen." Ebu Davud'un (Ümmü Seleme validemizden rivayet buyurduğu bu hadisde, her hastalık karşılığında, Allah'ın bir de ilaç indirdiği anlatılmaktadır ve dermanı bulunmayan dert yoktur, sadece: Ölümün dermanı bulunmamaktadır. Efendimizin bir diğer ifadesinde, bir de ihtiyarlığın dermanı yoktur. Herkes behemehal ihtiyarlıyacak ve ölecektir. Evet ihtiyarlık ve ölümün çaresi yoktur, ama bunun dışında her derde derman olabilir...

Şimdi bununla onun tevfikini yapmaya çalışalım:

Bir kere, AİDS dediğimiz bu hastalık, dünyanın bazı yerlerinde görüldü ama-çok şükür-Türkiye'de çok fazla görüldüğü söylenemez. Bunu da kafalarımızdan atıp da, ruhlarımızdan söküp atamadığımız, islâm ı n yüksek ahlâk ve disiplinlerine borçluyuz. (AİDS) bir zamanların verem ve vebasının, şimdilerin kanserinin ulaştığı noktaya henüz ulaşmamıştır. Dün o hastalıklara, bugün de kansere dâbbet-ül arz denebilirdi ve denmelidir de. Ama "dabbet-ül arz" küllî hakikatinin bir cüz'ü olarak, geçmişin o dehşetli heyulaları verem ve veba, Allah'ın yarattığı ilaçlara yenildi ve "dabbetülarz" defterinden silindiler. Kanser son tabyelerini kullanıyor; darısı(AİDS)in başına.. Veba eskilerin korkulu rüyasıydı. Düşünün ki, tek bir tablo olarak, Amvas'da, Ashab-ı Kiram arasında otuz bine yakın insanı alıp götürmesi ne müthiş hadise..! Bazı ihmâle uğramış ülkeler müstesna, günümüzde artık bu türlü hastalıklara rastlanmıyor. Eğer veba, önü alınmadan evvel böyle ayet ve hadislerle, günümüzde yorumlandığı gibi yorumlansaydı dâbbetül-arza veba virüsü demek uygun düşecekti. Zira hem çok yaygın, hem de çok korkunçtu.

Keza, bugün insanların çoğunda kanser var. Bu mevzuda uzmanlar diyorlar ki; bir insanda beliren kanser'hücreleri, ancak çok zaman sonra önü alınmaz bir tehlike olduğu sevebilmektedir. Bugün, dünya çapında yapılan istatistiklere göre, kanserli nisbetinin, insanın içinde ürperti hasıl edecek seviyede olduğu söylenmektedir. Ve henüz ciddi bir tedavi sisteminin tatbik edildiği de söylenemez. Söylenemez ama, uğraşıyorlar, Allah'ın izni ve inâyetiyle önleyecek gibi görünüyorlar. Şimdi eğer bir şeye dâbbetül-arz nazarıyla bakılacaksa, bence kanser de bu mevzuda hatırı sayılan namzetlerden biri sayılabilir. Hatta, kanser ve (AİDS) bugüne göre, nisbetlendirilse, Aids'in, kanserin yüzde birine ulaşmadığı görülür. Evet, mesele kemmiyet planında ele alınacak olursa, bugünkü durumu itibariyle Aids'in çok önünde korkunç hastalıklar var: Dermanı olmadığından dolayı, keyfiyet planında düşünülüyorsa; yarın, buna da derman bulunduğu takdirde acaba, hadise karşı itimadı sarsmış olmayız mı?.. Müsaadenizle bir hadisle alâkalı, küçük bir mütâlâa ile buna ışık tutmağa çalışacağım:

Bir çoğunuz duymuşsunuzdur; bir kısım kimseler, önünü arkasını düşünmeden ve ilim adına bir şeyler yapıyorum diye hadisleri ve âyetleri aceleden tevil ederek, Efendimiz {SAV)'in: "Cüzzamdan aslandan kaçar gibi kaçınız"

فَرَّ مِنَ الْجُذَامِ كَمَا تَفِرُ مِنَ اْلأَسَدِ
hadisine, sözde ilmî ve Efendimizin gaybe âşinâ olduğuna delalet eder bir yorum getirmek için, diyorlar ki:Biliyor musunuz, neden peygamberimiz, arslandan kaçma teşbihiyle anlattı? Çünkü, cüzzamın mikrobu, tıpkı aslana benziyor da ondan..." Şimdi bu, o kadar aceleden söylenmiş bir sözdür ki, ilerde bu mikrop, mikroskobun altında hiç de arslana benzemediği ortaya çıkınca, dine yararlı mı, zararlı mı olacağı hesab edilmemiştir. Zira, izah hadise dayandırılarak yapıldığından, sanki hadis böyle demiş gibi anlaşılmaktadır. Dolayısıyla izahın yanlışlığı mikroskop altında ortaya çıkınca -hâşâ- bu hilâf-ı vâki beyan, Efendimizden şerefsudur olmuş gibi kabul edilecek ve dolayısıyla hadis darbelenecektir. Bu itibarladır ki, işin aslını iyi öğrenmeden böyle şeyler söylemek çok yanlış ve zararlı olmaktadır. Değil bunlar gibi vâhî teviller; İslâmî meseleler, pozitif usullerle en sağlam yorumlara tabî tutulduğunda dahi, eskilerin ifadesiyle "fini nazar" deyip mülahaza dairesini açık bırakmak, başka ihtimalleri, gözardı etmemek ve ifâdelerin müsaadesi ölçüsünde alternatif yorumlara da yer vermek mecburiyetindeyiz. Kaldı ki bugün, pozitivizmin ayakları yerden kesilmiştir. Ve ona artık şüphe ve tereddüt içinde bakılmaktadır. Bugün batıda ilim adına en yaygın düşünce, her şeyin bir ölçüde yanlışlığını kabul etmek çizgisinden hareketle, ilim adına bu yanlışları bıraka bıraka ilerde yanlışsız ilime ulaşma düşüncesidir. Bu düşünce de, diğer düşünce sistemleri gibi tenkid edilebilir. Ne var ki, pozitivizm ve rasyonalizmin saltanatlarının sarsılmasını ifade bakımından oldukça önemlidir.

Binaenaleyh, bugün en sağlam gibi görülen, tecrübî ilimlerde dahi bu kadar kuşku, bu kadar tereddüt bahis mevzuu olursa; o kadar dahi güç ve ağırlığı olmayan nazariyelerle, âyâtü beyyinatı ve hadis-i şerifleri bu nazariyelere göre te'vil etmek, ayete ve sünnete kuvvet kazandırıyoruz derken, onlara karşı bir cinayet manasınadır. Günümüzde bu mevzuda bir kitap enflasyonu var. Evet kısa zamanda çok kitap yazıldı; ama fazla değil, bir kaç sene sonra, bunların hepsini alıp okuyacak nesiller, bunlara gülecek ve bizler gibi yazıp anlatanların talihsizliğine vereceklerdir... Ama meseleyi değişik ihtimaller içinde ve daha geniş perspektifli ele alarak, şu da, şu da olur diyenler, yazıp söyledikleri şeylerin üzerinden 100 sene dahi geçse, yine de taze ve orjinal bulunacaklardır.

Evet, bu anlayışla yazılan eserlerin üzerinden asırlar geçmiş olmasına rağmen hâlâ tatlı, hâlâ cedid, hâlâ ceyyit, hâlâ taze hâlâ duru, hâlâ tertemiz olarak bulunuyorlar.

Diğer bir husus da şudur: İslâm'ın hakkaniyetine delil olarak irad ettiğimiz bu şeylerin çoğunun ele alınış keyfiyetinde teknik hatalar bulunuyor:

Meselâ, önce delil dediğimiz nesnelerin doğruluğunu kabul ediyor; sonra, netice ve müddeayı bunlara dayıyoruz. Oysa yukardan aşağıya doğru tedellî usulüyle gelmek de mümkün. Mesela: Allah var ve bu deliller de onu gösteriyor, Rasûlullah Hatem'ül enbiyadır; şunlar da ona delalet ediyor. Ayağımın altında şu küçük karıncalar, şu mikroskobik organizma size anlatmak istediğim hakikatlere işaret ediyorlar... şeklinde olmalı, Bu bakış başka, delil diye ele aldığımız bu zayıf, bu cılız şeylere tutuna tutuna, göklerin ve yerin yaratıcısı, O, "Le-hû makâlîdüssemâvâti vel-ard" olan Zatı anlatmak başkadır. İşte, zannımca Aids'de de, böyle bir bakış zaviyesi hatası yapıldı. Bunu imanlı ve insaflı kimseler yaptıkları için;yaptıkları işin sevabını da kazandılar. Ancak, yarınki imansız ve insafsızlar, bu tahlil ve te'vifleri, serrişte ettikleri zaman, bu iman ve kur'ân kahramanları çok utanacak ve yanlış yorumlarının hacaletiyle iki büklüm olacaklardır.

Bu itibarladır ki, hadisler ve Kur'ân'ın ayetleri bahis mevzuu olduğu yerlerde, her mümin, çok dikkatli konuşmalı, dikkatli düşünmeli ve onlarla alâkalı hususlarda dikkatli olmalıdır.

Eğer bu mevzuu hüsn-ü niyetle ele alan kardeşlerimiz deselerdi ki; Aids'de dâbbetül-arz nev'inden bir ferd olabilir. İnşaallah maksat ve niyetleri de budur-Ben bunu öper başıma kordum. Evet Aids, dabbetül arz hakikatinin bir parçası olabilir ve ona ait bir vazifeyi de görebilir. Hâlâ tahribatını bütün şiddetiyle devam ettiren kanser de o dabbetül-arz nevinin bir ferdi olup ona ait bir kısım küçük vazifeleri görebilir. Ancak, bütün bunlar, insanların artık sağlam inanmayacağına bir dil, bir tercüman olduğu ifade edilen, teknoloji ve ilmin su-i istimalinden meydana geleceği sezilen, kendine has manasıyla "dabbetül arz" herşeyden başka hatta kendi cüzlerinden de başka, nevi şahsına mahsus, garabetinden zor sezilen bir harikadır ve onun çıkması da İslâmî değerlerin sonu demektir. Oysa ki biz hâlâ, Buhari ve Müslim'de zikredilen bir hadis-i şerife

dayanarak diyoruz ki: Müslümanlar er geç bir gün mutlaka dünyaya hakim olacaklar. Şimdi eğer dâbbetül-arz çıkmışsa; bu bizim ümidimize indirilmiş büyük darbedir. Çünkü dâbbetül-arz, diyor ki; bundan sonra yakîn, bundan sonra iman yok; bundan sonra sükût, bundan sonra gerileme var. Oysa ki biz, İslâmın, afâk-ı âlemde şehbâl açacağına ve dünya muvazenesinde yeniden ağırlık kazanacağına inanıyoruz. Bugün burada gördüğümüz insanlar gibi, dünyanın dört bir bucağında da Müslümanlar, soluk soluğa Hz. Muhammed (SAV)'ı arayacak ve O'nunla bir kere daha buluşacaklardır. Dabbetül-arzın canı cehenneme! Biz onu daha sonraları bekliyoruz ve inancımıza göre o, kâfirlerin başına kıyametin kopacağı ana yakın zuhur edecektir. Aksine bir düşünce ise hem akidemize ters, hem de ümidimize indirilmiş bir darbeden başka birşey değildir.

Hem, dabbetül-arz olmaya namzet, sıra bekleyen, muhakkak ve mutasavver daha bir sürü yaratık var. Meselâ, onlardan bîr tanesi şimdi de kurgu bilim yazarlarını meşgul eden ve ilerde insanlığın kaderine hakim olacağından bahsedilen robotlar... Kur'ân işaret ediyor ki; Yeryüzünde şu tür, şu tür canlıların dışında Allah'ın yaratacağı bazı şeyler var ki siz onları bilmiyorsunuz. Yani ne laf dinlerler, ne merhametten anlarlar. Ne ağlamaları, sızlamaları dinler ne de ayaklarına kapanmakla merhametlerini celbedebilirsiniz...

Hatta böyle birşey,şimdiden o kadar endişe salmaktadır ki, bu teknolojiyle meşgul olanlar bile, birgün bunlar programlanıp, ayarlanıp fezaya salındıktan sonra etrafı yakıp yıkacaklarından; sulh istense dahi sulha yanaşmayacaklarından; yeryüzünde tam bir fesat unsuru olarak herşeyin altını üstüne getireceklerinden bahsediliyor ki: dâbbe hakikatinin bir cüz'üne ciddi bir namzet gibi görünmekte...

Ancak bu kadarı dahi, aceleden verilmiş bir karar olacağından, daha dikkatli konuşmak icab edecektir. Öyleyse tekniğin tankından; geleceğin robot adamlarına kadar; bugünün küçük virüslerinden,bilmem daha sonraların hangi azgın ve salgın hastalıklarına ve küçük yaratıklara kadar; ondan da, ahir zamanda, eşi görülmedik büyük, katliâmlarla hortlayacak ve milyonların Ölümünü netice verecek, henüz adı konmamış hastalık amillerine kadar hepsi; önce ruhun, sonra bedenin ölümünün dili olan "Dabbet-ül arz'în birer temsilcisi olabilir. Bence, meseleye böyle bakmakla, bir ölçüde, Kur'ân'ın ayâtü beyyinatına ve sünnete karşı saygı korunduğu gibi, diğer yandan da metinlerin lâhûti buudları açık tutulmuş olacaktır.
Şunu kemal-i samimiyetle İfâde edeyim ki, yukarda bahsedilen yorumcu arkadaşların saffet ve samimiyetleri yanında, kendime bir dirhemlik beyân hakkını dahi lâyık görmediğim o muhlis kardeşlerim, çok ihlâslı olmalarına rağmen, İhlasın sadece bir rükün teşkil ettiği çok yönlü bir meselede yaniış iş yapıyorlar, ihlas ayrı mesele; sünnete, kitaba saygılı olma ve onların ruhuna sadakat içinde bulunma ayrı bir meseledir.

رَبَّنَا اغْفِرْ لَنَا وَلِإِخْوَانِنَا الَّذِينَ سَبَقُونَا بِالْإِيمَانِ وَلَا تَجْعَلْ
فِي قُلُوبِنَا غِلًّا لِّلَّذِينَ آمَنُوا رَبَّنَا إِنَّكَ رَؤُوفٌ رَّحِيمٌ


1- Nur-45
2- Hûd-6
3- Ankebut-60
4- Neml-82



YEİS, HÜZÜN, KORKU BÜTÜN KÖTÜLÜKLERİN ANASIDIR. HAYATI MAHVEDER. TEVHÎD BU KÖTÜ HASTALIKLARI, İZALE EDER.

Bizi öldürmek isteyen ölümün elinde bir silah vardır. O da bizde arzuları mahvetmektir. Hayat, "Cenab-ı Hakk'ın rahmetinden ümidinizi kesmeyin," mealinde olan âyet ile tahkim edilmiştir.

Ümit, birbirini takib eden arzuların mahsulü olunca, ümitsizliğin hayat için bir zehir olduğunu kabul etmek zarurîdir.

Ümitsizlik, seni mezar gibi sıkar. Elvent dağı dahi olsan seni temelinden yıkar.

Aciz, onun ihsanının kalesidir. Hayattan nasip alamamak onu daima takib eden bir felâkettir.

Yeis, hayatı uyutur. Bu, bizi vücûda getiren unsurların gevşekliğine delâlet eder.

Onun sürmesi can gözünü kör eder. Aydınlık günü, uzun, karanlık bir gece haline getirir.

Onun nefesi, hayat kuvvetlerini öldürür. Hayat pınarlarını kurutur.

Yeis, gam ile beraber aynı çadırın köşesinde uykuya varmıştır. Gam, can damarı için neşter gibidir.

Ey gam zindanında esir olan, Peygambere nazil olan şu âyeti hatırla ve ona göre hareket et."Kederlenme, Allah bizimle beraberdir'

Sıddîk (Ebû Bekir), Peygamberden bu dersi aldığı ve bu âyet emri dâhilinde hareket ettiği için Sıddîk mertebesine yükseldi ve tahkik kadehinden sarhoş oldu.

Müslim, Hakkın emrine razı olduğu için yıldız gibi onun dudağından tebessüm eksik olmaz.


MUHAMMED İKBAL(Esrar ve Rumuz'dan)