KONU DETAY

Tolerans veya Hoşgörü Kavramları Üzerine Mülahazalar

Prof Dr. Mesut Erdal

Türkçe’de hoşgörü diye telaffuz edilen kavram, Fransızca ve İngilizce gibi batı dillerindeki tolerance sözcüğünün karşılığı olarak kullanılmaktadır. Kelime, Latince’deki tolerare fiilinden türetilmiş olup, bu fiil dayanmak, katlanmak, hazmetmek, tahammül etmek ve devam ettirmek gibi anlamlara gelmektedir (Yürüşen 1996, s: 17).

Toleransın, hor görmek ve yasaklamak ile başkasının inanç ve düşünce hürriyetine saygı göstermek arasında değişen derece veya biçimlerinin olduğu söylenebilir. Toleransın üst derecesi sayabileceğimiz, başkasının hürriyet ve hukukuna saygı ise, farklı görüş, inanç ve anlayışların insan hayatını tekbiçimlilikten kurtarıp, ona başka bir derinlik, vizyon ve zenginlik kazandıracağına inanmanın gereğidir. Pozitif anlamda tolerans, insanların uygarlık derecesini belirleyen, gerek duyuş gerekse düşünüş vizyonu oldukça geniş, hakikati araştırmayı ona sahip olmaktan üstün tutan, fanatizme ve taassuba bağlanmayı onaylamayan sosyal bir erdemdir (Atalay 1999, s: 371).

Hoşgörü, herkesi kendi konumunda kabûl etme düşüncesi ve bunun hayata intikal ettirilmesi demektir. İfadesi kolay olan bu hâlin kazanılması zordur; köklü bir eğitim ve belli bir medenilik seviyesi ister. Başka inanç ve kanaatlere saygılı olmak ve onlara hak tanımak, kendi inanç ve kanaatine bağlı olmamak mânasına gelmediği gibi, bütün kanaatler karşısında kayıtsız kalmak demek de değildir. Kendi inancına sıkı sıkıya bağlı olan biri pekalâ hoşgörü sahibi olabilir.

Hoşgörü, sınırsız bir şey değildir. Ona ulaşabilme ölçüsünde medenilikte ilerleme olur ama, mutlak bir hoşgörü hâli düşünülemez. Meselâ, hoşgörüyü yok edecek hoşgörmezlik (intolerance)’e karşı hoşgörülü olunamaz. Hakaret, tedhiş ve saldırı gibi eylemlere karşı da hoşgörülü olunamaz. Ferdin dokunulmaz haklarıyla toplumu ayakta tutan değerleri yıkıcı faaliyetler de hoşgörü sınırının dışındadır. İnsan hürriyetlerinin gerektiği gibi uygulanabilmesi, ancak o toplumda “fertlerin hoşgörüyü kazandıracak medeniyet seviyesine” ulaşabilmesine, (bir başka açıdan, başkalarının, kendisi gibi düşünmeyenlerin varlığını kabullenebilmeye) bağlıdır. Fertleri bu seviyeye gelmemiş bir toplumda kanunlarla getirilen hürriyetler beklenilen sonucu vermez (Öner 1995, 119-121).

Sınırsız hoşgörü, fertlerde değersizleşme, gayesizleşme, vurdumduymazlık gibi menfiliklere kaynaklık eder. “Değerden bağımsızlaşma,” Batı toplumlarındaki sekülerleşme /laikleşme süreçlerinin sonucunda ortaya çıkan bir problemdir. Batı toplumu, en azından bazı kesimleri itibariyle her türlü kutsaldan ve aşkın amaçtan uzaklaşarak bir ‘ibahiye’ toplumu olmuştur. Kur’ân’ın bize kazandırdığı hoşgörü ise şudur: İnsanları, Allah’ın yarattığı, kendilerini özellikle âhiretlerini tayin adına serbestçe davranabilmeleri ve tercihte bulunabilmeleri için irade verdiği, bu irade çerçevesinde imtihana tabi tuttuğu, dolayısıyla herhangi bir inanca, düşünceye zorlanmaması gereken varlıklar olarak görmek, fakat değerler tercihinde Allah’ın hoş gördüklerini hoş görüp, hoş görmediği hususlara karşı ise en azından kalben tavır almak, bu konuda ferdleri uyarı vazifesini yerine getirmek; bunu yaparken, herkesi kendi konumunda kabul etmektir. Biz hatırlatma vazifemizi, insanlar nihaî tercihlerini yaptıklarında, ‘artık kimse kimsenin suçunu çekmez’ kaidesi (En’am Sûresi, 6/164), Kur’ân-ı Kerim’in Peygamber Efendimiz’e bile, “Sen, insanların yaptıklarından sorumlu, onların başında bir gözetleyici değilsin; sen sadece bir tebliğcisin (En’am Sûresi, 6/107, Âl-i İmran Sûresi, 3/20)” hatırlatmaları ışığında, bir arada yaşama ve herkesin nihayette kendi tercihinin sonucunu görmesi adına her insanı kendi inanç ve düşüncesinde kabullenmek, hoşgörüdür.

Tarihî açıdan bakıldığında tolerans kavramı, Batı’da dinî fanatizmin kasıp kavurmuş olduğu ülkelerde yüzyıllar boyunca yavaş yavaş şekillenen bir tepki olarak ortaya çıkmıştır. Dolayısıyla Batı’da hoşgörü, Leonard Binder’ın ifade ettiği üzere, bir grup Hıristiyan’ın artık diğer gruplara mensup Hıristiyanların konumlarını kabul etmelerinden kaynaklanmıştır (Binder 1996 [çev.] s: 4).

Oysa ki İslâm âleminde farklı inançlara mensup toplulukların bir tek devletin çatısı altında yaşamaları imkânı, Hz. Peygamber Efendimizin (s.a.s.) Mekke’den Medine’ye hicretinin hemen akabinde yani VII. Yüzyılın ilk çeyreğinde, “Medine Vesikası” diye anılan ve bazılarınca Medine şehir devletinin ilk anayasası olarak nitelendirilen bir vesikanın kabulüyle, yani (bir lütuf ya da bir tolerans olarak değil), İslâm’ın ruhundaki adalet, ihsan ve merhametin gereği olarak temin ve tescil edilmiştir (Özemre 1996, s: 245-246).

Bugün Batılıların religious tolerance (dînî hoşgörü) dediği meseleyi Kur’ân on dört asır evvel “Din için dine sokmaya matuf ikrah yoktur.” (lâ ikrâhe fi’d-dîn). Artık doğrulukla eğrilik birbirinden ayrılmıştır. O hâlde kim tâğûtu reddedip Allah’a inanırsa, kopması asla mümkün olmayan en sağlam tutamağa yapışmıştır. Allah, işiten ve bilendir.” (Bakara, 2/256) âyetiyle hem bir esas, hem de bir uygulama olarak ortaya koymuştur. Âyetin nüzul sebebi olarak tefsirlerde, İslâm’dan önce Medine’de Kitap ehli olmaları hasebiyle Hıristiyanlara ve Yahudilere belli bir saygının var olduğu, çocuğu yaşamayan bazı Evs veya Hazreç kadınlarının çocukları yaşarsa onları Hıristiyan veya Yahudi yapacaklarına dair Allah’a söz verdikleri, İslâm gelince ise, daha önce bu şekilde Kitap ehline mensup olarak kalmak isteyenlerin İslâm’a dönmesi için ailelerinin kendilerine zorlamada bulundukları ve Kur’ân’ın din tercihinde zorlama olamayacağı manâsında bu hükmü getirdiği belirtilir (Taberî 1990, 3:22; Yazır, ilgili ayetin tefsirinde).

İslâm’ın belirli bir siyasî ve askerî güce ulaşmasından sonra nazil olan bu âyetin (Rıza, 1993, 3:36), Hz. Peygamber’in farklı dinlere mensup insanlarla yaptığı sözleşmeler veya onlara gönderdiği mektuplarla da tatbik edildiğini görmekteyiz (Hamidullah, ys., ts.). Bu da gösteriyor ki, İslâm’da hoşgörü, müsamaha ya da Batılıların deyimiyle tolerans, dinin temel bir unsuru olarak ortaya konmuştur. Batıdaki gibi engizisyon türü zulümlerden sonra farklı olanlara verilen bir lütuf kabilinden değil, daha önce de işaret edildiği gibi, irade hürriyeti gibi insan hakları temelinde ve dünyanın bir imtihan yeri olduğu gerçeğinden hareketle tabiî bir hak olarak öngörülmüştür. Âyette geçen ikrah ifadesini Elmalılı Hamdi Yazır şöyle tefsir eder:

Dinin alanı, mecburî değil, ihtiyar dahilindeki fiillerdir. Bunun için ihtiyarî fiillerden birisi olan ikrah dinde yasaktır. Hasılı olumsuzlanan veya yasaklanan ikrah yalnız dinde ikrah (zorlama) değil, her neye olursa olsun ikrah alanına giren her şeydir. Yoksa dinde dine ikrah yok ama dünyaya ikrah olabilir demek değildir. Belki âlemde ikrah bulunabilir ama dinde, dinin hükmünde, dinin dairesinde olmaz veya olmamalıdır. Dinin şanı ikrah etmek değil, ikrahtan korumaktır. Binaenaleyh İslâm dininin hakkıyla egemen olduğu yerde ikrah bulunmaz veya bulunmamalıdır… Zorlama ile yapılan amelde dinin va’dettiği sevap bulunmaz; rıza ve iyi niyet bulunmayınca hiçbir amel ibadet olmaz. (Yazır, a.y.)

Merhum Elmalılı Hamdi Yazır, bu fikir ve yorumuyla dînî ikrahın sadece İslâm Dîni dışındaki insanlara değil, İslâm dairesinde yer alan Müslümanlar için de (ibadetler hususunda) söz konusu olamayacağını ifade etmektedir. Buna göre, “ferdin dokunulmaz haklarıyla toplumu ayakta tutan değerleri yıkıcı faaliyetler söz konusu olmadıkça” Müslüman olsun veya olmasın hiç kimse ikraha tabi tutulamaz, yani fiili tehdit ile bir şeyi yapmaya veya yapmamaya zorlanamaz. (Son cümle ile Fıkıh Usulü ilminde yer alan ikrah meselesini kastettim.) Emr-i bi’l-ma’rûf ve nehy-i ani’l-münker, yani iyilik ve güzelliklerin anlatılıp fenalık ve çirkin işlerden sakındırılması konusunu ‘ikrah’ ile karıştırmamak iktiza eder. Bunlar tamamen birbirinden farklı hususlardır.

Bu noktada Kur’ân’ın “leküm dînüküm ve liye dîn” (Kâfirûn Sûresi, 109/6) yani “…sizin dininiz size, benim dinim bana” âyetini de hatırlamak gerekir. Bu âyet gereğince insanlar farklı inanç ve kanaatlere sahip olabilirler. Bu inanç ve kanaatler sapık ve yanlış da olsa varlıkları inkâr edilemez; ancak o yanlış fikirleri medenîce ve ikna yollarıyla değiştirme yollarını aramak gerekir. Çünkü insanlar fikirleriyle dünyaya gelmez; onlar, sonradan aldıkları eğitim ve öğretimle belirli inançlara sahip olurlar.

Gazâlî gibi (505/1111) bazı İslâm âlim ve mütefekkirleri ise hoşgörü meselesini Esmâ-i Hüsnâ ile irtibatlandırarak, “kulun mükemmellik ve mutluluğu Allah Teâlâ’nın ahlâkıyla ahlâklanma ve O’nun sıfatları ve isimlerinin manâlarıyla bezenmekten ibarettir.” (Aslan 1999, s: 217) demiş ve konuyu farklı bir boyutta ele almışlardır. Ahmet Aslan, Gazâlî’nin bu görüşünü felsefi açıdan tartıştıktan sonra şu kanaate varır: “Sonuç olarak gerek teşbih, yani kaba ve basit anlamda Tanrı’yı insana benzetmek, insanileştirmek, gerekse vahdet-i vücut, yani Tanrı ile insan arasındaki tözsel ayırımı inkâr etme tehlikeleri bertaraf edildikten sonra tanrısal sıfatların çoğunun insanın ahlâki mükemmelleşmesinde kendilerine benzemeye çalışılan özellikler olarak ele alınmasında ve bu yönde taklit edilmesinde mahzur olmadığını düşünebiliriz.” (a.g.e., 231). Yani, Cenab-ı Allah’ın isim ve sıfatları O’nda mutlak ve en câmî şekilde var olmasına mukabil, insan bu isim ve sıfatlardan kaynaklanan ahlâk ile bezenmelidir ki, güzel ahlâkın kaynağı da bunlardır.

Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmak, O’nun er-Rahmân, er-Rahîm, el-Hâlîm, el-Ğafûr, el-Kerîm ve el-Afuvv gibi isim ve sıfatlarına ayna olmak suretiyle bir nevi hoşgörü sahibi ve müsamahalı olmak da demektir. Meselâ, Kur’ân’da Allah Teâlâ kendisini ‘Afuvvun Kadîr’ olarak tavsif eder ki, bunun anlamı, her şeye gücü yeten ve affeden, cezalandırmaya gücü yettiği hâlde affeden demektir.

Pratik hayatta da başta Hz. Muhammed (s.a.s.) olmak üzere onun çizgisinden gidenler, Kur’ân’ın ortaya koyduğu hoşgörü düsturunu ellerinden geldiği kadar tatbik etmişlerdir. Bu hususta Adolph L. Wismar’ın şu ifadeleri çok yerinde ve anlamlıdır: “Peygamber, anlaşma yaptığı insanlara herhangi bir baskıda bulunmamış, onları kendi tercih ettikleri şekilde dinlerini yaşamak üzere serbest bırakmıştır. Bu açıdan baktığımızda Hz. Muhammed, yeterince tolerans sahibi idi. O, insanları İslâm’a davet etmekle Allah’ın emrini yerine getirdi ve Kitap ehli akılsızca İslâm’ın ışığını reddettiklerinde de gurur ve kibirlerini kırdı ve onlara cizye ödettirdi.” (Wismar 1996, s: 61).

Kur’ân’ın buyurduğu hoşgörü düsturu hakkında Muhammed M. Pickthall’ın şu tesbitleri de kayda değer ifadelerdir:

Dinî tolerans, tarihî açıdan bir toplumun sahip olduğu kültürün en ulvî tezahürüdür. Batılı uluslar dini hükümlerden uzaklaştıkları zaman daha toleranslı oldular. Müslümanlar da dinî hükümleri bıraktıkları zaman tolerans ve diğer önemli kültürel konularda gerilediler. İslâm gelmeden önce tolerans hiçbir zaman dinin aslî bir parçası olarak algılanmamıştır. Şayet Avrupa o gün İslâm’ı, Müslümanların Hıristiyanlığı bildikleri kadar bilmiş olsaydı, o çılgın, maceracı, nadiren cesur ve atak fakat kesinlikle fanatik çıkışlı Haçlı seferleri meydana gelmemiş olacaktı. Zira bu seferler tam bir yanlış anlama üzerine kurulmuştur (Pickthall 1990, s: 88).

Picthall’ın şu ifadeleri de altı çizilmesi gereken önemli noktalar ihtiva eder:
İslâm nerede olursa olsun bütün insanlara eşit bir adaleti, bütün samimi görüşlere, nerede bulunursa bulunsun hoşgörüyü, bütün iyi insanlara saygıyı emreder. Bütün gücümle İslâmî toleransı uygulamaya ve dikkatleri ona çekmeye gayret ediyorum. Müslüman olmayanların şarabını devirip dökmemiz yasaktır. Aynı şekilde gayri müslimin diniyle ilgili hususları, onun hislerini rencide eder tarzda konuşmak da yasaklanmıştır. Tarih boyu İslâm’ın gösterdiği tolerans, dünyanın dikkatine sunmaya çalıştığımız en büyük davadır. Gelecekte belki de, insanlığın yaraları İslâm’ın hoşgörüsüyle sarılacaktır.” (a.g.e., s: 192).

Sonuç olarak dinî hoşgörü, İslâm’ın temellerindendir. Kur’ân bunu âmirdir ve Hz. Muhammed (s.a.s.), peygamberlik ve yöneticilik hayatıyla bunun savaş ve barışta nasıl uygulanabileceğini göstermiştir. Kur’ân’ı, Siyer-i Nebi’yi (s.a.s.) dikkatlice ve önyargısız olarak tetkik eden herkes bu gerçeğe muttali olmaya namzettir diyebiliriz.

* Dicle Ünv. İlahiyat Fak. Öğretim Üyesi
[email protected]


Kaynaklar


-Aslan, Ahmet, İslâm Felsefesi Üzerine, Vadi Yay.
-Atalay, Orhan, Doğu-Batı Kaynaklarında Birlikte Yaşama, İst., 1999.
-Binder, Leonard, Liberal İslâm, (Çev. Yusuf Kaplan), Rey yay., Kayseri 1996.
-Hamidullah, Muhammed, el-Vesâiku’s-Siyasiyye, (Hz. Peygamber Döneminin Siyasi- İdari Belgeleri, Çev: Vecdi Akyüz), Kitabevi, Ys, Ts.
-Öner, Necati, İnsan Hürriyeti, Vadi yay., Ankara, 1995.
-Özemre, Ahmet Yüksel, İslâm’da Aklın Sınırı ve Önemi, Denge yay., ist, 1996.
-Pickthall, M. Marmaduke, The Cultural Side of Islam, Kitab Bhavan, Y. Delhi, 1990.
-Reşit Rızâ, Tefsîru’l- Menâr, Dâru’l- Ma’rife, Beyrut, 1993.
-Taberî, İbn Cerir, Câmiu’l- Beyan, Dâru’l-fikr, Beyrut, 1990.
-Wismar, Adolph L, A Study in Tolerance, Ams Press Inc., New York, 1966.
-Yazır, Elmalılı Hamdi, Hak Dini Kur’ân Dili, Eser Kitabevi, İst., Ts.
-Yürüşen, Melih, Liberal Bir Değer Olarak Ahlaki ve Siyasi Hoşgörü, Yapı Kredi Yay., İst., 1996.