Temmuz - Ağustos - Eylül 2004

Dost İkliminin Güllerinden Vefa

Prof. Dr. Abdulhakim Yüce


Giriş

Vefâ, dost ikliminde yetişen güllerdendir. Onu düşmanlık atmosferinde görmek mümkün değildir. Vefâ duygu, düşünce ve tasavvurda aynı şeyleri paylaşan kişilerin özelliğidir. Kin, nefret ve kıskançlık gibi duygular ise vefânın baş düşmanlarıdır. O, sevgi ve mürüvvetin bağrında boy atar. Vefâyı, insanın gönlüyle bütünleşmesi şeklinde tarif edenler de olmuştur. Doğrusu, kalbî ve ruhî hayatı olmayanlarda vefâdan bahsetmek kolay değildir. Konuşurken doğru söyleme, verdiği sözlerde, ettiği yeminlerde vefâlı olma gönül hayatına bağlıdır. Kendini yalan ve aldatmadan kurtaramayan, verdiği söz ve yeminlere aykırı davranan ve yüklendiği sorumluluğun ağırlığını duymayan iki yüzlü ve mürai tiplerin gönül hayatına sahip olabileceklerini düşünmek, kişinin kendini aldatması ile eş değerdir.

Vefâ kelimesi sözlüklerde, aldatma ve hıyanetin zıddı olarak, sözünü yerine getirme, sözünde durma, borcunu ödeme; sevgi, bağlılık ve dostlukta sebat; yetme ve yetişme; güzel ve yüce ahlâk anlamlarında kullanılır. Vefâlı kişi, üzerindeki hakları eksiksiz ödeyen/yerine getiren ve sadece kendi hakkı olanı alan kişidir.

Hem Kur ân-ı Kerim, hem hadis-i şerifler, hem de dünya edebiyatının seçkin eserleri vefâ konusunu geniş bir şekilde ele almışlardır. Yüce Allah (c.c.), kendisinin vefâlı olduğunu dile getirdiği gibi, vefâyı başta peygamberler olmak üzere seçkin kişilerin özelliklerinden ve insanlığın temel iyiliklerinden biri olarak zikreder. (Bkz.: Bakara, 2/177)
Öyle ise, ihlâs, sadâkat, gıybet etmeme ve su-i zanda bulunmama gibi niteliklerin yanı sıra vefâ da inanan her insanın hayatına hakim kılmak zorunda olduğu güzel ahlâk prensiplerinden biri ve hayatın her alanında ihtiyaç duyulan temel faziletlerdendir. Fert, vefâ duygusuyla güvenirliliğini kazanır ve yükselir. Aile, vefâ duygusu üzerine kurulmuş ve bu duygu devam ediyorsa ayakta kalır ve Cennet köşelerinden bir köşe olur. Devlet, kendi halkına karşı ancak vefâ duygusuyla itibarını korur. Vefâ duygusunu yitirmiş bir ülkede ne olgun fertten ne emniyet vadeden aile yuvasından ne de istikrarlı ve güvenilir bir devletten söz etmek mümkündür. Vefânın olmadığı bir ülkede, fertler birbirine karşı kuşkulu, yuva kendi içinde huzursuz, devlet de halkına karşı uğursuz ve her şey bir birine yabancıdır, tıpkı cansızlar gibi… Üst üste ve iç içe olsalar bile... İnsanlığın altında ezildiği meselelerden kurtulup, Cehennem e dönüşen dünyayı Cennet e çevirebilmesi için muhtaç olduğu faziletlerden en önemlilerinden biri, fertler ve toplumlar arasındaki münasebetlerin vefâ çizgisinde yürümesidir. Tarih, dostlarını arkadan hançerleyen, yaptıkları antlaşmalara uymayan, tek taraflı çıkarlara dayalı politikalar izleyen millet ve devletlerin siyasî, ekonomik ve kültürel bağımsızlık içinde ve saygın olarak yaşamadıklarını belgelemektedir. Kur ân-ı Kerim, sağduyu sahiplerini de vefâlı kişiler olarak nitelendirir: Ancak akıl sahibi kimseler düşünüp ibret alırlar. Verdikleri sözde duranlar ve misakı bozmayanlar da işte onlardır. (Ra d, 13/19-20)

Vefâ gösterilmesi ve şartlarına uyulması gereken akitler, antlaşmalar, dostluklar üç çeşittir: 1. Kişinin Rabbisi ile, 2. Kişinin kendisiyle, 3. Kişinin diğer insan ve varlıklarla yaptığı akitler, antlaşmalar, dostluklar. Bunların varlığını ve şartlarını da, Kitap ve Sünnet le, akıl, tecrübe ve araştırma ile bilebiliriz.

Diğer taraftan vefânın tevbe, samimiyet, muhasebe, sadâkat, hakta sebat, hicret, sabır, istikamet vb. dinî kavramlarla da ilişkisi bulunmaktadır. Karşı kutbu olarak da aldatma, hıyanet, nifak, nankörlük vb. kavramlardan söz edilebilir. Aslında ilk grupta yer alan kavramların hemen hepsinde vefânın, ikinci gurubunda ise vefâsızlığın değişik tonlarını seyretmek mümkündür. Örneğin, kişinin, bir kısım iç bozulmalardan sonra yeniden asıl duruluğuna dönmesi ve özüyle bütünleşmesi anlamında tevbe etmek bir vefâ olduğu gibi, gerçeğin ortaya çıkmasına engel olma, onu örtme, ikili oynama, günümüz moda deyimiyle çifte standart uygulama da hak ve hakikate karşı vefâsızlığın ta kendisidir. Kısacası vefâlı kişide tevbe, samimiyet, muhasebe, sadâkat, hakta sebat, hicret, sabır ve istikamet aramak veya beklemek mümkün iken, vefâsız kişinin er veya geç aldatma, hıyanet ve nifak hastalıklarına bulaşması da beklenebilir. Öyle ise vefâ, karşılıklı ilişki ve davranışlarımızda bir ölçü olarak kullanılması gereken en önemli faziletlerin başında gelir.

Vefânın Kur ân-ı Kerim deki Anlamları

Kur ân-ı Kerim de vefâ beş anlamda ele alınmıştır: 1. Ahde vefâ. Ahit şu anlamlarda kullanılmıştır: a. Bir işi üstlenip söz vermek; b. Antlaşma, sözleşme, mukavele, misak, peyman, muahede; c. Zaman, devir, asır. d. Hükümdar fermanı. e. İnsanların Allah ı Rab olarak tanıma konusunda bezm-i ezelde, kalû belâ da verdikleri söz. Buna fıtrî ahit denir. Büluğ çağına ermeyen yetimin malına, en güzel tarzdan başka bir şekilde yaklaşmayın. Verdiğiniz sözü yerine getirin. Çünkü verilen söz, sorumluluk gerektirir. Ölçtüğünüz zaman dürüst olun, tam ölçün. Doğru terazi ile tartın. Bu hem ticaretiniz için daha hayırlı, hem de âkıbet yönünden daha güzeldir (İsra, 17/34-35) âyeti vb. bu anlama işaret etmektedir. 2. Va de vefâ. Söz verme anlamına gelir: Kitapta İsmâil i de an. Gerçekten o, verdiği sözü yerine getiren biri idi. Resul ve nebî idi. (Meryem, 19/54) âyetinde olduğu gibi. 3. Nezre vefâ. Nezir, Allah a ibadet kastıyla ve Allah rızası için mubah bir fiil yapmayı kararlaştırma, adama; adak, adanılan şey, bir kişiye veya kuruluşa sunulan armağan anlamlarına gelir. Bu konuda şu âyeti zikretmek mümkündür: O kullar, dünya hayatında iken sözlerinde durur, adadıkları şeyi yerine getirir ve felaketi bütün ufukları tutan kıyamet gününden endişe ederlerdi. (İnsan, 76/7) 4. Ölçü ve tartıda vefâ, yani eksiksiz ölçme ve tartma. Ölçüyü tam yapın, eksiltenlerden olmayın (Şuara, 26/181) âyeti bu manâyı havidir. 5. Akitlere vefâ. Akit, a. İki kişi veya taraf arasında bir iş konusunda anlaşmaya varılıp, taahhütte bulunulması, (nikah akdi gibi). b. Teşkil etme, kurma, düzenleme, kongre akdi gibi, anlamlara gelir. Bu konuda da şu âyeti vermekle yetiniyoruz: Ey iman edenler! Bağlandığınız ahitleri yerine getiriniz. (Maide, 5/1)
Bundan sonraki satırlarda sırasıyla Allah ın, Peygamberlerin, anne-baba, dost ve arkadaşların ve eşlerin vefâsından, ayrıca tasavvuf ehlinin vefâya verdiği anlam ve değerden söz etmeye çalışacağız.

Cenab-ı Allah ın Vefâsı

Cenab-ı Hakk (c.c.), bütün güzelliklerde olduğu gibi, vefâda da sınırsız olduğunu, Kendisini vefâ ile sıfatlandırarak bizlere hem bildirmiş, hem de sayısız vefâ örneği ile göstermiştir. İnsanlığı yokluktan varlığa çıkarması, onu mükemmel biçimde yaratıp donatması, şiddetle muhtaç bulunduğu hak ve hakikati onlara bildirmesi, kulluk aslında O nun vermiş olduğu onca nimetin şükrü olmasına mukabil, karşılığında ebedî saadet vaat etmesi, kullarının günahlarının pek çoğundan geçiverip, tevbe ile Kendine yönelmeyi asla geri çevirmemesi, hiçbir sâlih ameli karşılıksız bırakmaması, işlenen bir seyyienin karşılığında bir günah yazarken, iyiliğe kat kat iyilikle mukabelede bulunması, hep O nun vefâsının örnekleridir.
Bir hadis-i kudsîde Allah ın engin vefâsı şöyle dile getirilmektedir: Allah şöyle buyuruyor: Ben, kulumun Beni sandığı gibiyim. Kulum beni andığı zaman muhakkak onunla beraber olurum. O beni gönlünde gizlice zikrederse, Ben de onu bu şekilde anarım. Eğer o Beni bir topluluk içinde zikrederse Ben de onu o cemaatten daha hayırlı bir cemiyet içinde anarım. O kulum bana bir karış yaklaşırsa Ben ona bir arşın yaklaşırım. Kulum Bana bir arşın yaklaşırsa Ben ona bir kulaç yaklaşırım. O bana yürüyerek gelirse Ben ona koşarak varırım. (Buharî, Tevhid , 15, 50; Müslim, Tevbe , 1.)

Bir hadis-i şerifinde de Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Allah ın vefâ ehli olduğunu, bir cenaze namazını kıldırdıktan sonra yaptığı duada şöyle dile getirmektedir: Allah ım! (Vefat etmiş bulunan falan kişi) Senin zimmetindedir ve Senin komşuluğuna geldi. Onu Cehennem ve kabir azabından koru. Sen vefâ ehlisin ve hakkı tastamam verensin. Onu affet, ona merhamet et, zira Sen çok bağışlayan ve çok merhamet edensin. (İbn Mâce, Cenaiz , 23)

Allah a Karşı Vefâ

İnsanoğlunu yokluktan varlığa çıkaran, ona en güzel şekli veren, nimetlerle donatan, ona Kendisini gönderdiği peygamber ve onlara verdiği kitaplar vasıtasıyla tanıtan, kişinin iradesini de hesaba katarak doğru yola ileten Allah, vefâ gösterilmesi gerekenler arasında elbette en başta gelir. Allah a vefâsızlık eden kişinin bir başka varlığa vefâlı davranması beklenemez. Ancak insanın nefis ve şeytanla mücadelesinde yenik düşebileceğini bilen Allah, onu varlığa adım attığı ilk andan itibaren uyarmış, hak ve hakikate karşı vefâsızlık yapmaması için ondan tekitli sözler almıştır. Buna fıtrî sözleşme demek mümkündür. Zira bu, her insanın fıtratına yerleştirilmiş bir gerçektir. Daha sonra görevlendirdiği peygamberleri aracılığıyla, verdikleri bu fıtrat sözünü unutan insanoğluna, sözlerini hatırlatmış, gereğini yapmaları için uyarmıştır. Ey İsrail in evlatları! Hatırlayın ve düşünün size ihsan ettiğim nimetimi. Bana verdiğiniz sözü yerine getirin ki, Ben de size karşı ahdimi yerine getireyim ve yalnız Ben den korkun! (Bakara, 2/40) İsrail oğullarının durması gereken sözlerin ne olabileceği konusunda üç temel görüş ileri sürülmüştür. Bu görüşleri birleştirdiğimizde bu ahdin, bütün peygamberlerden alındığı gibi, İsrail Oğulları na gönderilen peygamberlerden ve dolayısıyla onlardan da alınan, ne zaman kendilerine bir resûl gelse ona, son olarak da, kendilerine verilen kitapta geleceği müjdelenen, onların da çok iyi tanıdığı ve beklediği Allah Rasûlü Hz. Muhammed e (s.a.s.) destek olacakları sözü olduğu sonucuna varabiliriz. Nitekim, İsrail oğullarının inanan kısmı anlatılırken şunu okuyoruz: Onlar ki, yanlarındaki Tevrat ve İncillerde vasıfları yazılı o ümmî Peygambere tâbi olurlar. (A raf, 7/157) Buna karşılık Allah ın vadi ise, umumi manâda, iyilik ederseniz iyilik bulursunuz vadidir. (Geniş bilgi için: Razi, 3:33-35)

Özel olarak İsrail oğullarından söz eden bu âyetler, elbette bütün insanlığa hitap etmekte ve genel hüküm bildirmektedir.

Peygamberlerin Vefâsı

Peygamberler, Allah tarafından hak ve hakikati temsil etmek için görevlendirilen mümtaz şahsiyetledir. İçinde neşet ettikleri toplumun elinden tutmuş, çokları bu uğurda canlarını seve seve vermişlerdir. Ancak tarih boyunca peygamberler vefâsızlığın en acımasızını yaşamışlardır. Yaşanan en çarpıcı vefâsızlıklardan biri şu âyetlerde dile getirilmektedir: Yine dediler ki: ‘Ya Mûsâ! O zorbalar orada oldukları müddetçe biz asla giremeyiz. Haydi sen Rabbinle git, ikiniz onlarla savaşın, biz işte burada oturuyoruz. Mûsâ: ‘Ya Rabbi, dedi, ben kendi nefsimden ve kardeşimden başkasına söz geçiremiyorum. Artık bizimle bu itaatsiz, bu yoldan çıkmış topluluk arasında Sen hükmünü ver! (Maide, 5/24-25) Bir tarafta içinde görevlendirildiği toplumun kurtuluşu için gayret gösteren ve çok üzülen, onları Mısır da asırlarca süren kölelikten kurtarmış, unuttukları hak ve hidâyetle yeniden buluşturmuş bir peygamber, diğer tarafta onu alaya alan, git sen ve Rabb in savaşın! diyen vefâsızlar güruhu...

Bütün peygamberler hem Allah a, hem insanlığa, hem de bütün varlığa son derece vefâlı davranan, sözlerinde duran kişilerdir. Vefâ, onların temel özelliklerinden biridir. Kur ân, yeri geldikçe bize o eşsiz vefâlılardan söz etmektedir. Örneğin, Hz. Âdem, yüzüne kapanan kapıları gönlünde taşıdığı sırlı vefâ anahtarıyla teker teker açmış ve gufran çeşmelerine ulaşmıştır. Buna karşılık İblis ise, göz göre göre kendisini vefâsızlık çukuruna atarak boğulmuştur. (Bkz.: A raf, 7/11-30)

Bir koç gibi kurban edilme imtihanını başarı ile geçen Hz. İsmail için onun vefalı Rabbi şöyle buyurmaktadır: Kitapta İsmâil i de an. Gerçekten o, verdiği sözü yerine getiren biri idi. Resul ve nebî idi. (Meryem, 19/54) Ciğer paresini kurban etme imtihanına tabi tutulan babası Hz. İbrahim için ise Alah Kelâmında şu ifadeler yer almaktadır: Yoksa o, Mûsâ nın ve o çok vefalı İbrâhim in sahifelerinde bulunan şu kesin gerçekler hakkında bilgi edinmedi mi? (Necm, 53/36-37) Hakk ın dostu ve nebilerin babası Hz. İbrahim, Nemrut un ateşini göğüslerken de tam bir vefâ kahramanıydı. Hz. Cebrail in yardım teklifini geri çevirirken asıl Kudret Sahibine vefâsızlık yapacağı kaygısında idi. Bu vefâsı elbette karşılıksız kalmazdı ve ateş onun için berd u selâm kılındı. (Bkz.: Enbiya, 21/69)

Tufan Peygamberi Hz. Nuh da asırlarca süren ızdıraplı, fakat vefâlı bir hayat yaşadı. Yıllar yılı bütün tenbih ve ikazlarının cemaatinin büyük bir kısmında tesir icra etmemesi, onu bağlı bulunduğu kapıya karşı vefâdan asla geri döndüremedi. Ondaki bu vefâ duygusu idi ki, yerlerin ve göklerin hışımla insanlığın üzerine yürüdüğü anda, ona kurtuluş gemisi oldu. (Bkz.: Hûd, 11/40, Mü minûn, 23/27)

Peygamber Efendimiz in Vefâsı

Peygamberimiz Hz. Muhammed e (s.a.s.) gelince, O, kimseye müyesser olmayan mi raca, zirvede temsil ettiği pek çok faziletinin yanı sıra, ruhundaki vefâ duygusu ile de mazhar oldu. Meleklerin bile ulaşamadığı makamlara ulaştı, ancak gözlerin kamaştığı ve gönüllerin hayrette kalıp kendinden geçtiği o âlemi, ümmetine olan vefâ duygusu ile tereddüt etmeden terk edip arkadaşlarının arasına geri döndü.

Evet O, bir vefâ insanıydı. Sadece insanlara karşı değil, taşa toprağa karşı bile vefâyla dopdoluydu. Mekke yi arzular, Uhud a uğrar ve sık sık ilk konağı olan Kuba yı ziyaret ederdi. Çünkü orası Mekke den ayrıldıktan sonra kendisine sinesini açıp, bende kalabilirsin diyen yerdi. Hz. Peygamber Efendimiz ise, sen beni misafir ettin, ağırladın dercesine her cumartesi mutlaka Kuba Mescidine uğramaya çalışırdı. O, biz onu severiz, o da bizi sever dediği Uhud dağını da ziyaret ederdi. Keza Medine nin mezarlığı Baki ye gider, oradakilere selâm verir ve dua ederdi. İşte onun için bu konuyla alâkalı araştırma yapan dost-düşman herkes diyor ki: Hz. Muhammed in cemaati kadar Ona bağlı bir cemaat ve cemaatine O nun kadar bağlı ikinci bir lider ne gelmiştir ve ne de gelecektir. Ismarlama bir liderin cemaatinin ısmarlama olması kadar tabiî ne olabilir ki?

Allah (c.c.), yemin ederek O nu şöyle anlatıyor: Size kendi aranızdan öyle bir Peygamber geldi ki, zahmete uğramanız O na ağır gelir. Kalbi üstünüze titrer, mü minlere karşı pek şefkatli ve merhametlidir. (Tevbe, 9/128)

Peygamber Efendimiz e Karşı Vefâ

Peygamber Efendimiz in dünyaya gönderilip risaletle görevlendirilmesi kâinat çapında bir olay olduğu gibi, insanlığın yeniden dirilişidir de. İnsanlık din, ahlâk, ilim ve medeniyet noktalarında ona çok şey borçludur.

Dünya neye malikse onun vergisidir hep,
Medyûn ona cemiyeti, medyûn ona ferdi,
Medyûndur o masuma bütün bir beşeriyet,
Ya Rab, mahşerde bizi bu ikrarla ile haşret! (M. Akif)

Kendi döneminde yaşayan arkadaşları Hz. Peygamber in bu büyüklüğünü çok iyi anladıkları için eşsiz bir vefâ ve saygı ile ona bağlı idiler. Hem kendilerinden hem de en yakın akrabalarından daha çok O nu düşünmüş ve O na sahip çıkmışlardı. Meselâ hicret esnasında Hz. Ebû Bekir in diğer aile fertlerinin yanı sıra 7-8 yaşında olan kızı Aişe de yayında yoktu. Aynı şekilde Hz. Ömer hicret ederken yalnızdı ve küçük oğlu Abdullah bile yanında değildi. Ashabın yazdığı eşsiz destanı burada dile getirmek sözü çok uzatacaktır. Kur ân ı korumalarına benzer bir şekilde, O nun her söz ve davranışını da bize aktarmaları, vefâlarının en çarpıcı yanlarındandır.

Anne-Babaya Karşı Vefâ

Anne-babanın evlâdına karşı vefâsı karşılıksızdır ve evlâdın ancak anne-baba olduğu zaman idrak edebileceği mahiyettedir. Bu sebeple, anne-baba, Allah tan ve Rasûlüllah tan sonra, kendisine karşı vefâlı olunması gereken varlıkların başında gelir. Onlara hürmette kusur eden, Hakk a karşı gelmiş olur. Onları hırpalayan er-geç hırpalanmaya maruz kalır. İnsan daha küçük bir canlı halinde var olmaya başladığı günden itibaren, hep anne-babanın omuzlarında ve onlara yük olarak gelişir. Bu hususta ne onların çocuklarına karşı olan şefkatlerinin derinliğini tayine, ne de onların çektiği sıkıntılarının sınırını tespite imkân vardır. Bu bakımdan, onlara saygı ve vefâ hem bir insanlık borcu, hem bir edep, hem de bir görevdir. Kur ân, bunu bize seçtiği duaları ile öğretir. Ve Ey Rabbimiz! Beni, annemi, babamı ve bütün mü minleri kıyamet günü affeyle. (İbrahim, 14/41) Allah hakkından sonra kendisine dikkat çekilen hak, anne-baba hakkıdır. Anne-babasının hakkına riâyet edenler övülmüş, aksi davranışlar ise büyük günahlardan sayılmıştır. Sadece bir iki âyet meali vermekle yetinmek istiyoruz: Biz insana, annesine babasına iyi davranmasını emrettik. Zira annesi onu nice zahmetlerle karnında taşımıştır. Sütten kesilmesi de iki yıl kadar sürer. İnsana buyurduk ki: ‘Hem Bana, hem de annene babana şükret, unutma ki sonunda Bana döneceksiniz. (Lokman, 31/14) Şefkatle, tevazu ile kol kanat ger onlara ve şöyle dua et: Ya Rabbî, onlar küçüklüğümde nasıl beni ihtimamla yetiştirdilerse, ona mükâfat olarak Sen de onlara merhamet buyur! (İsra, 17/24)

İnsan, anne-babasına karşı vefâsı ölçüsünde Yaratıcı sına karşı vefâlı olur. Onlara saygı ve vefâsı olmayanın Allah a vefâ ve saygısından söz etmek güçtür. Günümüzde ne garip tecellidir ki, sadece Allah a karşı saygısız olanlar değil, O nu sevdiğini iddia edenler bile, anne-babalarına saygısız ve vefâsızdırlar. Yıllarca en zor şartlarda evladını bağrına basan, yemeyip yediren, giymeyip giydiren, uyumayıp başında duran anne-babasını, kurtulması gereken bir fazlalık ve yük olarak gören evlâda insan demek kolay değildir.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), anne-babaya saygı ve vefâyı ısrarla tavsiye ettiği gibi, onların ölümünden sonra da vefâ noktasında dikkat edilecek hususları şöyle dile getirir: Bir zat Kâinatın Fahrına gelerek, Ey Allah ın Resulü! Anne-babamın vefâtlarından sonra, benim üzerimde bir hakları kaldı mı? diye sordu. Peygamber Efendimiz, şu cevabı verdiler: Evet, üzerinde (vefâ göstermen gereken) dört hakları vardır. 1. Onlara dua etmek ve bağışlanmalarını dilemek; 2. Yaptıkları vasiyetleri yerine getirmek; 3. Onlar yoluyla sana akraba olan kişilerle akrabalık bağlarını koparmamak; 4.Dost ve arkadaşlarına ikramda kusur etmemek. (Tirmizî, Birr , 5) Efendimizin bu husustaki vefâsını gösteren şu hadisi de zikredip geçmek istiyoruz: Sahabeden Ebû Tufeyl anlatıyor: Cirane denilen yerde Hz. Peygamber et dağıtıyordu. Ben de elimde et kemirecek kadar küçük yaştaydım. O sırada oraya yaşlı bir kadın geldi. Hz. Peygamber hırkasını yere sererek kadını üzerine oturttu, ona saygı gösterdi ve yakından ilgilendi. Kim olduğunu sorduğumda, süt annesi olduğunu söylediler. (Ebu Davud, Edeb , 120)

Dost ve Arkadaşlıkta Vefâ

Vefâ, fertlerin birbirleriyle kaynaşıp bütünleşmesine yardımcı olan temel unsurdur. Dostluk ve sevgiyi de o ayakta tutar. Vefâ sayesinde ayrı ayrı parçalar bir araya gelerek güçlü bir birlik oluşturur. Mayası vefâ olan bir birlikteliğin, ötelerden gelen İlâhî tayflara mazhar olması ve toplumun önünü tıkayan engelleri kaldırması kolaylaşır.

Onun için Kur ân-ı Kerim, Peygamber Efendimiz in ilk cemaati hakkında ashab sözünü kullanır. Bu kelime arkadaş anlamına geldiği gibi, sohbette bulunan, dertleşen, bir büyüğü dinleyen kişilerin tavrını da ifade eder. Öyle ise arkadaşlık ve dostluk ciddi bir sevgi ve bağlılığı, o da zirveleşen bir vefâyı gerektirir. Dostluklarını bu şekilde perçinleyen kişilerin bir araya gelişi, artık sıradan bir araya geliş değildir. İnsanların bir kahvede, bir sinemada, bir tiyatroda veya turistik bir gaye ile çıkılan yolculuklarda bir araya gelmeleri, beraber yiyip içmeleri, konuşup görüşmeleri ile, ciddi dostların buluşması bir olamaz.
Bu arkadaşlıkta yürekler aynı duygu ve heyecanla, hep aynı düşünceler etrafında çarpmaktadır. Böyle bir beraberlikte birimiz hepimizdir görüşü hâkimdir ve tam bir ruh birliği söz konusudur. Aralarında aynı heyecan yaşanmakta, birbirlerinin dertleriyle dertlenip, sevinçleriyle sevinmektedirler. Durum böyle olunca, tehlike anında ayrılıp giden, zoru görünce bulunduğu yeri terk eden insanların bir araya gelişi, tarif edilen şekilde bir arkadaşlık değildir.

Bu ciddiyeti göstermeyenler uzun süreli arkadaşlıklar kuramazlar. Zaten, her türlü mücahedede, mücadelede, kendini bulmada, özüyle bütünleşmede, ahirette ebedî saadete liyakat kazanmada, Allah ın rızasını yakalamada ve burada sağlam bir tohum hâlinde toprağın bağrına düşüp, Cennet te bir başak hâlinde çıkabilmede beraberlik söz konusu değilse, arkadaşlık ötede devam etmez ki, burada da bir kıymeti haiz bulunsun.
Öyle ise orada dostluğun devamı, buradaki beraberliğe bağlıdır. Pek çok âyet ve hadis bize bunun böyle olduğunu ve olacağını hatırlatmaktadır. Örneğin, Kişi sevdiğiyle beraberdir (Buharî, Edeb , 96; Müslim, Birr , 165) şeklindeki hadîs-i şerif, gâyet kısa, veciz ve câmi bir ifadeyle, bu hususu dile getirdiği gibi, meâlini vereceğimiz şu âyet de aynı hususa parmak basmaktadır: Kim Allah a ve resulüne itaat ederse işte onlar, Allah ın nimetlerine mazhar ettiği nebîler, sıddîkler, şehidler, salih kişilerle beraber olacaklardır. Bunlar ne güzel arkadaştırlar! (Nisa, 4/69)

Böyle bir arkadaşlığın temel özelliklerinden biri de, arkadaşının yanlış yaptığını gördüğünde onu ikaz etmektir. Dostlara vefânın en güzel tezahürlerinden biri de, onlara dua etmek ve onlara karşı kalbimize bir kin ve şüphe girmemesi için Allah a yalvarmaktır. Ey kerim Rabbimiz , derler, bizi ve bizden önceki mü min kardeşlerimizi affeyle! İçimizde mü minlere karşı hiçbir kin bırakma! (Haşir, 59/10)

Eşlerin Vefâsı

Toplumun temel taşı olan ailenin sağlam olması, eşler arasında ilk günden itibaren var olup ömür boyu sürmesi gereken karşılıklı sevgi, sadakat ve vefâya bağlıdır. Bu durum her kültürde değişik derecelerde var olan evrensel prensiplerden biridir. Hatta hayvanlar aleminde bile eşler arasında vefâ ve sadakat anlamında değerlendirilebilecek davranışlar sergilenmektedir. Ölen eşin arkasından bir süre üzülüp yas tutmak, eşyalarını saklamak, hatırasından ötürü bir süre evlenmemek, süslenmemek, eğlenceli mekânlara gitmemek hatta bir süre evden çıkmamak gibi davranışlar, eşleri arasındaki vefânın birer tezahürüdür.
Allah (c.c.), eşlerin nikah sırasında birbirlerine verdikleri söze vefâ göstermeleri gerektiğini şöyle ifade buyurur: Bir eşinizden ayrılıp da yerine başka bir eşle evlenmek isterseniz, ayrıldığınız hanıma yüklerle mehir vermiş olsanız da, içinden ufak bir şey bile almayın… Nasıl alabilirsiniz ki, birbirinize karılıp katıldınız, bir yastığa baş koydunuz, Hem onlar siz kocalarından hukuklarını gözetme konusunda sağlamca te minat da aldılar? (Nisa, 4/20-21) Buradaki teminat, nikah akdinin Allah ın emri, Peygamber in kavli ve şahitler huzurunda, ciddi bir sözleşme ile kıyılmasıdır. Elbette mehir de garanti altına alınmıştır. Nikâh ile, bir yastıkta kocama, karşılıklı vefâ, saygı, sevgi, namus ve haysiyeti koruma, mutlu ve mutsuz anlarda beraber olma ve yek diğerine maddî-manevî destek olma gibi, aileyi ayakta tutan konuların tümünde söz verilmiş olunmaktadır. İşte bu sözlerin tamamına vefâ gösterilmesi, gereğinin yerine getirilmesi, eşlerin karşılıklı hak ve görevleri arasındadır.
Peygamber Efendimiz (s.a.s.), Şartlarına eksiksiz uymanız gereken en önemli sözleşme, eşinizle yaptığınız nikah sözleşmesidir (Buharî, Nikâh , 52; Müslim, Nikâh , 63) buyurarak, konunun önemine dikkat çekmiştir. Kendisi de, bu vefânın en güzel örneğini vermiştir. Öyle ki, vefâtından sonra bile hanımı Hz. Hatice nin dost ve arkadaşlarına karşı saygılı davranmış, onları gözetmiş ve onlarla ilişkisini kesmemiştir. Örneğin, evlerine bir hediye geldiğinde, falan kişilere de götürün. Zira Hatice hayatta iken onu severdi, diyerek, onlara hediyeden göndermiştir.

Bir gün yanına yaşlı bir hanım geldi. Efendimiz, onu tanımak için kim olduğunu sordu. Ben Cusame el-Müzeni yim deyince, onu hatırladı ve sen Husane (güzel kadın) el-Müzeni sin diyerek, ona iltifat etti. Sonra da onunla yakından ilgilendi, hâl hatırını sordu, Görüşmeyeli nasılsınız? dedi. Kadın, Anam-babam sana feda olsun Ya Resulallah, iyiyiz, cevabını verdi. Kadının kim olduğunu soranlara ise şunları söyledi: Bu kadın, Hatice hayatta iken bize gelir giderdi. Verilen söze en güzel şekilde uymak imandandır. (Hakim, Müstedrek, İman , 41)

Son Söz Yerine

Ah vefâ, nerede kaldın! İnsanlık bıktı şu her gün birkaç defa yeminini bozup ahdinden dönenlerden, her sözü abartı, her davranışı yapmacık namertlerden ve vefâ duygusundan yoksun uğursuz gönüllerden. Neredesiniz ey bir vefâ düşüncesiyle sözleştiği yerde günlerce kıpırdamadan duran vefâlı dostlar! Neredesiniz çok bereketli bir devrin ak alınlı insanları! Kalkın girin ruhlarımıza ve boşaltın vefâ adına ne taşıyorsanız, mertliği, yiğitliği ve vefâyı bütün bütün unutmuş sinelerimize! Gelin de ümit olun insanlığın dertleriyle hem dert olmuş üç-beş vefâlı insana!

Gelse celâlinden cefâ
Yahut cemâlinden vefâ
İkisi de cana sefâ
Lütfün da hoş, kahrın da hoş.

İbrahim Hakkı





Bu yazı Yeni Ümit Dergisi internet sitesinden alınmıştır.
http://www.yeniumit.com.tr