Ocak-Şubat-Mart 2012

İslâm Hukuku Açısından Medine Vesikası

Yrd. Doç. Ahmet Güneş


İslâm tarihinde önemli bir yere sahip olan Medine Vesikası yaklaşık bir asırdır daha çok üzerinde durulan bir konu olma özelliğine sahiptir. Geçen yüzyıl itibariyle vesikaya ilk kez müsteşrikler dikkat çeker. Merhum Muhammed Hamidullah tarafından dünyanın ilk yazılı anayasası olarak takdim edilir. Günümüzde sivil toplum ve çok hukukluluğun referansı olarak gösterilir. Bir arada yaşamanın temel argümanlarından biri olarak değerlendirilir. Biz bu yazıda, Medine vesikasını farklı inanç, kültür ve ırklarla bir arada yaşama belgesi olması açısından inceleyeceğiz. En önemli özelliğiyle fıkhî-hukukî boyutunu değerlendireceğiz.

1. Medine Vesikasının Tarihi Süreci
İslâm'ın fikrî temellerinde, ahlâkî kaidelerinde, Peygamberimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) şahsı ve şahsiyeti hakkında; hattâ Müslümanların sosyal faaliyetlerinde olumsuz bir unsur olmamasına rağmen, yine de müşrikler çeşitli itham ve iftiralarda bulunurdu. Bazılarının iddialarına göre, Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), çocukları anne babalarından ayırmış, insanların birlik ve beraberliklerini bozmuş, onları atalarının dininden döndürmeye yeltenmiş, hâkimiyet ve saltanat peşinde olan bir kişidir.1

Sırf bu iddialara istinaden ilk Müslümanlar, maddî ve mânevî mahrumiyetlere maruz bırakılır. Bazı Müslümanlar için Habeşistan hicretleri bir çözüm olarak düşünülür. Mekke'de uygulanan boykotla, hayat dayanılmaz boyutlara ulaşır. İlâhî emir gereği Medine hicret yurdu olarak gösterilir. O'nun Mekke'den gizlice ayrılışıyla tertiplenen suikast teşebbüsü akim kalır. Tehditler hicret yolculuğu esnasında da Medine'de de devam eder.

Yüzyılı aşkın süredir devam eden kargaşa, anarşi ve savaşlar neticesi Medine'de siyasî yapının oldukça dağınık olduğu görülür. Siyasî dağınıklığı önlemek için Abdullah b. Übeyy'e taç giydirilmesi gündemdedir. Hicret böyle bir ortamın arifesinde gerçekleşir. Bu sosyal realiteden dolayı Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Medine'ye hemen girmez ve Kuba'da bir süre bekler. Bu süre içerisinde çeşitli temaslarda bulunduğunu ve stratejiler geliştirdiğini tahmin etmek güç değildir. Nitekim O'nun Medine'ye silâhlı muhafızların eşliğinde girdiği biliniyor.

Peygamberimiz'in dini tebliğ ederken uyguladığı usül, peygamberlik fetanetinin ayrı bir boyutu olarak yorumlanmaktadır. Daha ilk günlerde hicretin hedefine ulaşabilmesi için en mükemmel çözüm modeli olan muhacirlerle ensarı mânevî kardeş yapar. Ensar bu kardeşlerine öz kardeşi aratmayacak yardımlaşma ve dayanışma örneği sunar.

Yine hicretin ilk zamanlarında Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) nüfus sayımı yaptırır. Nüfus sayımıyla ilgili olarak Peygamberimiz: "Müslümanlığını sözü ile açıklayanları bana yazınız." buyurur.2 Araştırmacılara göre Medine'de yaklaşık 1.500 Müslüman, 4.000 Arap müşrik ve 4.000-4.500 Yahudi unsuru bulunmaktadır.3

Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) müteakip dönemde Medine vesikasının imzalanması için sahabilerle olduğu kadar gayrimüslim Medinelilerle de istişare eder. Hepsi Hz. Enes'in evinde toplanır ve huzur, barış ortamının oluşması hususunda ortak karar alırlar. Özellikle Yahudilerle ilgili maddelerinin ne zaman yazıldığı hakkında ise farklı yorumlar yapılmaktadır. İlgili maddelerde hakemliğin Peygamberimiz'e ait olması ve Resulullah (md. 42, 47) ifadesiyle kaydedilmesinden hareketle, Bedir Savaşı sonrasında imzalandığı ihtimali üzerinde durulur.4 "Bedir Savaşı'na kadar Yahudilerden sözlü ve fiilî bir düşmanlık vâki olmamıştı."5 bilgisi ise antlaşmanın Bedir Savaşı'ndan önce imzalandığı ihtimalini kuvvetlendirir. "Bedir Savaşı'ndan sonra Yahudiler taşkınlık yaptılar ve kendileriyle Resulullah arasındaki ahdi bozdular."6 ifadesi ve Kaynuka oğullarının antlaşmayı bozan ilk Yahudi kabilesi olduğunun belirtilmesi7 de, vesikanın Bedir Savaşı'ndan önce yapıldığını teyit eder.

2. Medine Vesikası'nın Muhtevası
Medine Vesikası 47 maddeden ibarettir.8 Maddelerin 1–23 arası Müslümanlarla, 24–47 arası ise Medine'de yerleşik olan Yahudi kabileleriyle alâkalıdır. Sayı itibariyle az da olsa Hristiyan unsurundan da bahsedilmesi farklı din mensuplarının katılımı açısından önem arz eder. Biz burada vesikanın sadece Yahudilerle alâkalı maddelerine dikkat çekeceğiz.

Yahudilerle ilgili hükümler şu ana başlıklar altında toplanabilir: Yesrib çevresi haram bölgesi olarak belirlenir. Her bir zümre kendi bölgesinden mesuldür. Antlaşmaya dâhil olan herkes, Medine içerisinde ve dışarısında güvendedir. Kendi aralarında hayırhahlık ve iyi davranış temel prensiptir. Yahudilerden ittifaka dâhil olanlar, zulmetmez ve düşmana yardım etmezlerse, yardım ve iyi davranışa hak kazanır.

Kan diyeti ve kurtuluş fidyesi konusunda yardımlaşma esastır ve eşitlik kaidesi geçerlidir. Ada­let ilkesi gereği mazluma yardım edilir ve suçlular korunmaz. Bu vesika hükümleri zulmedenleri ve suç işleyenleri cezalandırmaya engel olarak yorumlanamaz. İhtilaf vukuunda hakem olarak Peygamberimiz'e (sallallahü aleyhi ve sellem) müracaat edilir.

Yahudiler kendi dinlerinde, Müslümanlar kendi dinlerinde serbesttir. Himaye hakkına sahip olmayanlar başkasını himaye etmeye salahiyetli değildir. Hiç kimse Kureyş'e ve onların işbirlikçilerine himaye hakkı tanıyamaz. Savaş durumunda Medine ortaklaşa savunulur. Dinî savaşlar bunun istisnasını oluşturur. Yahudilerin savaşa katılmaları Peygamberimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) iznine tâbidir. Katılmaları durumunda savaş masrafları kendilerine aittir.9

Vesikanın Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) açısından değerlendirilmesinde ise şu hususlar söylenebilir. Malum olduğu gibi Peygamberimiz yaptığı antlaşmalara hep riayet etmiştir. Medine Vesikası maddelerini ihlâl edici bir davranışından da söz edilmez. Vesikanın ihlâlinde hep gerekçe gösterilen hususlar, Yahudi kabilelerin düşmanca davranışları olmuştur.

Bu kapsamda zaten Bedir Savaşı'ndan sonra Kaynuka oğullarıyla münasebetler olumsuz gelişir. Bir Müslüman hanıma sarkıntılık yapılması sonrası karşılıklı ölüm hâdiselerinin bardağı taşıran son damla olduğu belirtilir.10 Nadir oğullarının muhasarasının gerekçesini de Peygamberimiz'e (sallallahü aleyhi ve sellem) suikast teşebbüsünde bulunmaları oluşturur.11 Kurayza oğulları muhasarası ise, onların tekrar tekrar güvence verdikleri hâlde antlaşmayı iptal edip Ahzab Savaşı'nda Müslümanlara ihanet ederek düşmanla işbirliği yapmaları neticesi olmuştur.12

Bu maddelerin uygulanmasıyla alâkalı şu hususlar hatırlanabilir. Bilindiği gibi vesikada öldürme ve diyetle ilgili hükümler yer alır. Bu hükümler ihtiyaç ânında yardımlaşmayı âmirdir. Nitekim bu maddeye istinaden meydana gelen bir öldürme hâdisesinde diyetin ödenmesi için Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem), Nadir oğullarından antlaşma maddesi gereği paylarına düşen miktarı ödemeleri gerektiğini bildirir. Fakat Nadir oğulları bu talebe olumlu cevap vermemelerinin ötesinde, suikast teşebbüsünde bulunurlar.13

Yine vesika maddelerine göre Medine'nin ortaklaşa savunulması kararlaştırılır. Vesikanın ilgili maddelerine göre, Bedir Savaşı'nın plânlanmamış olması ve savunma savaşı niteliğinde olmayışı sebebiyle Yahudi unsurunun bulunmayışı zaten normal bir durum kabul edilebilir.

Uhud Savaşı ise farklı bir niteliğe sahiptir. Çünkü her şeyden önce Medine'nin ortaklaşa savunulması vesikanın âmir hükmüdür. Bu hükme binaen müşrik Yahudilerden 700 civarında bir grupla Uhud Savaşı'na katılmaları talebi "Biz müşriklerden yardım istemeyiz."14 ifadesiyle Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) tarafından reddedilir. Peygamberimiz'in onlara güvenmediği ise özellikle belirtilir.15

3. Medine Vesikasının Fıkıh Literatürümüzdeki Yeri
Medine Vesikası'nın fikhî tahlillerde fazla öne çıkmadığı bilinen bir husustur. Bu husus İslâm hukukçularının Medine Vesikası'nı bilmediklerinden kaynaklanmaz. Çünkü ilk dönemlerden itibaren temel fıkıh kitaplarımızın siyer bölümlerinde hem megazî literatürüne hem de Medine Vesikası'na çeşitli atıflar yapılır. Yalnız bu metinlerdeki atıfların genellikle vesikanın neticeleriyle alâkalı olduğu görülür.16

Bilindiği gibi fıkıh literatürümüzde gayrimüslimlerle yapılan antlaşmalar iki grupta değerlendirilir. Bu gruplandırmada hâkimiyet unsuru belirleyici bir kriter olarak esas alınır. Çünkü hâkimiyet unsurunun bulunup bulunmaması fıkıh sistematiğinde farklı hükümlere tâbidir. Hâkimiyetin bulunduğu sözleşmeler zimmet kavramıyla; hâkimiyetin bulunmadığı sözleşmeler ise muvâdaa, musâlaha, müsâleme, muhâdene17 gibi kavramlarla ifade edilir.

İlk dönemlerden itibaren İslâm hukukuyla ilgili "siyer" kitapları/bölümlerinde devletlerarası münasebetler detaylı incelenmesine rağmen, Peygamberimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) savaşlarından ve barış antlaşmalarından bahsedilmemesi dikkat çekicidir. Muhtemelen Medine Vesikası da bu genel hükme dâhildir. Bu anlayış Hanefi fıkıh usulü açısından özellikle yönetimle alâkalı icraatların Peygamberimiz'in devlet başkanlığı vasfıyla temellendirildiği yorumunu hatırlatmaktadır.18

Konumuzla alâkalı temel problem, Medine Vesikası'nın geçiş dönemine ait bir uygulama veya zimmet hükümleriyle nesh olup olmadığı değerlendirilmesinde odaklanır.19 Her şeyden önce şu hususların hatırlanmasında fayda vardır. Bilindiği gibi Yahudilere karşı Hayber Seferi hazırlıklarının yapıldığı esnada bile Medine'de Peygamberimiz'le (sallallahü aleyhi ve sellem) antlaşmalarına bağlılığını devam ettiren Yahudilerin varlığı bilinmektedir.20 Ayrıca Hayber Seferi'ne Medine Yahudilerinden on kişinin katıldığı ve Peygamberimiz'in onlara ganimetten pay verdiği rivayet edilmektedir.21 Hattâ ailesinin maişeti için aldığı gıda karşılığında zırhını bir Yahudi'ye rehin vermesi de Peygamberimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) hayatının son zamanlarına kadar Medine'de Yahudi unsurunun varlığını gösterir.22

Konunun diğer bir boyutu ise cizye âyetiyle alâkalıdır. Bilindiği gibi hemen hemen bütün kaynaklarda Tevbe Sûresi'nin Hicret'in 9. yılında nazil olduğu hakkında ittifak vardır. Tevbe Sûresi'nin son nazil olan sûrelerden olduğu da bilinmektedir. Bu sûredeki cizye âyetinin ise, 9. yıldaki Tebük Seferi'ne ait hazırlıklar sırasında veya bu gazve esnasında nazil olduğu rivayet edilmektedir.23 Cizye ile alâkalı âyetin nüzulünden sonra Peygamberimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) bazı ehli kitap ve Mecusi kabilelerle zimmet sözleşmesi yaptığı kaydedilmektedir.24

Medine'de kalan Yahudilerin cizye âyetinden sonra zimmî statüsünde değerlendirildiği bilgisine biz rastlamadık. Bunların "Medine Vesikası" şartlarına bağlı olarak devam etmiş olmaları kuvvetle muhtemeldir. Bu ihtimal, Tevbe Sûresi'nde bazı müşrik kabilelerle yapılan antlaşmaların sona erdiğinin ilân edilmesi emredilirken, antlaşma yapıldıktan sonra "şartları hiçbir şey eksiltmeksizin tamamen yerine getiren ve sizin aleyhinize hiç kimseye destek vermeyen" (Tevbe, 9/4) müşriklerin bile istisna edilmesi anlayışıyla teyit edilebilir.

Bu verilere göre Peygamberimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) maddî ve askerî açıdan zayıf olduğu zamanlarda gayrimüslimlerle anlaştığı, maddî ve askerî bakımdan güçlü olduğu zamanlarda ise savaştığı yorumu tarihî vakaya uygun değildir. Zaten böyle bir siyaset uyguladığını varsaymak, hiçbir zaman Peygamberimiz'in şahsiyetiyle de getirdiği mesajla da bağdaşmaz. Zîrâ Peygamber Efendimiz'in (sallallahü aleyhi ve sellem) yaptığı bütün savaşlar müdafaa eksenlidir.

Bu mânâda Peygamberimiz'in bidayeti ile nihayeti arasında fark olmadığını rahatlıkla söyleyebiliriz. Bu hususta Fethullah Gülen Hocaefendi'nin muhteva açısından Medine Vesikası ile Veda Hutbesi arasında irtibat kurması oldukça önemli ve orijinaldir: "Hoşgörü, diyalog veya bizim vazettiğimiz ıstılah ile herkesi kendi konumunda kabul etme düşüncesi ve bunun hayata intikali İslâm tarihinde bizimle ortaya çıkmış bir şey değildir. Sadece Medine Vesikası'nı bu gözle incelemeye alın; insanın hangi din, hangi ırk, hangi milletten olursa olsun din, hayat, seyahat, teşebbüs ve mülk edinme hakkının olduğunu ‘İnsanlığın İftihar Tablosu' o mübarek sesini yükselterek âleme duyuruyor mu duyurmuyor mu? Bu hakların dokunulmaz ve aynı zamanda mukaddes olduğu Vesika'da var mı yok mu? Aynı hakikatler başka bir dille, başka bir anlatma üslûbu ve edası ile Veda Hutbesi'nde tekrar ediliyor mu edilmiyor mu? Medine Vesikası ile Veda Hutbesi arasında yaklaşık on yıl var. Demek bu on yılda bir çizgi değişikliği yok; aksine tahşidat var, tahkim var."(F.Gülen, Ümit Burcu, 206)

Veda Hutbesi'nde Peygamberimiz (sallallahü aleyhi ve sellem) şöyle buyurmaktadır: "Ey insanlar! Bugünleriniz nasıl mukaddes bir gün ise, bu aylarınız nasıl mukaddes bir ay ise, bu şehriniz (Mekke) nasıl mukaddes bir şehir ise, canlarınız, mallarınız, namuslarınız da öyle mukaddestir, her türlü tecavüzden korunmuştur."25 Hitabın "Ey insanlar!" diye başlaması, ilgili hükümlerin inanan-inanmayan herkese şamil olduğunu gösterir ve evrensel insanî değerler olduğunu ilân eder.

Netice
Medine Vesikası'nın ruhu; farklı inanç ve ırktan insanlarla savaşsız barış içerisinde bir arada yaşama, sosyal münasebetlerde hayırhahlığı ve iyi davranışı esas alma, iç ve dış güvenliğin sağlanmasında işbirliği yapma şeklinde özetlenebilir. Bu ruh; iletişim araçlarının dünyayı küçülttüğü, büyük ölçekli nüfus hareketlerinin gerçekleştiği ve sınırların eski değerini kaybettiği günümüz dünyasında daha da önem kazanmaktadır.

*Atatürk Üniv. İlâhiyat Fak. Öğretim Üyesi
agunes@yeniumit.com.tr


Dipnotlar
1. bkz. İbn Hişam, es-Siretü'n-nebeviyye, byy. ts. I, 289, 295, 298, 344, 382.
2. Buharî, Cihad, 181, Müslim, İman, 235.
3. Hamidullah, Muhammed, İslâm Peygamberi, çev. Salih Tuğ, İstanbul 1993, I, 183.
4. Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, 195.
5. Şafiî, Muhammed b. İdris, el-Ümm, Beyrut ts. IV, 181.
6. Şeybanî, Muhammed b. el-Hasan, Kitabi's-siyeri'l-kebir, Beyrut 1997, (Serahsi'nin şerhi ile birlikte), V, 3.
7. İbn Hişam, III, 51.
8. İbn Hişam, II, 501-504; Ebu Ubeyd, Kasım b. Sellam, Kitabu'l-emval, Kahire 1975, 260-264.
9. Vesika muhtevasının hukukî-siyasî analiziyle ilgili olarak bkz. Hamidullah, İslâm Peygamberi, I, 191-201; Tuğ, s. 43-46; Bulaç, Ali, "Asr-ı Saadet'te Bir Arada Yaşama Projesi: Medine Vesikası", Bütün Yönleriyle Asr-ı Saadet'te İslâm, Editör: Vecdi Akyüz, İstanbul 1995, II, 169-195.
10. İbn Hişam, III, 51.
11. İbn Hişam, III, 199 vd.
12. İbn Hişam, III, 244 vd.
13. İbn Hişam, III, 199 vd.
14. Ebu Davud, Cihad, 142.
15. Şeybanî, IV, 192.
16. Bkz. Şeybanî, V, 3.
17. Şeybanî, V, 18, 30.
18. Debusî, Ebu Zeyd Abdullah b. Ömer, Takvimu'l-edille fi usuli'l-fıkh, Beyrut 2001, s. 249-252.
19. Krş. Sönmez, Abidin, Rasulullah'ın Diplomatik Münasebetleri, İstanbul 1984, s. 97.
20. Vakidî, Muhammed b. Ömer, Kitabu'l-megazi, Oxford 1966, II, 634, 635, 637.
21. Vakidî, II, 684.
22. Buharî, Cihad, 89; Tirmizî, Buyu', 7.
23. Fayda, Mustafa, Hz. Ömer Zamanında Gayr-ı Müslimler, İstanbul 1989, s. 115.
24. Hamidullah, Muhammed, Mecmuatü'l-vesaiki's-siyasiyye li'l-ahdi'n-nebeviyyi ve'l-hilafeti'r-raşide, Beyrut 1987, s. 150 vd.
25. Buhari, Diyat, 6; Müslim, Kasame, 25.



Bu yazı Yeni Ümit Dergisi internet sitesinden alınmıştır.
http://www.yeniumit.com.tr